Allâme Muhammed Hüseyin TABATABAİ

El-MÎZÂN FÎ TEFSÎR-İL KUR'ÂN

             


              İÇİNDEKİLER

 

Âl-i İmrân Sûresi'nin Devamı

 

121- Hani sen müminleri savaşacakları elverişli yerlere yerleştirmek üzere erkenden ailenden çıkmıştın. Allah işitendir, bilendir.

 

122- Hani sizden iki grup korkup çözülmeye yüz tutmuştu. Oysa Allah onların velisi (yardımcısı) idi. Müminler yalnızca Allah'a dayanmalıdırlar.

 

123- Nitekim Bedir'de Allah sizi zafere ulaştırdı. Oysa siz güçsüz idiniz. O hâlde Allah'tan korkun ki, şükretmiş olasınız.

 

124- Hani sen mü'minlere; "Rabbinizin size, gökten indirilmiş üç bin melekle yardım etmesi, size yetmez mi?" diyordun.

 

125- Evet, eğer sabırlı olur ve (kötülüklerden) sakınırsanız, onlar şu anda üzerinize saldırsalar, Allah size beş bin nişanlı melekle yardım eder.

 

126- Allah bunu sırf size müjde olsun ve kalpleriniz bununla güven bulsun diye yaptı. Yoksa zafer, sadece üstün ve güçlü olan hikmet sahibi Allah katındandır.

 

127- Kâfirlerin bir kısmını kessin veya onları perişan etsin de umutsuz olarak geri dönüp gitsinler diye (Allah Bedir-'de sizi zafere ulaştırdı).

 

128- Bu konuda senin elinde bir şey yok. Ya da onların tövbelerini kabul etsin veya zalimlikleri yüzünden onları azaba çarptırsın diye (Allah Bedir'de sizi zafere ulaştırdı).

 

129- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. O, dilediğini affeder, dilediğini de azaba çarptırır. Hiç şüphesiz, Allah affedici ve merhametlidir.

AYETLERİN AÇIKLAMASI

Okuduğumuz ayetlerde surenin başına dönülüyor. Surenin başında müminler, içinde bulundukları zor durumlar konusunda uyarılıyor; iman, yardım ve düşmanlarının hakkından gelme gibi Allah'ın kendilerine yönelik nimetleri hatırlatılıyor; neler sayesinde yüce hedeflerine ulaşacakları öğretiliyor; hayatları boyunca ve öldükten sonra kendilerini mutluluğa erdirecek olan yol gösteriliyordu.

Bu ayetlerde Uhud Savaşı anlatılıyor. Bedir Savaşına işaret eden ayetler ise, Uhud Savaşının hikâyesini tamamlayan bir ek niteliğindedir. İleride anlatılacağı üzere Bedir Savaşı bu ayetlerin asıl konusu olarak değil, olayın somut bir örneği olarak sunulmuştur.

"Hani sen müminleri savaşacakları elverişli yerlere yerleştirmek üzere erkenden ailenden çıkmıştın." Ayetin orijinalinde geçen "iz" edatı, "üzkür=hatırla" ya da ona yakın anlamı olan hazfedilmiş bir amille ilintili bir zarftır. "Gadevte" kelimesi, erkenden yola çıkmak anlamına gelen "guduv" kökünden türemiştir. "Tebvie", birine yer hazırlama, onu yerleştirme, bir yere konuşlandırma anlamına gelir. "Mekaid" çoğuldur. "Ehl" kelimesi, Ragıp el-İsfahanî'nin açıkladığı gibi, kişinin nesepte, evde veya bunlar dışında dinde, beldede ve sanatta ortak olduğu kimseler anlamına gelir. Meselâ kişinin eşine ve eşi, çocuğu, hizmetçisi ve başkaları gibi evinde bulunanlara ve aşireti, soyu gibi kendisine mensup olanlara o kişinin ehli denir. Bunun yanı sıra bir beldede oturanlara filân beldenin ehli, bir dinin bağlılarına falân dinin ehli ve bir sanat dalının sanatkârları ile öğretmenlerine filânca sanatın ehli denir. Bu terimde müzekkerlik, müenneslik, tekillik, çoğulluk ayırımı gözetilmez. Bu terimin kullanımı insanlara özgüdür. Yani bir şeyin ehli demek, o şeye yakın insanlar demektir.

Peygamberimizin ehli, onun yakınları anlamına gelir. Burada "ehl"den çoğul kastedilmiştir; tek kişi kastedilmemiştir. Bunun delili, "erkenden ailenden (ehlinden) çıkmıştın." ifadesidir. Çünkü "yakınlarından ve cemaatinden çıktın" denir; ama "eşinden veya annenden çıktın" denmez. Bundan dolayı bu ayetteki "ehl" terimini tekil kabul eden bir tefsir alimi, "Bu ifade, 'ehlinin evinden çıkmıştın' demektir." biçiminde bir ifade değişikliği farz etme yoluna başvurmuştur. Fakat ifadede bu varsayımı haklı gösterecek bir delil yoktur.

Ayetlerin akışı, topluluğa hitap etmeye dayanıyor. Bu ayetin öncesinde ve sonrasında görüldüğü gibi hitap müminlere yöneliktir. Fakat "Hani sen müminleri savaşacakları elverişli yerlere yerleştirmek üzere erkenden ailenden çıkmıştın." ifadesinde müminlere hitap etmek-ten vazgeçilerek Peygamberimize hitap edilmiştir. Bunun gerekçesi, galiba Uhud Savaşını anlatan ayetlerde açıkça beliren serzeniş üslûbudur. Müminlerin gerek savaşa çıkma, gerekse savaş sırasında göster-dikleri, ortaya koydukları gevşekliğe ve zaafa yönelik kınama, azarlama ve eseflenme tepkisi bu ayetler üzerine gölge düşürmüş görünüyor.

Yüce Allah, bu yüzden Uhud Savaşını anlatırken müminlere yönelik hitap üslûbunu değiştirerek Peygambere (s.a.a) mahsus konuda ona hitap etmeye yöneliyor: "Hani sen... erkenden ailenden çıkmıştın." (Âl-i İmrân, 121) "Hani sen müminlere; '...size yetmez mi?' diyordun." (Âl-i İmrân, 124) "Bu konuda senin elinde bir şey yok." (Âl-i İmrân, 128) "Onlara de ki: 'Bütün işler Allah'ın elindedir." (Âl-i İmrân, 154) "Allah'ın rahmeti ile onlara karşı yumuşadın. Eğer sert, katı kalpli biri olsaydın, çevrenden uzaklaşırlardı. Onları affet." (Âl-i İmrân, 159) "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma..." (Âl-i İmrân, 169)

Görüldüğü gibi yüce Allah bu ayetlerde topluluğa yönelik hitap üslûbunu tekile hitap üslûbuna çevirmiştir. Çünkü bu ayetlerin hepsinde, konuşmacıyı konuşmasını devam ettirmekten alıkoyan öfkelendirici veya heyecanını kabartıcı bir durum söz konusudur. Ama örneğin, şu ayetlerde öyle bir durum söz konusu değildir: "Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce daha nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi eğer o ölür ya da öldürülürse, topuklarınız üzerinde geri mi döneceksiniz?" (Âl-i İmrân, 144) "Hani Peygamber sizi arkanızdan çağırırken..." (Âl-i İmrân, 153) Çünkü bu iki ayette topluluğa yöneltilen hitap tekile yönelik hitaptan daha etkilidir. Şu ayetteki durum da demin söylediğimizin tersinedir: "Allah, müminlere kendilerinden bir peygamber göndermekle onlara karşı büyük bir lütufta bulundu..." (Âl-i İmrân, 164) Çünkü Peygamberimizi göndermede somutlaşan ilâhî lütuf, Peygamberimize üçüncü tekil şahıs zamiri ile değinilerek daha çarpıcı, vicdanları daha güçlü biçimde etkileyici, vehimden ve hayalden daha uzak bir biçimde ifade edilmektedir. Eğer bu ayetleri dikkatle incelersen, söylediklerimizin doğru olduğunu anlarsın.

Bu ayetin anlamı şudur: Hani sen müminleri savaşacakları elverişli yerlere mevzilendirmek, onları oralara konuşlandırmak üzere erkenden ailenden çıkmıştın. Allah orada söylenenleri işiten ve onların içlerinde gizli tuttuklarını bilendir.

"Hani sen... erkenden ailenden çıkmıştın." ifadesinden, savaş alanının Peygamberimizin (s.a.a) evine yakın olduğu anlaşılıyor. Bununla bu iki ayetin Uhud Savaşıyla ilgili olduğu kesinlik kazanıyor. Böylece bu iki ayet, Uhud Savaşıyla ilgili olarak inen ilerideki ayetlerle bütünleşiyor. Çünkü bu ayetlerde anlatılanlar, bu savaşın olayları ile örtüşüyor. Bu söylediklerimizden, bu iki ayetin Bedir Savaşı hakkında olduğunu ileri süren görüş ile onların Ahzâb Savaşı hakkında olduğunu ileri süren görüşün zayıf olduğu ortaya çıkıyor. Bunun nedeni de açıktır.

"Allah işitendir, bilendir." O işitendir, yani orada söylenenleri işitir. Aynı zamanda bilendir, yani onların kalplerindeki saklı duyguları bilir. Bu ifade, orada müminler arasında birtakım konuşmalar olduğunun ve kalplerinde saklı duygular bulunduğunun delilidir. Anlaşılan, "Hani... çözülmeye yüz tutmuştu" ifadesi ile başlayan ayet bu iki sıfatla bağlantılıdır.

"Hani sizden iki grup korkup çözülmeye yüz tutmuştu. Oysa Allah onların velisi idi." Ayetin orijinalinde geçen "hemm" kelimesi, içten geçen şey demektir, ki o da yönelme ve yüz tutmadır. "Feşel" sözcüğü ise, korkaklıkla karışık zayıflık anlamına gelir.

"Oysa Allah onların velisi (yardımcısı) idi." ifadesi hâldir ve bunun âmili "hemmet" fiilidir. İfade azar ve kınama içeriklidir. "Müminler yalnızca Allah'a dayanmalıdırlar." cümlesi de öyledir. Buna göre ayetin anlamı şudur: "Bu iki grup korkup çözülmeye yüz tuttu. Oysa onların velisi ve yardımcısı Allah'tı. Yardımcısının Allah olduğunu gördüğü hâlde bir müminin yılgınlığa kapılması yakışık almaz. Üstelik müminlere yaraşan tavır, işlerini Allah'a havale etmektir ve Allah'a dayanan kimse için O yeterlidir."

Bu söylediklerimizden, "Bu ayette sözü edilen yöneliş eylem plânında değil, düşünce plânında bir yöneliştir. Çünkü yüce Allah bu yönelişi gösteren grupları övmüş, onların velisi olduğunu bildirmiştir. Eğer sözü geçen yöneliş eylem ve girişim plânında bir yöneliş olsaydı, bu grupların övülmeleri değil, yerilmeleri daha yerinde olurdu." şeklindeki görüşün zayıf olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Bir defa bu görüşü savunanların; "Bu yöneliş düşünce plânında bir yöneliştir." demekle neyi kastettiklerini anlamıyorum. Acaba belli bir düşüncenin akıllara gelmesini, yılgınlık ve çözülme kavramının tasavvur edilmesini mi kastediyorlar? Eğer öyle ise oradaki Müslümanların hepsinin içinden bu tür duygular geçmiştir ki, o takdirde bu savaşı anlatırken buna değinmek anlamsız olur.

Ayrıca böyle bir yönelişe sözlük anlamı ile yöneliş denmez. Yoksa, tasdikle karışık bir tasavvur, girişim ile gölgelenmiş bir düşünce yönelişi mi kastediliyor ki, durumlarının başkaları tarafından fark edilmiş olması bu ihtimalin geçerli olduğunu gösteriyor. Eğer bu iki grubun yönelişi hiçbir dış emare göstermeyen, katıksız bir düşünce yönelişi olsaydı, onların korkuya ve çözülmeye kapıldıkları fark edilmezdi. Üstelik Allah'ın onların velisi olduğunun belirtilmesi ve müminlerin Allah'a dayanmaları gerektiğinin vurgulanması, sırf düşünce düzeyindeki bir yönelişe değil, bu tür bir yönelişe uygun düşer. Üstelik "Oysa Allah onların velisi (yardımcısı) idi." ifadesi, ayetlerin akışından anlaşılacağı üzere övgü değil, yergi ve öğüttür. Bunu daha önce belirtmiştik.

Her hâlde bu görüşün dayanağı, Cabir b. Abdullah Ensarî'nin; "Bu ayet bizim hakkımızda indi. Onun inmemesini istemezdim. Çünkü ayette 'Allah onların velisi idi' buyurulmaktadır." şeklinde rivayet edilen sözüdür. Bu rivayet, Cabir'in bu ifadeyi övgü olarak yorumladığı biçiminde anlaşılmıştır.

Eğer bu rivayet doğru ise, Cabir b. Abdullah'ın kastı şu olmalıdır: "Yüce Allah, bu iki grubun imanını kabul ederek onların mümin olduklarını onaylamıştır. Çünkü kendini onların velisi saymıştır. Allah müminlerin velisidir. Kâfirlerin velisi ise tağuttur." Yoksa Cabir, açıkça azarlama ifade eden bir söz dizisi içindeki bu cümleyi övgü olarak algılamamıştır.

"Nitekim Bedir'de Allah sizi zafere ulaştırdı. Oysa siz güçsüz idiniz..." Bu ifadelerin akışından açıkça anlaşıldığına göre, bu ayet, daha önce dile getirilen azarlamayı tamamlamaktadır. Buna göre tıpkı "Oysa Allah onların velisi idi." cümlesi gibi hâl anlamı taşımaktadır. O zaman ayetin anlamı şöyle olur: "Bedir'de siz güçsüz olduğunuz hâlde Allah sizi zafere erdirdiğine göre, yılgınlığa ve çözülmeye kapılmanız yakışık almaz." Bu ayetin ilâhî lütfu ifade etme amacı taşıyan bağımsız bir söz olması da uzak bir ihtimal değildir. Çünkü bu ayet, Bedir günü müminleri meleklerden oluşmuş bir destek birliği aracılığı ile zafere erdirmek şeklinde sonuçlanan bir ilâhî yardıma değinmektedir.

Yüce Allah, Bedir günü müminlere yönelik yardımını hatırlatınca ve buna karşılık onların içinde bulundukları durumu açıklayınca onların durumunu, "Oysa siz güçsüz (zelil ve bîçare) idiniz." ifadesi ile ortaya koyuyor. Çünkü güçlü ve üstün olan herkes, ancak Allah'ın yardımı ve desteği sayesinde üstünlük kazanabilir. İnsanın kendisinde ise sadece güçsüzlük ve bîçarelik vardır.

Bundan anlaşılıyor ki, "Oysa siz güçsüz (zelil ve bîçare) idiniz." ayeti ile şu tür ayetler arasında çelişki yoktur: "Oysa ki, izzet (güç ve üstünlük) Allah'ın, Peygamberin ve müminlerindir." (Münâfikûn, 8) Çünkü müminlerin izzet ve üstünlüğü, Allah'ın izzeti sayesindedir. Yüce Allah; "İzzet (güç ve üstünlük) bütünüyle Allah'ındır." buyuruyor. (Nisâ, 139) Dolayısıyla müminlerin üstünlüğü, Allah'ın onlara yardım etmesiyle gerçekleşir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: "Senden önce de kendi toplumlarına peygamberler gönderdik. Onlara mucizelerle geldiler. Biz de suçlulardan intikamımızı aldık. Çünkü müminlere yardım etmek bizim üzerimize bir borçtur." (Rum, 47)

Durum böyle olunca, müminlerin hâlleri kendi imkânları ile değerlendirildiği takdirde, zillet ve güçsüzlükten başka bir sıfatları olamayacağı açıkça görülür. Üstelik müminlerin Bedir gününde içinde bulundukları durum, müşriklerin gücü, ihtişamı ve ziyneti karşısında zelil ve güçsüz olduklarını gösteriyordu. Şunu da bilmek gerekir ki, nispî bir zilleti azizlere izafe etmenin sakıncası yoktur. Çünkü yüce Allah şu ayette tam anlamı ile övdüğü bir topluluğa böyle bir zilleti izafe etmektedir: "Allah, kâfirlere karşı izzetli, müminlere karşı zelil, Allah'ı seven ve Allah'ın kendilerini sevdiği bir toplumu getirecektir." (Mâide, 54)

"Hani sen müminlere; '...size yetmez mi?' diyordun." Ayetin orijinalinde geçen "imdad" kelimesi, "medd" kökünden türemiştir ve kesintisiz biçimde yardım ulaştırmak anlamına gelir.

"Evet, eğer sabırlı olur ve (kötülüklerden) sakınırsanız, onlar şu anda üzerinize saldırsalar, ..." Ayetin orijinalinde geçen "belâ" tasdik edatıdır. "Fevr" ve "feveran" kaynama anlamına gelir. Araplar kazanın kaynayıp taşmasını "Fare'l-kıdru" diye ifade ederler. Sonraları bu kelime istiare yolu ile sürat ve acele anlamını kazandı ve beklemesiz, mühletsiz işler için kullanılmaya başladı. Buna göre orijinalde geçen "min fevrihim haza" ifadesinin anlamı; içinde bulundukları şu anda, şu şu saattedir.

Anlaşılan, bu ayet Bedir günüyle ilgilidir. Ayette şarta bağlı bir vaat vardır. Söz konusu şart, "Evet, eğer sabırlı olur ve (kötülüklerden) sakınırsanız, onlar şu anda üzerinize saldırsalar, ..." ifadesinin içeriğidir.

Bazı tefsir alimlerine göre bu ayet, eğer şu andan, yani Bedir gününden sonra kâfirler Müslümanlar üzerine yürürlerse, yüce Allah'ın Müslümanlara meleklerden oluşmuş bir destek birliği indireceğine ilişkin bir vaattir. Bunlara göre, ayetin orijinalinde geçen "fevrihim haza=şu an"dan maksat, Bedir günüdür. Dolayısıyla "min fevrihim haza", "Bedir gününde" değil, "Bedir gününden sonra" demektir. Diğer bazılarının açıklamalarına göre de, bu ayet Uhud, Huneyn ve Ahzâb gibi Bedir Savaşından sonra meydana gelen savaşlarda melekler indirilişine ilişkin bir vaattir. Fakat her iki görüş hakkında da ayetin lafzına dayanan bir delil yoktur.

Bir defa, Uhud Savaşında yardımcı meleklerin indirildiğini bu ayetten çıkarmaya kalkışmanın hiçbir dayanağı yoktur. Bu açıktır. Ahzâb ve Huneyn savaşlarına gelince, gerçi Kur'an bu iki savaşta melekler indirildiğini açıkça belirtiyor; örneğin Ahzâb Savaşı hakkında şöyle buyuruyor: "Her taraftan asker üzerinize saldırınca, biz bir fırtına ve görmediğiniz askerler gönderdik." (Ahzâb, 9) Huneyn Savaşı hakkında da şöyle buyuruyor: "Allah size görmediğiniz askerler gönderdi." (Tevbe, 26) Fakat bu ayetin "Evet, eğer sabırlı olur ve (kötülüklerden) sakınırsanız, onlar şu anda üzerinize saldırsalar..." biçimdeki ifadesi bu vaadin genelleştirilmesine elverişli değildir.

Bu arada Bedir Savaşında üç bin meleğin inmiş olması, Enfâl Suresi'nin "Allah, sizin çağrınıza; 'Ben size öbürlerini izleyen bin melek ile yardım edeceğim' diye cevap verdi." (Enfâl, 9) ayeti ile çelişmez. Çünkü bu ayette "öbürlerini izleyenler" anlamına gelen "mürdifîn" kelimesi vardır. İşte bu bin meleğin izlediği öbürleri, bu ayetlerde sözü edilen sayıyı tamamlayan diğer iki bin melektir.

"Allah bunu sırf size müjde olsun... diye yaptı." Ayetin orijinalinde geçen "cealehu" kelimesinin sonundaki zamir "imdad"a dönüktür. "İnde" kelimesi "yanında, yakınında" anlamına gelen bir zarftır. Bu kelime önceleri cisimlere özgü olan mekâna ilişkin yakınlık anlamında kullanılırdı. Fakat zamanla kapsamca genişleyerek zaman bakımından yakında oluş anlamında da kullanıldı. Daha sonra da her tür manevî yakınlık anlamında da kullanılmaya başladı. Kur'an'da çeşitli anlamlara gelecek biçimde kullanılmıştır.

Burada, "Allah bunu sırf size müjde olsun ve kalpleriniz bununla güven bulsun diye yaptı." ifadesi göz önünde bulundurularak, "Yoksa zafer, sadece üstün ve güçlü olan hikmet sahibi Allah katındandır." ifadesinin vurgulamak istediği, her işin ve her hükmün varıp dayandığı, sebepler âlemindeki hiçbir nesnenin kendisinden müstağni ve bağımsız olamayacağı rübubiyet makamıdır. Buna göre ayetin anlamı şudur: Yardım için gönderilen meleklerin zafer konusunda hiçbir belirleyici rolleri yoktur. Onlar, sadece size müjde ve gönül rahatlığı sağlayan zahirî sebeplerdir. Zaferin özü yüce Allah'tandır. Hiçbir şey O'ndan müs-tağni değildir. Her işin sonu O'nda biter. O, hiçbir zaman yenilmeyen mutlak üstün ve bilmediği hiçbir şey olmayan hikmet sahidir.

"Kâfirlerin bir kısmını kessin veya onları perişan etsin... diye (Allah Bedir'de sizi zafere ulaştırdı)." Ayetin orijinalinde geçen "liyaktaa" kelimesinin başındaki "li" harfi, "velekad na-sarakumullahu" ifadesiyle ilintilidir. "Kat'ut-taraf" ise, müşriklerin öldürülmeleri ve esir edilmeleri yolu ile sayıca azaltılmaları ve kuvvetten düşürülmeleri anlamına gelir. Tıpkı Bedir Savaşında olduğu gibi. Orada müşrikler ordusundan yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kişi de esir alınmıştı. Yine bu ayette geçen "kebt" kavramı da, perişan etmek ve öfkelendirmek anlamlarına gelir.

"Bu konuda senin elinde bir şey yok." cümlesi, bir ara cümlesidir. İşlevi ise, şu anlamı ifade etmektir: Müşrikleri kesmek ve perişan etmek konusunda iş tümü ile Allah'ın elindedir. Peygamberin bu konuda bir etkisi yoktur ki, Müslümanlar düşmanlarına karşı zafer kazandıklarında, onlardan istediklerini elde ettiklerinde Peygamberi övsünler, aldığı önlemleri beğensinler; işleri ters gidip yenilgiye uğradıklarında da onu kınayıp yersinler ve üzülüp gevşesinler. Nitekim yüce Allah'ın bize anlattığı üzere Uhud Savaşında böyle yapmışlardı.

"Ya da onların tövbelerini kabul etsin" cümlesi, "kessin" fiiline atfedilmiştir ve bu iki cümle arasında bağlantı vardır. "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır." ifadesi, tövbenin ve affın yüce Allah'a dönük olduğunu açıklar. Buna göre ayetin anlamı şudur: Yüce Allah, Bedir'de sizi zafere ulaştırmakla istedi ki, öldürülme ve esir alınma yolu ile müşriklerin bir kısmını kessin ya da onları perişan ederek amaçlarına ulaşmadan geri çevirsin ya da tövbe etmelerini sağlasın veyahut da onları azaba çarptırsın. Kesme ve perişan etmeye gelince, bu Allah'ın elindedir, senin elinde değil ki övülesin veya yerilesin. Tövbeleri kabul etmeye ve azaba çarptırmaya gelince de, her şeyin mülkiyeti Allah'a ait olduğu için O dilediğini affeder, dilediğini azaba çarptırır. Bununla birlikte O'nun affı ve rahmeti, azabından ve öfkesinden öndedir. Çünkü O affedici ve merhametlidir.

Bizim, "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır." ifadesini, son iki cümlenin, yani "Ya da onların tövbelerini kabul etsin veya... onları azaba çarptırsın." cümlelerinin sebebi olarak algılamamızın nedeni, bu ifadenin uzantısında bu iki cümleyi açıklamaya mahsus olan "O, dilediğini affeder, dilediğini de azaba çarptırır." cümlelerinin yer almasıdır.

Bu ayetlerdeki "bir kısmını kessin" cümlesinin hangi ifade ile bağlantılı olduğu ve "Ya da onların tövbelerini kabul etsin veya... onları azaba çarptırsın." cümlelerindeki atfın ne anlama geldiği hakkında tefsir alimleri çeşitli başka açıklamalar yapmışlardır. "Bu konuda senin elinde bir şey yok." ve "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır." ifadelerinin nelerin sebeplerini açıklamaya yönelik oldukları hakkında da öyle. Bu açıklamalarda fazla fayda görmediğimiz için onlara değinmeyi ve inceleme konusu yapmayı göz ardı ettik. Çünkü bu açıklamaların vardıkları sonuçlar, ayetlerin akışı içindeki anlamlarına ters düşmektedir. Bu yorumlara ilişkin bilgi edinmek isteyenler, uzun tefsirlere başvurabilirler.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

Mecma-ul Beyan tefsirinde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir:

"Uhud Savaşının sebebi şu idi: Kureyşliler Bedir Savaşından döndüklerinde birçok ölü ve esir vermişlerdi. Yetmiş kişileri ölmüş ve yetmiş kişileri esir düşmüştü. Bunun üzerine Ebu Süfyan; "Kadınlarınızın ölülerinize ağlamalarına izin vermeyin." demişti, "Çünkü göz yaşları akınca, üzüntüleri ve Muhammed'e yönelik düşmanlıkları giderir." Uhud günü Resulullah (s.a.a) ile savaşa tutuşunca, kadınlarının ağlamalarına ve yas çığlıkları atmalarına izin verdiler. Onlar, üç bin atlı ve iki bin piyade ile Mekke'den sefere çıkmış ve yanlarına kadınlarını da almışlardı."

"Resulullah (s.a.a) bu haberi alınca, sahabelerini toplayıp onları cihada teşvik etti. Abdullah b. Übey b. Selul dedi ki: 'Ya Resulallah, Medine'den çıkma. Medine'de kalıp şehrin sokaklarında savaşalım. O zaman güçten düşmüş erkekler, kadınlar, köleler ve cariyeler de yol ağızlarında ve evlerin damlarında savaşırlar. Bu güne kadar hiçbir düşman, biz kalelerimizin içinde ve evlerimizdeyken üzerimize saldırıp da zafer kazanmış değildir. Buna karşılık, üzerlerine saldırı düzenlediğimiz bütün düşmanlarımız, bize karşı zafer kazanmışlardır.'

"Bunun üzerine Sa'd b. Muaz ve Evs kabilesinden diğer bazıları ayağa kalkarak şöyle dediler: 'Ya Resulallah, biz puta tapan müşrikken hiçbir Arap bize diş geçirmeye kalkışmadı. Şimdi sen aramızdayken nasıl bize diş geçirmeye kalkışabilir? Hayır! Medine'den çıkıp üzerlerine gidelim ve onlarla savaşalım. Hangimiz ölürse, şehit olur. Kurtulanlarımız ise, Allah yolunda cihad etmiş olurlar.'

"Resulullah (s.a.a) Sa'd b. Muaz'ın görüşünü kabul etti ve yüce Allah'ın; "Hani sen... erkenden ailenden çıkmıştın." ayetinde anlattığı üzere savaş mevzilerini belirlemek için ashabından birkaç kişiyi yanına alarak yola çıktı. Abdullah b. Übey b. Selul ile onun görüşüne uyan bir grup Hazreçli ise, Peygamberimizle birlikte sefere katılmaktan kaçındı."

"Kureyş ordusu Uhud'a varınca, Resulullah (s.a.a) yedi yüz kişiden oluşan sahabelerini düzene sokmuş ve Abdullah b. Cübeyr'i elli okçunun başında bir vadi geçidinin ağzına yerleştirmişti. Kureyşlilerin pusuya yatarak buradan saldıracaklarını sezmişti. Bu yüzden Abdullah b. Cübeyr'e ve arkadaşlarına şöyle demişti: 'Bizim onları bozguna uğratıp Mekke'ye kadar kovaladığımızı görseniz bile, buradan kımıldamayın. Aynı şekilde onların bizi bozguna uğratıp Medine'ye kadar arkamızdan kovaladıklarını görseniz bile, yine kımıldamayın ve mevzilerinizden ayrılmayın.'

"Ebu Süfyan da, Halid b. Velid'in emrine verdiği iki yüz atlı ile söz konusu geçidin gerisinde pusu kurdurdu ve onlara şöyle dedi: 'Onlarla birbirimize girdiğimizi gördüğünüzde bu geçitten üzerlerine yürüyün ve onları arkalarından vurun.'

"Resulullah (s.a.a) ashabını düzene soktu ve sancağı Hz. Ali'ye (a.s) verdi. Ensardan olan Müslümanlar, Kureyşli müşriklere saldırarak onları ağır bir bozguna uğrattılar. Bunun üzerine ashap onların mallarını yağmalamaya koyuldu. Bu sırada Halid b. Velid, emrindeki iki yüz atlı ile Abdullah b. Cübeyr'in üzerine saldırdı. Abdullah b. Cübeyr ve arkadaşları onları ok atışı ile karşılayınca geri çekildiler. Abdullah b. Cübeyr'in arkadaşları, ashabın ganimet kapışmakta olduk-larını görünce, Abdullah b. Cübeyr'e; 'Arkadaşlarımız ganimetlere el koydu; biz ganimetsiz mi kalalım?' dediler. Abdullah onlara; 'Allah'tan korkun, Resulullah bize yerimizden kımıldamamızı emretti.' dedi. Fakat arkadaşları onu dinlemedi. Birer birer sıvışıp giderek mevzilerini boşalttılar. Geride Abdullah b. Cübeyr ile on iki kişi kaldı."

"Kuyreşlilerin sancağını Abduddar kabilesinden Talha b. Ebu Tal-ha Abdi taşıyordu. Onu Hz. Ali öldürdü. Bunun üzerine sanacağı Ebu Said b. Ebu Talha aldı. Hz. Ali onu da öldürünce sancak yere düştü. Yere düşen sancağı Musafi' b. Ebu Talha aldı, fakat o da Hz. Ali tarafından öldürüldü. Böylece Hz. Ali, Abduddar kabilesinden dokuz kişiyi öldürünce, sancak bu kabilenin Sevvab adlı, siyahi bir kölesinin eline düştü. Hz. Ali bu köleye saldırarak sağ elini kesti. Köle sancağı sol eline aldı. Fakat Hz. Ali bir darbe ile sol elini de kesince, adam sancağı kesik kolları ile kavrayarak göğsüne yapıştırdı ve Ebu Süfyan'a dönerek 'Abdud-dar kabilesinin nimetlerinin karşılığını verdim mi?' dedi. O sırada Hz. Ali başına bir darbe indirerek onu öldürdü. Yere düşen sancağı, Kenane kabilesinden Alkame'nin kızı Gamre yerden alıp havaya kaldırdı."

"Bu sırada Halid b. Velid, Abdullah b. Cübeyr'e saldırdı. Abdullah'ın silah arkadaşları kaçmış, yanında az sayıda kimse kalmıştı. Halid onları öldürdükten sonra Müslümanlara arkalarından saldırdı. Kureyşliler bozgun hâlinde kaçışırlarken sancaklarının dalgalandığını görünce, etrafında toplandılar. Bu defa Resulullah'ın (s.a.a) ashabı büyük bir bozguna uğrayarak tepelere tırmanmaya ve her yana dağılmaya başladılar."

"Resulullah (s.a.a) bu bozgunu görünce, miğferini başından çıkararak; 'Nereye kaçıyorsunuz? Ben Allah'ın Resulü'yüm. Bana gelin. Allah ve Resulü'nden mi kaçıyorsunuz?' dedi. O sırada Utbe kızı Hind, Kureyş askerlerinin içindeydi. Savaştan kaçan her Kureyşliye bir mil ve bir sürmelik vererek; 'Sen bir kadınsın, al bunları da gözüne sürme çek.' diyordu."

"Bu arada Hamza b. Abdulmuttalip durmadan Kureyşlilere saldırıyordu. Kureyşliler onu görünce kaçıyorlardı; hiç kimse karşısında duramıyordu. Hind; 'Eğer Muhammed'i veya Ali'yi ya da Hamza'yı öldürürsen, sana şunu şunu vereceğim.' diyerek Vahşi'ye söz vermişti. Vahşi, Cübeyr b. Mut'im'in Habeş kökenli kölesi idi. Vahşi şöyle der: 'Muhammed'i öldüremezdim. Ali'nin de çok dikkatli olduğunu, sık sık sağını solunu kolladığını gördüm. Ondan da ümit yoktu. Bunun üzerine Hamza için pusuya yattım. Baktım, Kureyşlileri kovalıyor. Bana yakın bir yerde önündeki derenin kenarına basınca ayağı kayarak düştü. Hemen mızrağımı doğrultarak var gücümle ona doğru fırlattım. Attığım mızrak bir böğründen girerek öteki böğründen çıktı ve kendisi yere düştü. Yanına giderek göğsünü yardım, ciğerini çıkararak Hind'e götürdüm ve 'Bu Hamza'nın ciğeridir.' dedim. Hind, çiğeri ağzına koydu ve çiğnemeye başladı. Fakat Allah, Hind'in ağzında onu diz kapağı kemiğine dönüştürdüğü için çiğneyemedi ve ağzından çıkarıp atmak zorunda kaldı.'

"Resulullah (s.a.a) buyurur ki: 'Yüce Allah bir melek gönderdi; o melek Hamza'nın ciğerini aldı ve götürüp yerine koydu.'

"Vahşi der ki: 'Sonra Hind, Hamza'nın ölüsünün yanına gelerek erkeklik uzuvlarını, kulaklarını, ellerini ve ayaklarını kesti.'

"Resulullah'ın (s.a.a) yanında ise Ebu Dücane Semmak b. Harşe ile Hz. Ali'den başka hiç kimse kalmamıştı. Müşrikler Resulullah'a (s.a.a) her saldırdıklarında Hz. Ali karşılarına çıkarak onları geri püskürtüyordu. Sonunda kılıcı parçalandı. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.a) ona Zülfikar adlı kendi kılıcını verdi ve kendisi Uhud dağının bir köşesine çekildi. Hz. Ali (a.s) sürekli savaşıyordu. Sonunda başından, yüzünden, vücudundan, karnından ve ayaklarından yetmiş yara aldı. -Ali b. İbrahim Kummî'nin tefsirinde [c.1, s.110] böyle geçer.- Bu sırada Cebrail; 'Bu bir beraberlik, birliktelik tablosudur.' dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.a); 'O benden ve ben de Ondanım.' dedi ve Cebrail; 'Ben de ikinizdenim.' dedi."

"İmam Sadık (a.s) devamla şöyle diyor: 'Resulullah (s.a.a) baktı ki Cebrail yer ile gök arasında bir taht üzerinde; 'Zülfikar'dan başka kılıç, Ali'den başka da delikanlı yok.' diyor." (c.2, s.495)

Tefsir-ul Kummî'de şöyle deniyor: "O sırada Peygamberimizin yanında Mazinî kabilesinden Ka'b kızı Nesibe de kalmıştı. -Bu kadın Peygamberimizin seferlerine katılır ve yaralıları tedavi ederdi.- Kadının yanında oğlu da vardı. Oğlu bir ara kaçmak, geri çekilmek istedi. Fakat kadın oğlunun üzerine yürüdü ve; 'Yavrum, nereye? Allah'tan ve Peygamberden mi kaçıyorsun?' diyerek onu geri döndürdü. Fakat bu sırada müşriklerden biri üzerine saldırarak onu öldürdü. Bunun üzerine kadın oğlunun kılıcını kaparak adamın üzerine yürüdü ve dizlerine indirdiği bir darbe ile onu öldürdü. Bunu gören Peygamberimiz ona; 'Maşallah sana, ey Nesibe!' dedi. Kadın göğsünü ve memelerini siper ederek Peygamberi koruyordu. Sonunda birçok yerinden yaralandı."

"Bu arada [Mekke müşriklerinden olan] İbn-i Kam'a; 'Muhamme-d'i bana gösterin. Ben kurtulmayayım, eğer o kurtulursa!' diyerek Peygamberimize saldırarak omuz damarı üzerine bir darbe indirdi ve; 'Lat ve Uzza'ya andolsun ki Muhammed'i öldürdüm.' diye bağırmaya başladı." (c.1, s.115)

Ben derim ki: Uhud Savaşı hakkında bu rivayetin bazı yerleri ile uyuşmayan başka bazı rivayetler de vardır. O yerlerden biri şudur: Bu rivayette müşriklerin sayısı beş bin kişi olarak bildirilmiştir. Oysa bu konudaki rivayetlerin çoğunluğunda bu sayı üç bin kişi olarak kaydedilmiştir.

O yerlerden bir diğeri de şudur: Bu rivayette Hz. Ali'nin, Kureyş sancağını taşıyan dokuz kişiyi öldürdüğü bildiriliyor. Bu bilgiyi destekleyen başka rivayetler de vardır. İbn-i Esir de, el-Kâmil adlı eserinde Ebu Rafi'ye dayanarak bunu böyle nakleder. Fakat diğer bazı rivayetlerde söz konusu sancaktarların bazılarını başkalarının öldürdüğü ileri sürülmüştür. Ancak savaşın hikâyesi, aktardığımız rivayetin verdiği bilgiyi teyit ediyor.

O yerlerden bir başkası da şudur: Aktardığımız rivayete göre Hind, Hamza'yı öldürmesi karşılığında Vahşi'ye ödüllendirme sözü vermişti. Fakat Ehl-i Sünnet kaynaklı rivayetlere göre Vahşi'ye ödüllendirme sözü veren kişi, efendisi Cübeyr b. Mut'im'di. Cübeyr, Vahşi'ye, Hz. Hamza'yı öldürdüğü takdirde azat etme sözü vermişti. Fakat Vahşi'nin, Hz. Hamza'nın ciğerini efendisi Cübeyr'e değil de Hind'e götürmüş olması, yukarıda aktardığımız rivayetteki bilginin doğruluğunu teyit ediyor.

O yerlerden bir diğeri de şudur: Aktardığımız rivayette Hz. Ali ile Ebu Dücane dışında bütün Müslümanların bozgun sırasında Peygamberimizin yanından ayrıldıkları bildirilmiştir. Bu konuda rivayetlerin çoğunluğu arasında görüş birliği vardır. Fakat bazı rivayetlerde, başka bazı sahabelerin de Peygamberimizin yanında kaldıkları ileri sürülmüş, hatta bu sayı otuz kişiye kadar çıkarılmıştır. Fakat bu rivayetlerin verdikleri bilgiler birbiri ile çelişmektedir. Eğer gerçeği öğrenmek istiyorsan, Uhud Savaşının aslını ve gelişmelerini açıklığa kavuşturacak ipuçlarını iyice araştırmalısın. Çünkü bu hikâyeler ve rivayetler bize u-laşıncaya kadar birçok muvafık ve muhalif tutumlarla karşılaşmış, birçok aydınlık ve karanlık ortamlardan geçmiştir.

O yerlerden bir başkası da şudur: Yukarıdaki rivayette, yüce Allah'ın bir melek gönderdiği ve o meleğin Hz. Hamza'nın ciğerini alıp götürerek yerine koyduğu bildirilmiştir. Bu bilgi rivayetlerin bir çoğunda yoktur. Fakat ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Ebu Şeybe, Ahmed ve İbn-i Münzir'in İbn-i Mes'ud'a dayandırdıkları bir rivayette İbn-i Mes'ud şöyle der: "Sonra Ebu Süfyan dedi ki: Müslümanlara müsle (organ kıyımı) yapıldı, ama bu bizim ileri gelenlerimiz tarafından yapılmadı. Ben böyle bir işi ne emrettim, ne yasakladım. Bu iş ne hoşuma ve ne ağırıma gitti. Ben üzülmedim de, sevinmedim de." İbn-i Mes'ud der ki: "Hz. Hamza'ya baktıklarında karnı deşilmişti. Hind ciğerini çıkarıp ağzına aldı ve çiğnedi, fakat onu yutamadı. Peygamberimiz; 'Ondan bir şey yedi mi?' diye sordu. Sahabeler; 'Hayır' dediler. Peygamberimiz; 'Yüce Allah, Hamza'nın vücudunun herhangi bir parçasını cehenneme sokacak değildi.' dedi." (c. 2, s.84)

Şiî ravilerin ve başkalarının rivayetlerine göre, Peygamberimiz (s.a.a) o gün alnından yaralandı, iki ön dişinin yanındaki bir dişi kırıldı. Muğire'nin rivayetine göre ön dişleri de ağrıdı.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i İshak, Abd b. Hamid, İbn-i Ce-rir ve İbn-i Münzir'in, İbn-i Şihab, Muhammed b. Yahya b. Hay-yan, Asım b. Amr b. Katade, Husayn b. Abdurrahman b. Amr b. Sa'd b. Muaz'a ve başkalarından Uhud Savaşı hakkında rivayet ettikleri yer alır. Onların rivayetlerinde şu bilgiler aktarılır:

"Bedir günü Kureyşliler veya onlardan o günün acısını tadanlar darbe yiyip topluca Mekke'ye döndüklerinde ve Ebu Süfyan da ticaret kervanı ile geri döndüğünde Abdullah b. Ebu Rabia, İkrime b. Ebu Cehil ve Safvan b. Ümeyye, yanlarına Bedir Savaşında babaları, oğulları ve kardeşleri darbe almış olan diğer bazı Kureyşlileri de alarak Ebu Süfyan'a gittiler. Ebu Süfyan ve söz konusu kervanda ticaret malı olanlarla konuşup şöyle dediler: 'Ey Kureyişliler! Muhammed, en iyilerinizi öldürerek sizi yalnız bıraktı. Ona savaş açmak için elinizdeki malla bize yardımcı olun ki, darbe yiyenlerimizin öcünü ondan alalım.' Onlar da isteneni yaptılar. Bunun üzerine Kureyşliler Peygamberimizle savaşmak üzere toplandılar. Yaşlıları ve gençleri ile sefere çıktılar. Kadınlarını da yanlarına aldılar ki, namuslarını bırakıp da savaştan kaçamasınlar. Ebu Süfyan'ın komutasında yola çıktılar. Yürüyüşleri sonunda Sebha çölündeki bir dağın eteğinde, vadinin Medine tarafındaki ağzı üzerindeki bir su kanalındaki iki çeşmenin yanında konakladılar."

"Peygamberimiz ve Müslümanlar, müşriklerin Medine yakınlarında konakladıklarını işittiklerinde Resulullah (s.a.a) dedi ki: 'Rüyamda boğazlanan bir inek ve kılıcımın ağzında kırıklar gördüm. Yine gördüm ki, ellerimi sağlam bir zırhın içine koydum. Bu sağlam zırhı Medine olarak yorumladım. Eğer isterseniz, Medine'de kalır ve onları konakladıkları yerde bırakırsınız. Eğer orada kalırlarsa, orası kendileri için kötü bir kalış yeri olur. Eğer üzerimize gelip şehrimize girerlerse, burada onlarla savaşırız.'

"Kureyşliler Uhud'daki konaklarına bir çarşamba günü indiler. O gün, perşembe günü ve cuma günü orada kaldılar. Peygamberimiz cuma namazından sonra yola çıkarak Uhud dağının bir geçidine vardı. Hicretin 3. yılının Şevval ayının yarısına rastlayan cumartesi günü iki taraf savaşa tutuştu."

"Abdullah b. Übeyy'in görüşü Peygamberimizin görüşünün aynısı idi. O Kureyşliler üzerine gidilmemesi görüşünü taşıyordu. Peygamberimiz Medine'den çıkmak istemiyordu. Fakat Uhud Savaşında Allah'ın kendilerine şehitlik lütfettiği kimseler ile Bedir Savaşına katılamamış kimselerden oluşan bir grup Müslüman Peygamberimize; 'Ya Resulal-lah! Bizi düşmanımıza karşı çıkar, bizi kendilerinden korkmuş ve zaafa düşmüş görmesinler.' dediler. Abdullah b. Übey ise şöyle dedi: 'Ya Resulallah! Medine'de kal, karşılarına çıkma. Vallahi şimdiye kadar buradan ayrılarak üzerine yürüdüğümüz bütün düşmanlarımızdan hep darbe yedik. Buna karşılık üzerimize gelen bütün düşmanlarımız bizden darbe yediler. Ya Resulallah! Bırak onları. Eğer oldukları yerde kalırlarsa, bu onlar hesabına kötü olur. Eğer şehrimize girerlerse, kadınlar, çocuklar ve erkekler onlarla yüksek yerlerden taşlarla savaşırlar. Eğer geri dönerlerse, hayal kırkılığına uğramış olarak, geldikleri gibi dönerler.'

"Kureyşliler ile karşılaşmak için can atanlar ise, sürekli biçimde Peygamberimize ısrar ediyorlardı. Sonunda Peygamberimiz evine giderek savaş elbisesini giydi. Bu, cuma günü namazı kıldıktan sonra ol-muştu. Savaş elbisesini giydikten sonra Müslümanların karşısına çıktı. Müslümanlar, Resulullah'ı hoşlanmadığı bir kararı almaya zorladıkları için pişman olmuşlardı. 'Bunu yapmamalıydık' diye söylenerek 'Ya Re-sulallah! Eğer istiyorsan, burada kal.' dediler. Buna karşılık Peygamberimiz; 'Bir peygamber savaş elbisesini giyince savaşmadıkça onu çıkarması yakışık almaz.' dedi."

"Peygamberimiz (s.a.a) bin sahabiden oluşan bir ordunun başında sefere çıktı. Ordu Medine ile Uhud arasında Şavt denen yere vardığında Abdullah b. Übey ordunun üçte biriyle birlikte Müslümanlardan ayrılarak geri döndü. Peygamberimiz geriye kalan sahabilerin başında yoluna devam ederek Harise Oğullarına ait taşlık bir yere vardı. O sırada kuyruğunu sallayan bir atın kuyruk kılları, sahibinin kılıflı kılıcına değerek onu kınından çıkardı. Falihayrı, iyiye yormayı seven Peygamberimiz (s.a.a), kılıcın sahibine; 'Kılıcını kınına sokma. Bu gün kılıçların çekileceğini görüyorum.' dedi. Arkasından yoluna devam ederek Uhud dağındaki bir geçide indi. Konaklama yeri olarak seçtiği bu geçit, vadi tabanından dağın tepesine kadar uzanıyordu. Ordusunun ve karargâhının arkasını Uhud dağına vererek yedi yüz kişiden oluşan askerlerini savaş düzenine soktu."

"Peygamberimiz Abdullah b. Cübeyr'i elli kişiden oluşan bir okçu birliğinin başına geçirdi ve ona şöyle dedi: 'Oklarınla düşmanı dağdan uzak tut. Arkamızdan saldırmasınlar. Durum aleyhimizde de olsa, lehimizde de olsa, sen yerinden kımıldama. Eğer saldırıya uğrarsak, bu kesinlikle senin mevzilendiğin taraftan olur.' Peygamberimiz o gün iki kat zırha bürünmüştü." (c. 2, s.68)

Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde yer aldığına göre, İbn-i Cerir'in Süddi'den rivayet ettiği bir hadiste şöyle deniyor: "Peygamberimiz bin kişilik bir birliğin başında Uhud'a doğru sefere çıktı. Askerlerine, sabretmeleri şartı ile zafer vaat etti. Yolda Abdullah b. Übey üç yüz kişi ile geri döndü. Ebu Cabir Selemi onları geri çağırmak üzere peşlerinden gitti. Fakat onu boşuna yordular ve kendisine; 'Biz savaşmayı bilmiyoruz. Eğer sözümüzü dinlersen, sen de bizimle birlikte geri dönersin.' dediler."

Süddi devamla demiştir ki: "Hani sizden iki grup korkup çözülmeye yüz tutmuştu." ayetinde Seleme Oğulları ile Harise Oğulları kastedilmiştir. Abdullah b. Übey geri dönünce onlar da geri dönmeye kalkıştılar. Fakat Allah onları korudu. Peygamberimizin yanında yedi yüz kişi kaldı." (c. 2, s.69)

Ben derim ki: Seleme Oğulları ile Harise Oğulları Ensardan iki oymaktır. Seleme Oğulları Hazreç, Harise Oğulları ise Evs boyundandır.

Mecma-ul Beyan tefsirinde şöyle deniyor: İbn-i İshak, Süddi, Vakıdi, İbn-i Cerir ve başkaları şu rivayeti naklederler: "Müşrikler Hicretin üçüncü yılının Şevval ayında bir çarşamba günü Uhud'a gelip konakladılar. Peygamberimiz onlarla karşılaşmak üzere cuma günü sefere çıktı. Savaş o ayın ortasına rastlayan cumartesi günü meydana geldi. Bu savaşta Peygamberimizin iki ön dişinin yanındaki bir dişi kırıldı ve yüzünden yara aldı. Fakat Muhacirler ve Ensar bozguna uğrayıp yetmiş şehit verdikten sonra tekrar savaş alanına döndüler ve Peygamberimiz yanında kalanlarla birlikte uyguladığı baskı sonunda müşrikleri geri püskürttü. Müşrikler o gün Müslümanlardan ölenlere müsle (organ kıyımı) yaptılar. En ağır müsleye maruz kalan Hz. Hamza idi." (c. 2, s.497)

Ben derim ki: Uhud Savaşı hakkındaki rivayetler pek çoktur. Biz gerek yukarda, gerekse ileride bunların çok azına yer vermeyi uygun gördük. Yer verdiğimiz rivayetler, bu konuda inen ayetlerin anlamlarını kavramaya dayanak oluşturan rivayetlerdir. Uhud Savaşı hakkındaki ayetler birkaç bölüme ayrılır:

Bir bölümü; o gün bozguna uğrayan, tartışmaya giren veya bozgun ve yılgınlık belirtileri gösteren Müslümanların durumuna değiniyor.

Bir bölümü; azarlama ve kınama içeriklidir. Bunlar, Allah tarafından haram edildiği hâlde bozguna uğrayıp Peygamberimizin yanından ayrılanlar hakkında inmiştir.

Bir bölümü; Müslümanların bozgunundan önce şehit düşen ve direnç gösterip savaştan kaçmayarak ölünceye kadar savaşanlara övgü içermektedir.

Bir bölümü de; savaşın sonuna kadar direnip savaşan ve sağ kurtulanlara güzel övgüler yöneltmektedir.

 

 

130- Ey müminler! Faizi kat kat arttırılmış olarak yemeyin ve Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.

 

131- Kâfirler için hazırlanmış olan cehennem ateşinden sakının.

 

132- Allah'a ve Peygambere itaat edin ki, size merhamet edilsin.

 

133- Rabbinizin mağfiretine ve genişliği gökler ile yeryüzü arası kadar olan cennete koşun. Orası (günahlardan) sakınanlar için hazırlanmıştır.

 

134- Onlar bollukta da, darlıkta da (Allah için) mal harcarlar, öfkelerini yenerler ve insanların kusurlarını bağışlarlar. Allah, iyi işler yapanları sever.

 

135- Yine onlar, çirkin bir iş (zina) yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde, Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının affedilmesini dilerler. Günahları Allah'tan başka kim affedebilir ki? Onlar işledikleri günahlarda, bile bile ısrar etmezler.

 

136- İşte onların mükâfatı, Allah tarafından affedilmek ve altlarından ırmaklar akan, içinde sürekli kalacakları cennetlerdir. İyi işler yapanları bekleyen mükâfat ne kadar güzeldir!

 

137- Sizden önce ilâhî yasaların değişmezliğini kanıtlayan birçok olaylar geldi geçti. O hâlde yeryüzünü gezin de Allah'ın ayetlerini yalan sayanların akıbetini görün.

 

138- Bu (Kur'an) insanlara yönelik bir açıklama, (günahlardan) sakınanlar için bir yol gösterici ve bir öğüttür.

AYETLERİN AÇIKLAMASI

Okuduğumuz ayetler, inananları iyiliğe çağırıyor; kötülükten ve fenalıktan sakındırıyor. Bununla birlikte önceki ve sonraki ayetlerle de irtibatı kaybetmiyor. Önceki ve sonraki ayetler, Uhud Savaşını ve müminlerin o günlerde içinde bulundukları, Allah'ın razı olmadığı kınanmış kötülükleri ve hâlleri anlatıyor. Bu kötü hâller, müminlerde beliren gevşemeyi, zaafı, Allah'a ve Peygambere asi olmayı gerektirmişti. Dolayısıyla bu ayetler, Uhud Savaşında inen ayetlerin tamamlayıcısı sayılmaktadır.

Bu ayetler, daha sonra müminlere bu yok edici vartalara, mahvedici engebelere düşmekten koruyan yolları gösteriyor. Onları Allah'tan korkmaya, O'na güvenmeye, Allah'a ve Peygambere sebatla itaat etme-ye çağırıyor. Bu dokuz ayet, özellikle özendirme ve sakındırma içeriklidir. Bu ayetler, Müslümanları iyilik yapmaya koşmaya, bu yolda birbirleri ile yarışmaya teşvik ediyor. Söz konusu iyilik, bollukta ve darlıkta Allah yolunda infak etmek, öfkeyi yenmek ve insanların kusurlarını bağışlamaktır. Toplumda iyilik severliği ve hayır işleri yaygınlaştırmak, eziyetlere ve kötülüklere katlanmak, kötülüğe kötülükle karşılık vermemek gibi erdemler, söz konusu iyilikleri bir araya getirir. Toplumu koruyan, onun iskeletini güçlendirerek ayakta durmasını sağlayan yegane yol budur.

Faizden uzak durmak, bu infakın ve iyilikseverliğin gerekli şartı olduğu için, söze bu konu ile girildi. Faizden kaçınmak iyilikseverliğe ve infaka doğru atılmış ilk adım gibidir. Daha önce Bakara Suresinde geçen infak ve faiz ayetlerinde vurguladığımız gibi infak, bütün yolları ile toplum yapısının dayanağını oluşturan temel taşların en önemlisidir. İnfak insan toplumuna birlik ruhu üfler. Bu sayede toplumun dağınık güçleri arasında birlik meydana gelir. Böylece toplumsal hayatta mutluluğa erişilir. Yine infak sayesinde toplum kendine yönelen her yok edici ve sıkıntı verici afeti bertaraf edecek gücü kazanır. Faiz, infakın bu özelliğinin en büyük karşıtı, en amansız düşmanıdır.

Yüce Allah, bu ayetlerde müminleri işte buna teşvik ediyor. Arkasından, onları günah engelleri yüzünden Rableri ile ilişkilerini kesmemeye teşvik ediyor. Eğer Allah'ın hoşuna gitmeyecek işler yaparlarsa, ikinci ve üçüncü kez tövbe ederek, kötülüklerden vazgeçerek kusurlarını telâfi etmelerini, bundan bıkmamalarını ve usanmamalarını öneriyor. Müminler bu iki çağrıya uyarlarsa, mutlu bir hayatın yolunda ilerlemeleri gerçekleşir. Böylece ne saparlar, ne yerlerinde sayarak helâk olurlar.

Gördüğün gibi bu açıklama, davranışlarında kusurlar görülen bir insanı kemale erdirmenin, erdemlerle donanmış nefislere sızabilecek rezillikleri tedavi etmenin en iyi yoludur. Erdemlerle donanmış nefislere sızabilen bu rezillikler, yozlaşmaya ve gerilmeye yol açtığı gibi mahvolmaya, yok olmaya da yol açar.

KUR'AN'IN EĞİTİM METODU VE İLİM İLE AMELİN AYRILMAZLIĞI

Kur'an'da somutlaşan ilâhî eğitim metodunun özelliği işte budur. Kur'an, yirmi üç yıllık iniş süresi boyunca öğretmeyi amaçladığı ilkeler bütünü için öncelikli maddeler belirler. Bu öncelikli maddelerin bir bölümü uygulanınca, bu pratik uygulamayı müminlerin eğitiminde ikinci bir madde olarak alıp sunar. Uygulamanın aksaklıklarını düzeltip geride kalan doğru yapılmış bölümle birleştirir, bozukluğu kınayıp iyi ve sağlıklı uygulamayı över ve bu iyi uygulamanın sahibine teşekkür eder. Çünkü yüce Allah'ın kitabı bir ilim ve amel (uygulama) kitabıdır. O ne bir teori ve faraziye kitabı ve ne bir körü körüne taklit kitabıdır.

Onun eğitim metodu şuna benzer: Bir öğretmen düşünün; en kısa biçimde ve en az sözlerle bilimsel ilkeleri öğrencilerine sunarak, onları uygulamalarını ister. Sonra öğrencilerin bu uygulamalarını tekrar ele alarak, onların doğru ve yanlış taraflarını son noktasına kadar tahlil eder. Öğüt ve uyarı üslûbu ile eksiklikleri ve aksaklıkları açıklar. Doğru ve sağlıklı uygulamaları överek, vaat ve teşekküre bağlar. Sonra da aynı uygulamayı tekrarlamalarını ister. Öğrenciler, alanlarında yeterlilik kazanıncaya ve çalışmalarında ilerleme kaydedinceye kadar bu metodu tekrarlar.

Bu anlattığımız metot, dikkatli inceleyicilerin ilk bakışta farkına varabilecekleri Kur'an gerçeklerinden biridir. Bir bakıyorsun yüce Allah, ilk önce cihada ilişkin genel ilkeleri, örneğin Bakara Suresinin "Savaşmak size farz kılındı" diye başlayan 216. ayetini indirerek müminlere orada cihadı emrediyor. Arkasından ikinci adım olarak Bedir Savaşını ele alıyor ve orada açıkladıklarını müminlere emrediyor. Sonra Uhud Savaşını, arkasından da başka savaşlar, ele alıyor ve böyle gidiyor. Bir bakıyorsun yüce Allah, geçmişteki peygamberlerin ve ümmetlerin yaşadıkları olayları anlatıyor; bu olaylardaki yanlışlıkları düzelttikten ve doğru davranışın ne olması gerektiğini vurguladıktan sonra onu yeni nesillere bir ibret örneği ve pratik uygulama ilkesi olarak sunuyor ve bu eğitim böyle böyle devam ediyor. Gerek yukarıdaki ayetler arasındaki "O hâlde yeryüzünü gezin de Allah'ın ayetlerini yalan sayanların akıbetini görün." diye buyuran 137. ayet ve gerekse bu surenin "Nice peygamberler vardır ki..." diye başlayan 146. ayeti söylediklerimizin örnekleridir.

*    *    *

"Ey müminler! Faizi kat kat arttırılmış olarak yemeyin..." (130, 131 ve 132. ayetler) "Yemek" fiilinin kullanılıp da "almak" eyleminin kastedilmesinin sebebini daha önce açıkladık. "Kat kat arttırılmış olarak" deyimi faizin baskın niteliğine işaret ediyor. Çünkü faiz doğal olarak sürekli katlanır ve başkalarının malını eritip faize verilen ana mala katmak suretiyle faiz konusu mal kat kat artar.

"Kâfirler için hazırlanmış olan cehennem ateşinden sakının." Bu ayet, faiz yiyenlerin kâfir olduklarına işaret ediyor. Nitekim Bakara Suresinin faizle ilgili ayetlerinde bu gerçeğe parmak basılmıştı. O ayetlerin birinde "Allah, inkârcı ve günahkâr kimseleri sevmez." (Bakara, 276) buyurulmuştur.

"Rabbinizin mağfiretine ve genişliği gökler ile yeryüzü arası kadar olan cennete koşun." Ayetin orijinalinde geçen "sariû" kelimesinin kökü olan "musaraa" kelimesi, hız oranını artırmak anlamına gelir. Bu davranış iyiliklerde övülen, kötülüklerde kınanan bir eylemdir.

Kur'an'da mağfiret ile cennet çoğunlukla bir arada anılır. Bunun tek sebebi şudur: Çünkü cennet temizlik yurdu olduğu için, günah ve suç pislikleri oraya girmez; bu pislikleri üzerinde taşıyanlar da mağfiret sayesinde arınmadıkça oraya giremezler.

Bu ayette yer alan mağfiret ve cennet, arkadan gelen iki ayetteki iki şeye karşılıktır. Mağfiret, "onlar, çirkin bir iş (zina) yaptıklarında..." ifadesine karşılık olurken cennet de, "Onlar, bollukta da, darlıkta da (Allah için) mal harcarlar..." ifadesinin karşılığı olmaktadır.

"Genişliği gökler ile yeryüzü arası kadar olan cennet" ifadesine gelince, burada "'arz=en" genişlik anlamındadır ve bu yaygın bir kullanımdır. Bu ifade, cennetin genişliğinin son sınırına ulaştığını veya insan hayalinin çerçevesini aştığını belirten bir kinayedir. Bu ifadenin başka bir anlamı daha vardır ki, ona az sonra ayetleri hadislerin ışığında incelerken değineceğiz.

"Orası (günahlardan) sakınanlar için hazırlanmıştır." Bu ifade, daha sonraki ayetlerde yer alan takva sahiplerinin niteliklerini saymaya yönelik bir hazırlık, bir giriş adımı gibidir. Çünkü maksat, müminlerin bu noktadaki, yani bu ayetlerin indiği sıradaki durumları ile ilişkili olan nitelikleri açıklamaktır. Bilindiği gibi bu ayetler, Uhud Savaşından sonra inmiştir ve o sırada onlar zaaf, gevşeklik ve itaatsizlik gibi davranışlarda bulunmuşlardı. Fakat onlar, gelecekte Uhud benzeri başka savaşlarla, benzer olaylarla karşı karşıya kalmaya adaydılar ve bu yüzden birliğe, görüş ortaklığına, uyuşmaya ihtiyaçları vardı.

"Onlar, bollukta da, darlıkta da (Allah için) mal harcarlar..." Ayette geçen "serra" ve "darra" kelimeleri, insanı sevindiren ve üzen durumlar veya kolaylık ve zorluk anlamlarına gelir. "Kazimîn" kelimesinin kökü olan "kezm" kelimesi ise aslında, dolan kırbanın başını bağlamak anlamına gelirken daha sonra istiare yolu ile hüzün ve öfke dolu insanın durumunu ifade etmek için kullanılmıştır. "Gayz (öf-ke)" hoşlanmadığı çok şeyi gören insan tabiatının kabarıp taşması demektir. Bunun tersine "gazab" kelimesi, intikam alma ve cezalandırma iradesi anlamına gelir. Bu yüzden "Allah gazap etti" denir; ama "Allah gayza geldi, öfkelendi" denmez.

"Allah, iyi işler yapanları sever." ifadesi, Allah'ın zikrettiği niteliklerin onları tanımladığına işarettir. Bu ifade, iyi işler yapanları, insanlar açısından, onlara iyilik etmekle tanımlıyor. Ama Allah açısından onları şu ayet tanımlıyor: "(Bu kitap) İyi işler yapanlara bir müjdedir. "Rabbimiz Allah'tır." deyip, sonra (bu sözde) sebat gösterenler için hiçbir korku yoktur ve onlar hiç üzülmeyeceklerdir." (Ahkaf, 12-13) Aslında bu ayetlerde zikredilen "iyi işler" "Onlar, bollukta da, darlıkta da (Allah için) mal harcarlar" ifadesinde geçen iyi işlerin aslı ve kökü niteliğindedir. Çünkü infak ve benzeri iyilikler Allah rızası için olmadıkları takdirde, Allah katında hiçbir değer taşımazlar. Nitekim daha önce incelediğimiz "Onların bu dünya hayatındaki harcamaları... kavurucu soğukluktaki bir rüzgâra benzer..." (Âl-i İmrân, 117) ayeti ile bu konudaki diğer ayetler bu gerçeği vurgulamaktadırlar.

Yüce Allah'ın şu sözü bu söylediklerimizin delilidir: "Uğrumuzda cihad edenleri kesinlikle bize ulaştıran yollara iletiriz. Hiç şüphesiz Allah, iyi işler yapanlarla beraberdir." (Ankebut, 69) Buradaki cihad, gayret etmek, güç harcamak demektir. Bu da, ancak nefsin arzularına, insan tabiatının gereklerine karşı koymakla olur. Bu ise, ancak insanların gönlünde bazı ilkelere yönelik imanın varlığı hâlinde olur. Bu ilkeler gereğince davranılması ve bu yolda sebat edilmesi lâzımdır. Bu sebatın gösterilebilmesi için insan tabiatının hoşlandığı, insan nefsinin arzu ettiği şeylere karşı direnmek şarttır. Bu direnişin söz ve inanç plânındaki gereği, o insanların "Rabbimiz Allah'tır." demeleri ve bu istikametten şaşmamalarıdır. Bu direnişin amel ve uygulama plânındaki gereği de, birbirleri ile ve diğer insanlarla iyi geçinerek ve infak ederek bu sözü uygulamada ayakta tutmaktır. Bu anlattıklarımızdan çıkan sonuç şudur: İyilik, Allah'a imanda sebat açısından amelleri iyi şekilde yapmaktır.

"Yine onlar, çirkin bir iş (zina) yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde... " (135 ve 136. ayetler) Ayette geçen "fahişe" kelimesi, kötü ve çirkin eylemler demektir. Yaygın olarak zina anlamında kullanılır. Dolayısıyla "zulüm"den maksat, karşılıklılık karinesi ile, diğer büyük günahlar ile küçük günahlardır. Eğer "fahişe" kelimesini büyük günahlar anlamına gelen "iğrenç suçlar" diye yorumlarsak, o zaman "zulüm"den maksat, sadece küçük günahlar olur. "Allah'ı hatırlayarak..." ifadesi gösteriyor ki, af dilemenin dayanağı, Allah'ı hatırlama dürtüsü olmalıdır. Yoksa ağız alışkanlığı gibi yollarla sırf af dileme içerikli sözler söylemek bir işe yaramaz. "Günahları Al-lah'tan başka kim affedebilir ki?" ifadesi, günahkâr insanlara yönelik bir teşvik ve onlardaki Allah'a sığınma içgüdüsünü uyarmayı amaçlayan bir uyarıdır.

"Onlar işledikleri günahlarda, bile bile ısrar etmezler." Af dilemenin bu şarta bağlanmasının sebebi şudur: Çünkü günahlarda ısrar etme tutumu, insan nefsinde öyle bir durumun doğmasına yol açar ki, bu durumda yüce Allah'ı anmanın faydası olmaz. Bu olumsuz durum, Allah'ın emrini hafife almak, O'nun yasaklarını çiğnemeyi umursamamak, O'na karşı büyüklük taslamaktır ki, böyle bir durumun eşliğinde kulluk kalmaz ve yapılacak zikir hiçbir fayda sağlamaz. Bu yüzden de "bile bile" şartına bağlanmıştır. Bu şart, ayetin başındaki "zulüm" kelimesinin küçük günahları da kapsadığını gösteren bir ipucudur. Çünkü günahta ısrar etmek, Allah'ın emrini hafife almayı ve O'nun makamını küçümsemeyi gerektirir. Söz konusu günah, ister küçük, ister büyük olsun, fark etmez. Buna göre "işledikleri günahlar" ifadesi, büyük günahlardan daha fazlasını kapsamına alır. Dolayısıyla "işledikleri günahlar" ifadesinden maksat, bu ayetin başında zikredilen çirkin iş ve nefse zulmetmektir. Küçük günahlar da, çirkin iş kapsamına giremeyeceğine göre, ister istemez nefse zulmetmek kapsamında olacaktır.

"İşte onların mükâfatı..." ifadesinde kötü işlerden sakınanlara verilecek bol mükâfat açıklanıyor. Yüce Allah, "Rabbinizin mağfiretine ve... cennete koşun." ayetinde emir biçiminde buyurduğu şeylerin aynısını bu ayette anılan nitelikteki inananlara vaat ediyor. Bundan anlaşılıyor ki, ayetteki "koşun" emri infaka, kini yenmeye, insanların kusurlarını bağışlamaya ve istiğfar etmeye yöneliktir.

"Sizden önce ilâhî yasaların değişmezliğini kanıtlayan birçok olaylar geldi geçti. O hâlde yeryüzünü gezin de Allah'ın ayetlerini yalan sayanların akıbetini görün." Ayette geçen "sünen" kelimesi, toplumda izlenen yol anlamına gelen "sünnet"in çoğuludur. Yeryüzünü gezme emrinin gerekçesi, eski milletlerin, zorba kralların ve firavunların tarihî kalıntılarına bakıp onların yüksek sarayları, zengin hazineleri, tahtları ve ordularının kendilerine fayda sağlamadığını görerek ibret almaktır. Yüce Allah, onları ibret al-maya niyetli olanların ders alacakları ve gafillerin uyanmasını sağlayacak tarihî serüvenlere dönüştürmüştür.

Söz konusu kralların ve firavunların kalıntılarını ve anıtlarını korumaya, yaşadıkları günlerdeki dünyevî ve zahirî şaşaalarını, debdebelerini ortaya çıkarmak için çaba harcamaya gelince; Kur'an'ın önem vermediği, ilgi göstermediği bir husustur. Bu çaba, her dönemde başka bir kılıkta ortaya çıkan putperestlikten başka bir şey değildir. Putperestliğin ne olduğunu ele alacağımız ayrı bir incelemede, inşallah bu konuyu tahlil edeceğiz.

"Bu (Kur'an) insanlara yönelik bir açıklama..." Burada etki bakımından bir ayırım, bir sınıflandırma söz konusudur. Yani Kur'an, bazıları için bir duyurma ve açıklama, diğer bazıları için ise bir yol gösterici ve öğüttür.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

Mecma-ul Beyan tefsirinde "genişliği gökler ile yeryüzü arası kadar olan cennet" ayeti ile ilgili olarak şöyle deniyor: Peygamberimize şu soru soruldu: "Cennetin genişliği göklerle yeryüzü arası kadar olduğuna göre cehennem nerede yer alacak?" Peygamberimiz bu soruya; "Subhanallah! Gündüz geldiğinde gece nereye gidiyor?" diye cevap verdi." (c.2, s.504)

Ben derim ki: Suyuti, ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde bu rivayeti Tenuhi'ye dayanarak naklediyor. Tenuhi bu rivayette, Roma kralı Herakliyus'dan Peygamberimize getirdiği bir mektupta bu sorunun sorulduğunu ve Peygamberimizin bu soruya bu cevabı verdiğini bildiriyor. Yine Suyuti'nin başka bir kanaldan Ebu Hureyre'den naklettiği bir rivayete göre, adamın biri Peygamberimize bu soruyu sordu, o da yukarıdaki cevabı verdi. (c.2, s.504)

Peygamberimizin bu cevabıyla ilgili olarak yapılan "Peygamberimiz, cehennemin yüce Allah'ın bilgisi dahilinde olduğunu kastetmiştir. Tıpkı gündüz geldiğinde gecenin Allah'ın bilgisi dahilinde olması gibi." şeklindeki yoruma gelince; eğer bu yorumla, cehennemin yüce Al-lah'ın bilgisi dışında olmadığı kastedilmişse, açıktır ki bu, sorulan soruya cevap olamaz. Çünkü soru, yüce Allah'ın cehennem hakkındaki bilgisi ile değil, cehennemin yeri ile ilgilidir. Yok, eğer bu yorumla gökler ile yer dışında başka bir yerin olabileceği ve cehennemin orada yer alabileceği kastedilmişse, o zaman da, böyle bir varsayımın kendi özünde imkânsız olmamasıyla birlikte, cennet ve cehennemin gündüz ve gece ile karşılaştırılması yerinde olmaz. Çünkü gece geldiğinde gündüz gökler ile yerin sınırları dışına çıkmıyor. Dolayısıyla bu yorum tatmin edici değildir.

Öyle sanıyorum ki, bu rivayet başka bir anlam taşıyor. Şöyle ki: Gerçi Kur'an ve sünnetten anlaşıldığı kadarıyla ahiret, cenneti ve cehennemi ile dünyayı, dünyanın hazlarını ve acılarını andırır; ahirete varan insan da dünyadaki insanın aynısıdır; fakat ahirete egemen olan düzen dünyaya egemen olan düzenden başkadır. Ahiret, ebedilik ve sonsuzluk yurdu, dünya ise geçicilik ve fânilik yurdudur. Bundan dolayı, insan cennette yer, içer, çiftleşir, çeşitli nimetlerden yararlanır; fakat bu eylemlerin dünyadaki sonuçlarına maruz kalmaz. Aynı şekilde insan cehennem ateşinde yanar; cehennemdeki yemesinden, içmesinden, barınmasından ve arkadaşından dolayı çeşitli acılar ve musibetler çeker; fakat bu acıların ve musibetlerin dünyadaki sonuçları ile karşılaşmaz. Ahirette ebedi bir ömür yaşar; fakat bu ebedi ömür, yaşlanma, ihtiyarlama, kocama gibi belirtileri göstermez. Her şeyde durum böyle olur. Bunun tek sebebi şudur: Bu gelişmeler ve değişmeler dünya düzeninin gereklerindendir. Bunlar dünya düzeni ile ahiret düzenini kapsayan ortak bir düzenin gerekleri değildir. Çünkü dünya, sıkışıklık ve engelleme yurdudur. Ahiret ise değildir.

Bunun bir örneği şudur: Olup biten olaylara ilişkin gözlemlerimizden edindiğimiz izlenimler, ikinci kez başka bir olayı gözlemlediğimizde kayboluyor. Bu günün ve dünün olayları gibi. Gece ile gündüz ve başka gelişmeler gibi. Fakat yüce Allah'a gelince, bizim ilk kez gözlemleyip de ikinci seferde kaybettiğimiz izlenim ile daha sonra aldığımız izlenim O'nda kaybolmuyor. Yüce Allah açısından bu ikisi arasında sıkışıklık ve engelleme söz konusu değildir. Örneğin; gece ile gündüz ve bunlara eşlik eden olaylar, madde ve hareket düzeni içinde sıkışıklık doğuran ve birbirini engelleyen şeylerdir. Fakat bu olayların aynısı, başka bir düzen içinde sıkışıklık ve engelleme meydana getirmeyebilir. Yüce Allah'ın şu ayetinden bu sonuç çıkarılabilir: "Görmedin mi Rabbin nasıl gölgeyi uzattı? Eğer dileseydi, onu durgun kılardı. Sonra biz güneşi, ona delil kıldık. Sonra onu (uzayan gölgeyi) kendimize doğru yavaş yavaş çektik (kısalttık)." (Furkan, 45-46)

Bu durum, birbirini engelleyen gece ile gündüz gibi olaylarda mümkün olunca, gökler ile yeryüzü için de geçerli olabilir. Yani gökler ile yeryüzü genişliği kadar bir şeyi içine aldıktan sonra onun kadar genişlikte olan bir başka şeyi de içine alabilir. Örneğin, cennetle cehennem gibi. Hadislerde bunun benzerlerine rastlamak mümkündür. Meselâ hadislerde mezarın ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur olduğu[1] veya müminin mezarının, gözünün görebileceği kadar genişleyeceği[2] zikredilmiştir.

Peygamberimizin "Subhanallah! Gündüz geldiğinde gece nereye gidiyor?" şeklindeki cevabı bu esasın ışığında yorumlanmalıdır. Çünkü gayet açıktır ki, eğer bu cevapla, "Yüce Allah gündüzü bilince gece bilgisinden saklı kalmaz" gibi bir anlam kastedilmiş olsa, bunun soru ile bağlantısı olmaz. Yine eğer bu cevabın maksadı, "Gündüzün gelmesi hâlinde yine gece ortada kalır" şeklinde anlaşılacak olursa, soruyu soran kişi ona şöyle itiraz eder: "Eğer gece ile gündüz yeryüzünün belirli bir yerinde ele alınırsa, orada gündüz olunca gece yok olur, gece olunca da gündüz yok olur. Eğer gece ile gündüz kendi özleri açısından göz önüne alınırlarsa, gece aslında güneşin dünyayı aydınlatmasından doğan bölgesel bir gölgedir. Güneş ışığı gündelik hareket sonucunda yerkürenin etrafında döner. Gece ile gündüz birbirini yok etmeksizin yer etrafında sürekli hareket ederler."

Bu rivayetin, rivayetler arasında benzerleri vardır. Nitekim "Allah pisleri temizlerden ayırsın..." (Enfâl, 37) ayetinin açıklaması ile ilgili olarak Peygamberimiz; "Güneş battığı zaman yeryüzüne yayılan bu ışınlar nereye gidiyor?..." demiştir. İleride bunu inceleyeceğiz.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, "öfkelerini yenerler ve insanların kusurlarını bağışlarlar..." ayetinin tefsiri hakkında Beyhaki'nin şu rivayeti naklettiği kaydediliyor: "Hüseyin oğlu Ali'nin (İmam Zeynül-âbidin) bir cariyesi namaza hazırlanması için Hazretin eline su döküyordu. Bu sırada testi cariyenin elinden düşerek Hazretin yüzünü yaraladı. Hazret başını kaldırıp cariyeye bakınca, kadın; 'Allah 'öfkelerini yenerler' diyor.' dedi. Hz. Zeynülâbidin; 'Öfkemi yendim.' karşılığını verdi. Cariye; 'Allah 'insanların kusurlarını bağışlarlar' diyor.' dedi. Hazret; 'Allah seni affetsin.' cevabını verdi. Cariye; 'Allah 'Allah iyi işler yapanları sever.' diyor.' dedi. Bunun üzerine Hz. Zeynülâbidin; 'Seni azat ettim; artık sen özgürsün.' dedi." (c.2, s.73)

Ben derim ki: Bu rivayet Şia kanallarından da nakledilmiştir.[3] Açıkça anlaşılacağı üzere bu rivayette, ayette geçen "iyi işler", ayette sayılan niteliklerden fazlasını içerecek şekilde tefsir ediliyor. Kelimenin mutlak oluşu açısından bu böyle olmakla birlikte, ayette sayılan nitelikler, iyi işler yapmanın gereklerinden olduğuna göre, iyi işlerin bu niteliklerle tanımlanması mümkündür.

Bil ki, Peygamberimizden ve Ehl-i Beyt İmamlarından infak, öfkeyi yenmek, insanların kusurlarını bağışlamak gibi iyi ahlâk ve ahlâkî erdemler konusunda pek çok rivayet nakledilmiştir. Bunlara değinmeyi ilerideki daha uygun bir yere erteliyoruz.

el-Mecalis adlı eserde Abdurrahman b. Ganem ed-Devsî'ye dayanarak verilen bilgiye göre, "Onlar, çirkin bir iş (zina) yaptıklarında..." ayeti mezar deşen Behlül hakkında inmiştir. Bu adam mezarları deşerdi. Bir keresinde Ensardan bir kızın mezarını deşerek kızın cesedini çıkardı ve kefenini soydu. Kız beyaz tenli güzel bir kızdı. Adam şeytanın vesvesesine uyarak ölü kızın ırzına geçti. Sonra pişman oldu. Peygamberimize gitti, fakat Resulullah kendisini reddetti. Bunun üzerine insanlardan ayrılarak Medine'nin dağlarından birine çekildi. Orada kendini ibadete ve duaya verdi. Sonunda Allah tövbesini kabul etti ve hakkında bu ayet indi.

Ben derim ki: Bu rivayet ayrıntılı ve uzundur. Biz onu özetleyerek naklettik. Bu rivayet eğer doğru ise, bu ayetin inişinin, Uhud Savaşına ilişkin ayetler kümesinin ortak iniş sebebi dışındaki bir başka sebebi olur.

Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre İmam Bâkır (a.s), "Onlar, işledikleri günahlarda, bile bile ısrar etmezler." ayeti hakkında şöyle buyurdu: "Israr etmek, günahkârın günah işledikten sonra Allah'tan af dilememesi ve içinde tövbe etme arzusunun uyanmaması demektir. Israrın anlamı budur." (c.1, s.45, h:3)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde yer aldığına göre Ahmed b. Hanbel, Ebu Said-i Hudri'ye dayandırarak Peygamberimizin (s.a.a) şöyle dediğini naklediyor: "İblis dedi ki: Ya Rabbi, izzetin hakkı için ruhları vücutlarında olduğu sürece Âdem oğullarını sürekli azdıracağım. Yüce Allah buyurdu ki: İzzetim hakkı için, onlar benden af diledikçe ben de onları sürekli affedeceğim." (c.2, s.77)

el-Kâfi'de yer aldığına göre İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: "Israrla birlikte küçük günah ve istiğfarla birlikte büyük günah yoktur." (Usûl-u Kâfi, c.2, s.288, h:1)

Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre İmam Sadık (a.s) bir hadiste şöyle diyor: "Yüce Allah'ın kitabında her türlü pespayelikten kurtuluş, körlükten basirete kavuşma ve kalplerdeki hastalıklardan şifa bulma vardır. Bunları yüce Allah'ın size emrettiği istiğfarda ve tövbede aramalısınız. Yüce Allah şöyle buyuruyor: 'Yine onlar, çirkin bir iş (zina) yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde, Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının affedilmesini dilerler. Günahları Allah'tan başka kim affedebilir ki? Onlar işledikleri günahlarda, bile bile ısrar etmezler.' Başka bir ayette de şöyle buyuruyor: 'Kim bir kötülük işler veya kendine zulmeder de arkasından Allah'tan af dilerse, Allah'ı af-fedici ve esirgeyici olarak bulur.' (Nisâ, 110) Yüce Allah'ın emrettiği istiğfar budur işte. Yüce Allah istiğfarın yanı sıra tövbeyi ve haramlardan sakınmayı da şart koşuyor. Çünkü şöyle buyuruyor: 'Güzel söz O'na yükselir; iyi amel de onu yükseltir...' (Fâtır, 10) Bu ayet, istiğfarı Allah'a ancak iyi amellerin ve tövbenin yükselteceğine delildir." (c.1, s.198, h:143)

Ben derim ki: İmam Sadık (a.s), günahtan sıyrılma ve tövbeden sonra ona bir daha dönmeme gereğini, ayetteki ısrar yasağından çıkarmıştır. Tövbe ve istiğfarın da, arkadan gelecek iyi amellere muhtaç olduğu sonucuna, "Güzel söz O'na yükselir." ayetindeki "güzel söz" deyiminin genelliğinden varmıştır.

el-Mecalis adlı eserde yer aldığına göre İmam Sadık (a.s) şöyle diyor: "Onlar, çirkin bir iş (zina) yaptıklarında..." ayeti indiğinde İblis, Mekke'deki Sevr dağına çıkarak en yüksek sesi ile ifritlerini (yardakçılarını) çağırdı. Yanına geldiklerinde ona; 'Efendimiz, bizi niye çağırdınız?' dediler. Şeytan; 'Bu ayet indi. Ona kim karşı koyacak?' dedi. İfritlerden biri ayağa kalkarak; 'Ben ona şöyle şöyle karşı koyarım.' dedi. Şeytan; 'Sen ona karşı koyamazsın.' dedi. Arkasından başka bir ifrit ayağa kalkarak aynı iddiayı ileri sürdü. Şeytan ona da; 'Sen ona karşı koyamazsın.' dedi. Arkasından Vesvas-ul Hannas adlı ifrit ayağa kalkarak; 'Ben o ayete karşı koyarım.' dedi. Şeytan; 'Hangi yöntemle ona karşı koyacaksın?' deyince, o şöyle dedi: 'Ben insanları vaatlerle kandırıp, hayallerle ayartarak sonunda günaha sokarım. Günaha girdiklerinde de onlara tövbe etmeyi unuttururum.' Şeytan ona; 'Sen bu ayete karşı koyup onu etkisiz hâle getirebilirsin.' diyerek kendisini kıyamet gününe kadar bu işle görevlendirdi."

Bu rivayet Ehl-i Sünnet kanallarından da nakledilmiştir.

 


 


 

139- Sakın gevşemeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer mümin iseniz, üstün olan sizsiniz.

 

140- Eğer siz (Uhud'da) yara aldınızsa, onlar da benzeri bir yara almışlardır. Biz bu günleri insanlar arasında dolaştırırız. Bu, Allah'ın kimlerin mümin olduğunu belirlemesi ve aranızdan bazı şahitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez.

 

141- Bir de (böylece) Allah, müminleri arındırmak ve kâfirleri yok etmek ister.

 

142- Yoksa siz, Allah içinizdeki cihad edenleri ayrıt etmeden ve sabırlıları belirlemeden cennete girebileceğinizi mi sandınız?

 

143- Sizler ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz.

 

144- Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce daha nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi eğer o ölür ya da öldürülürse, topuklarınız üzerinde geri mi döneceksiniz? Kim iki topuğu üzerinde geri dönerse, Allah'a hiçbir zarar vermeyecektir. Şükredenleri ise Allah ödüllendirecektir.

 

145- Allah'ın izni olmaksızın hiçbir kimse ölmez. (Ölüm) Belli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya kazancını isterse, ona ondan veririz. Kim ahiret sevabını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri ödüllendireceğiz.

 

146- Nice peygamberler var ki, çok sayıda kendilerini Rab-lerine adamış kişiler onlarla birlikte savaştılar da Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, yılmadılar ve boyun eğmediler. Allah sabırlıları sever.

 

147- Onların sözleri sadece şöyle demek oldu: "Rabbimiz, günahlarımızı ve davranışlarımızdaki aşırılıklarımızı affeyle, ayaklarımızı kaydırma ve kâfirler karşısında bize yardım et."

 

148- Allah da onlara hem dünya kazancını ve hem de ahiret mükâfatının en güzelini verdi. Allah iyi işler yapanları sever.

AYETLERİN AÇIKLAMASI

Gördüğünüz gibi bu ayetler, "Ey müminler..." ifadesi ile başlayan bir önceki ayetlerin tamamlayıcısı niteliğindedir. Nitekim bir önceki ayetler grubu, emirleri ve yasakları ile bu ayetlere geçiş ve hazırlık özelliği taşıyor. Bu ayetler ise emirleri, yasakları, övgüleri ve yergileri ile maksadın özünü kapsıyor.

"Sakın gevşemeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer mümin iseniz, üstün olan sizsiniz." Ayette geçen "vehn" kelimesi, Ragıp el-İsfahanî'nin açıklamasına göre, yaratılışça veya ahlâkça zayıflık de-mektir. Burada bu kelimden kastedilen anlam, Müslümanların dinlerinin gereklerini yerine getirmek ve bu dinin düşmanları ile savaşmak konusunda girişim ve ihtimam bakımından zaaf göstermeleridir. Yine ayette geçen "hüzün" kelimesi, sevincin tersi bir anlam taşır. İnsan sahip olduğu veya sahip olduğunu sandığı ve sevdiği bir şeyi kaybetmekle bu duyguya, yani hüzne kapılır.

"Eğer mümin iseniz, üstün olan sizsiniz. Eğer siz (Uhud'da) yara aldınızsa, onlar da benzeri bir yara almışlardır." Bu ifadeler şunu kanıtlıyor: Müminlerin gevşemelerinin ve üzüntüye kapılmalarının sebebi, yara almaları ve müşriklerin kendilerine karşı üstün gelmelerini görmeleridir. Gerçi müşrikler müminleri tam anlamı ile yenemediler, onlara karşı kesin bir zafer kazanmadılar ve savaş müminlerin tam bir hezimeti ile sonuçlanmadı. Fakat müminler son derece ağır ve acı bir yara aldılar. Bu ağır yara, ileri gelenlerinden ve yiğit askerlerinden yet-miş kişinin şehit olması ve bu başarısızlığa kendi bölgelerinde uğramaları idi. İşte gevşemelerinin ve hayal kırıklığına uğramalarının sebebi buydu. "Üstün olan sizsiniz" ifadesinin sebep olarak zikredilmesi şunu gösteriyor ki, burada gevşeme ve üzüntüye kapılmaya yönelik yasaklama, farazî veya beklenen bir gevşeme ve üzüntüye değil, fiilen gerçekleşmiş olan bir gevşeme ve hüzne yöneliktir.

Ayetteki "üstün olan sizsiniz" ifadesi, hiçbir kayıtla sınırlanmamakla birlikte mümin olma şartına bağlanmıştır. Buna göre ayetten elde edilen anlam şudur: Eğer sizde iman varsa azminizde gevşemeniz, düşmanınıza karşı zaferi kaçırmanıza, onları yenememiş olmanıza üzülmeniz size yakışmaz. Çünkü iman, fethin ve zaferin dayanağı olan takva ve sabırdan asla ayrılmadığı için, kesinlikle üstünlüğü beraberinde getirir. Aldığınız yaraya gelince, bu olay sadece sizin başınıza gelmiş değildir. Tersine, müşriklerin başına da benzeri gelmiştir. Buna göre onlar hiçbir konuda sizi geride bırakmış değiller ki, bu durum gevşemenize ve üzülmenize yol açmış olsun.

Ayetteki hitap müminlere yönelik olduğu hâlde onların üstün gelmelerinin mümin olma şartına bağlanmasının sebebine gelince, Müslüman cemaat her ne kadar imandan yoksun değildiyse de, bu imanın gerektirdiği takva ve sabır gibi sıfatlara uygun davranmamışlardı. Aksi takdirde iman etkisini gösterirdi.

Bu durum, aralarında hem gerçek müminlerin, hem zayıf imanlıların ve hem de hasta kalplilerin bulunduğu, iman bakımından birbirinden farklı düzeyde fertlerden oluşmuş her toplum için söz konusudur. Bu durumda bu tür sözler, o toplumun gerçek müminleri için teşvik, zayıf imanlıları için öğüt, hasta kalplileri için azarlama ve paylama olur.

"Eğer siz (Uhud'da) yara aldınızsa, onlar da benzeri bir yara almışlardır..." Ayette geçen "karh" kelimesi, Ragıp el-İsfaha-nî'nin açıklamasına göre, vücut dışından isabet eden bir şeyin yol açtığı yara izi anlamına gelir. "Kurh" ise sivilce, çıban gibi vücut içinden kaynaklanan bir yara izi demektir. Bu kelime, Müslüman cemaatin U-hud Savaşında aldığı darbeyi kinaye yolu ile ifade ediyor. İfade, Müslüman cemaati düşmanından yara alan bir tek fert gibi farz ediyor. Söz konusu yara, onların öldürülenlerinin öldürülmeleri, yaralılarının yaralanmaları ve eşiğine geldikleri zaferin ve galibiyetin ellerinden kaçmasıdır.

"Eğer siz (Uhud'da) yara aldınızsa..." cümlesi ile arkasından gelen; "Bir de (böylece)... kâfirleri yok etmek ister." ifadesine kadar devam eden aynı üslûplu cümleler, daha önce belirttiğimiz gibi, "Sakın gevşemeyin, üzüntüye kapılmayın." ifadesinin sebebi niteliğindedir. Nitekim "üstün olan sizsiniz." ifadesi de başka bir sebeptir.

Bu iki tür sebep arasındaki fark şudur: İlk sebep, yani "üstün olan sizsiniz" ifadesi, Müslümanların düşünce yanlışına düştüklerini vurgulama yolu ile gösterilen bir sebeptir. Çünkü Müslümanlar müşriklerin kendilerinden üstün olduklarını sandıkları için gevşediler ve üzün-tüye kapıldılar. Allah da, "Eğer mümin iseniz üstünlük gerekçesi müşriklerin değil, sizinle beraberdir." diyerek müminlerin yanlış düşündüklerini vurgulamıştır. Nitekim yüce Allah başka bir ayette şöyle buyuruyor: "Müminlere yardım etmek, üzerimize bir borçtur." (Rum, 47)

İkinci sebep ise, iki grubun -müminler ile müşriklerin- durumlarını veya aynı temel ilkeye dayalı hükmü ve genel maslahatları anlatma yolu ile gösterilen sebeptir. Bu temel ilke, günlerin insanlar arasında dolaştırılması yolundaki geçerli ilâhî gelenektir.

"Biz bu günleri insanlar arasında dolaştırırız." Ayette geçen "yevm" kelimesi, olayların meydana gelmesi için gerekli olan, itina edilir miktardaki zaman demektir. Bu miktar olayların değişmesine göre değişir. Bu kelime yaygın olarak Güneş'in doğması ile batması arasında geçen zaman için kullanılır. Yine bu kelime, zarf ile mazruf arasındaki ilişkiye dayanılarak, bazen egemenlik, saltanat ve üstünlük kurma anlamında da kullanılır. Bu anlamda, "falân cemaatin günü, filân oğullarının günü" denir. Böyle demekle onların başkalarından önde olmaları, başkalarına egemen olmaları kastedilir. Aynı kelime, kimi zaman bu tür olayların içinde meydana geldikleri zamanın kendisi için de kullanılır. Ayetteki "günler" ile bu anlam kastediliyor.

Ayetin orijinalinde geçen "nüdavilu" kelimesinin kökü olan "mü-davele" kelimesi, bir şeyin elden ele dolaşması demektir. Buna göre ayetin anlamı şudur: İlâhî gelenek, önemli günlerin insanlar arasında dolaşması ilkesine göre cereyan eder. Bu günler bir toplumun tekeline verilip de başka bir toplum onlardan mahrum bırakılmaz. Bunun sebebi, bu geleneğe bağlı genel maslahatlardır. Sizin zihinleriniz bu menfaatlerin sadece bir kısmını kavrayabilir, hepsini kavrayamaz.

"Bu, Allah'ın kimlerin mümin olduğunu belirlemesi ve aranızdan bazı şahitler edinmesi içindir." Bu cümle hazfedilmiş bir cümleye bağlıdır. O cümle, zihinlerin onu idrak edemeyeceğine, akılların onun ancak bazı yönlerini kavrayabileceğine işaret etmek için hazfedilmiştir. Bize denmek isteniyor ki, bu konuda müminlere yarayacak olan bilgi şudur: "Bu, Allah'ın kimlerin mümin olduğunu belirlemesi ve aranızdan bazı şahitler edinmesi içindir. Bir de (böylece) Allah, müminleri arındırmak ve kâfirleri yok etmek ister."

Şimdi, "Allah'ın, kimlerin mümin olduğunu belirlemesi için..." ifadesine gelelim. Bundan maksat müminlerin gizli, saklı kalmış imanlarının açığa çıkmasıdır. Çünkü yüce Allah'ın olaylara ve eşyaya yönelik bilgisi onların varolmaları ile özdeştir. Yani yüce Allah eşyayı salt varoluşları ile bilir. Yoksa onun bilgisi bizim bilgilerimiz ve algılarımız gibi eşyadan taslak almakla olmaz. Bu nokta açıktır. Bunun gereği, yüce Allah'ın bir şeyi bilmeye yönelik iradesinin, onun gerçekleşmesine, ortaya çıkmasına yönelik iradesi olmasıdır. Yüce Allah bu ayette, "Allah'ın, kimlerin mümin olduğunu belirlemesi için..." buyurarak müminlerin varlığını gerçekleşmiş olarak aldığına göre, onların ortaya çıkarmasına yönelik iradesini ifade ediyor demektir. Bu da sebep-sonuç ilişkisine göre olduğu için müminlerin saklı imanlarının or-taya çıkmasını gerektirecek durumların gerçekleşmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu noktayı iyi anlamak gerekir.

"Ve aranızdan bazı şahitler edinmesi içindir." ifadesine gelince, buradaki "şüheda" kelimesi amellerin şahitleri demektir. Bu kelimenin "savaş alanında öldürülenler" anlamında kullanıldığına Kur'an'da rast-lanmaz. Bu sonradan geliştirilmiş İslâmî terimlerden biridir. Nitekim aşağıdaki ayette bu kelime, vurguladığımız anlamda kullanılmıştır: "Böylece biz sizi orta yolda bir toplum yaptık ki, insanlara şahit olasınız..." (Bakara, 143) Üstelik ayetteki "yettehize=edinmesi" kelimesi, "savaş alanında öldürülenler" anlamına gelen "şüheda" kelimesi ile de pek uyuşmaz. Yani "Allah, İbrahim'i dost edindi. Allah, Musa'yı sözdaş edindi. Allah, Peygamberimizi kıyamet günü ümmeti için tanıklık etmek üzere şahit edindi." dendiği gibi, "Allah, falanca kişiyi kendi yolunda öldürülmüş ve şehit edindi." denmez.

Yüce Allah niçin "ve aranızdan bazı şahitler edinmesi için..." diyerek cümlenin akışını ikinci şahıs zamiri ile değiştir de "ve onları şahitler edinmesi için..." diyerek üçüncü şahıs zamiri kullanmadı? Çünkü her ne kadar "Böylece biz sizi orta yolda bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız..." (Bakara, 143) ayetinde şahitlik ümmetin tümüne isnat edilmiş ise de bu, bir kısmın vasfının tüme isnat edilmesi kabilindendir. Bunu Bakara Suresinde açıklamıştık. Bu açıklamamızı, bu cümlenin arkasından gelen "Allah zalimleri sevmez." cümlesi ile teyit etmek mümkündür.

Şimdi de "Bir de (böylece) Allah, müminleri arındırmak ve kâfirleri yok etmek ister." ayetini ele alalım. Ayette geçen "yumahhısa" fiilinin kökü olan "temhis", bir şeyi yabancı katıklardan arındırıp saflaştırmak demektir. Yine ayette geçen "yemhaka" fiilinin kökü olan "mahk", bir şeyi yavaş yavaş bitirmek, azar azar yok etmek anlamına gelir. Bu arındırma, günlerin insanlar arasında dolaştırılmasının gereği ve faydalarındandır. Bu, yine günlerin insanlar arasında dolaştırılmasının gereği olan iman edenlerin bilinmesi ve ortaya çıkmasından başka bir şeydir. Çünkü müminin mümin olmayandan ayırt edilmesi başka, ayırt edildikten sonra onun imanının küfür, münafıklık ve fasıklık katıklarından arındırılarak saflaştırılması ise başka bir konudur. Bu yüzden kâfirlerin yok edilmesi, müminlerin mümin olmayanlardan ayrıt edilmesinin karşısında zikredilmiştir. Buna göre yüce Allah küfrün ve benzerinin kalıntılarını müminden parça parça giderir, sonunda sadece imanı kalır ve bu iman sırf Allah için olur. Buna karşılık, kâfirdeki küfür, şirk ve hile elementlerini parça parça giderir ve sonunda ortada hiçbir şey kalmaz.

Bunlar, yüce Allah'ın günleri insanlar arasında dolaştırmasının, üstünlüğün belirli bir toplumda devam etmemesinin hikmetinin çeşitli şekilleridir. Yetki, tümü ile Allah'ındır; O, dilediğini yapar. O, şu ayette belirttiği gibi en yararlı olanı, en faydalı olanı yapar: "Allah, hak ile batılı bu örnek aracılığı ile anlatır: Köpük havaya uçup gider, fakat insanlara yararlı olan kısım yerde kalır." (Ra'd, 17) Bu ayetlerin benzerlerine bu surenin daha önceki ayetlerinde karşılaşmıştık. Şöyle ki; "Kâfirlerin bir kısmını kessin veya onları perişan etsin de umutsuz olarak geri dönüp gitsinler diye (Allah Bedir'de sizi zafere ulaştırdı). Bu konuda senin elinde bir şey yok. Ya da onların tövbelerini kabul etsin veya zalimlikleri yüzünden onları azaba çarptırsın diye (Allah Bedir'de sizi zafere ulaştırdı)." (Âl-i İmrân, 127-128) Yüce Allah bu ayette Peygamberinin elinde bir şey olmadığını belirtiyor ve yetkinin kendi tekelinde olduğunu, yaratıklarına dilediği gibi hükmettiğini vurguluyor.

Bu söz, mümini kâfirden ayırmak, müminleri arındırmak ve kâfirleri yok etmek maksadı ve imtihan amacı ile günlerin insanlar arasında bölüştürüldüğünün açıklanması, yukarıda vurgulanan Peygamberimizin elinde bu konuda bir yetki olmadığı gerçeği ile birlikte şu gerçeği açığa vuruyor: Müminlerin çoğu sanıyorlardı ki, hak dine mensup olmaları, nerede savaşırlarsa galip gelmelerinin ve nasıl olurlarsa olsunlar batıla karşı üstün gelmelerinin yeterli sebebidir; iplerin ucu onların elindedir, onu kaçırmaları söz konusu değildir. Onların bu zanna kapılmalarına sebep olan olay, Bedir Savaşında gördükleri gelişmelerdir. O savaşta düşmanlarına karşı şaşırtıcı bir üstünlük sağlamışlar, yardımcı meleklerin inmesine şahit olmuşlardı. Bu kanaat, imtihan ve arındırma düzeninin geçersizliğini gerektiren yanlış bir kanaattir. Bu kanaat; emirden, yasaktan, sevaptan ve cezadan beklenen faydanın da geçersizliğini beraberinde getirir. Bu da dinin esasının yıkılmasına yol açar. Çünkü bu din fıtrat dinidir, geçerli yasaların ve yürürlükteki ilâhî geleneğin çiğnenmesine dayalı değildir. Bu doğal düzene göre galibiyet ve hezimet, normal sebeplerine bağlıdır.

Yüce Allah, imtihan ve deneme maksadı ile günlerin insanlar arasında dolaştırıldığını açıkladıktan sonra, müminleri bu asılsız zanları yüzünden kınamaya ve "Yoksa siz... cennete girebileceğinizi mi sandınız?" diye başlayan ayetle gerçek durumu açıklamaya başlıyor.

"Yoksa siz, Allah içinizdeki cihad edenleri ayrıt etmeden ve sabırlıları belirlemeden cennete girebileceğinizi mi sandınız? Sizler ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyor-dunuz. İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz." Müslümanların imtihan edilmeden cennete girecekleri yolundaki zanları az önce anlatılan zanlarının ayrılmaz bir parçasıdır. O zan şuydu: Onlar hak üzere oldukları için ve hak hiç yenilmeyeceği için zafer ve galibiyet hep onların olacaktı. Onlar hiç yenilmeyecek, hiç bozguna uğramayacaklardı. Bilindiği gibi bu zannın gerekli sonucuna göre, Peygamberimize inanıp müminler topluluğuna katılan herkes galibiyet ve ganimet elde etmek suretiyle dünyasında, af ve cennet elde etmek suretiyle de ahiretinde mutlu olacaktı. Böylece zahirî imanla gerçek iman arasındaki fark ortadan kalkacak, dereceler arasındaki fark silinecekti. Normal mücahidin imanı ile sabırlı mücahidin imanı bir olacaktı. Yine o takdirde bir iyiliği dileyip de zamanı gelince onu yapan kimse, o iyiliği dileyip de karşısına çıktığında yan çizen kimse gibi olacaktı.

Buna göre "Yoksa siz... cennete girebileceğinizi mi sandınız?" ifadesi, sonucu sebep yerine koyma kabilinden bir ifadedir. Yani üstünlüğün size yazılı olduğunu mu sandınız? Buna göre siz imtihan edilmeyeceğinizi, hak edeniniz hak etmeyeninizden ayırt edilmeksizin, aranızdaki yüksek dereceliler öbürlerinden ayırt edilmeksizin cennete gireceğinizi mi sandınız?

"Sizler ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz..." Bu ayette müminlerin bu zannın asılsız olduğunun tespiti vardır. Çünkü onlar savaşa katılmadan önce ölümü temenni ediyorlardı. Fakat sonunda savaşa katılarak ölümü gözleri ile gördüklerinde ileri atılmaktan ve temenni ettikleri şeyi kucaklamaktan kaçındılar. Gevşekliğe kapılarak savaştan yüz çevirdiler. Şimdi sırf bu temenni ile, imtihan edilmeksizin, arınmaksızın cennete girmeleri caiz olur muydu? Denemeden geçirilmeleri gerekli olmuyor mu?

Bu söylediklerimizden, bu sözün söylenmemiş bir bölümünün olduğu ortaya çıkıyor. Buna göre bu ayetin son bölümünün anlamı şöyledir: "İşte ölümü gördünüz; ama bakıp duruyorsunuz, ona doğru adım atmıyorsunuz." Buradaki "bakıp duruyorsunuz" ifadesi, onların hiçbir girişimde bulunmamalarından, ileri doğru hiçbir adım atmamalarından kinaye de olabilir. Yani "Hiçbir girişimde bulunmaksızın, sırf bakmakla yetiniyorsunuz." Her nasıl olursa olsun, ifadede kınama ve azarlama vardır.

İLÂHÎ İMTİHANIN MAHİYETİ

Hiç şüphesiz Kur'an-ı Kerim, hidayeti yüce Allah'a mahsus sayar. Yalnız Kur'an'daki hidayet, ahiret ve dünya mutluluğuna ulaştıran ihtiyarî hidayetten ibaret değildir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Rabbi-miz, her şeye kendi (özel) yaratılışını veren, sonra da onu (o doğrultuda) hidayet eden Allah'tır." (Tâhâ, 50) Görüldüğü gibi yüce Allah hidayete bilinçli, akıllı olan ve olmayan her varlığı kapsayacak biçimde genel bir anlam veriyor. Ayrıca amaç bakımından da hidayeti mutlak sayıyor. O başka bir ayette şöyle buyuruyor: "O, yaratıp düzene koyandır. O, takdir edip hidayet edendir." (A'lâ, 2-3) Bu ayet de daha önceki ayet gibi mutlaktır. Bundan anlaşılıyor ki bu hidayet, dalâlete düşürmenin karşıtı olan özel hidayetten başkadır. Çünkü yüce Allah hidayetin bu türünün bazı kesimler için söz konusu olmadığını, onun yerine dalâletin geçtiğini belirtiyor. Oysa hiçbir varlığı genel anlamlı hidayetin kapsamı dışına çıkarmıyor. Şöyle buyuruyor: "Allah zalim toplumu hidayete erdirmez." (Cum'a, 5) "Allah fasık toplumu hidayete erdirmez." (Saf, 5) Bu anlamda çok sayıda ayet vardır.

Yine ortaya çıkıyor ki söz konusu hidayet, mümin kâfir bütün insanlara yol gösterme anlamına gelen hidayetten de başkadır. Yüce Allah'ın şu ayetlerde buyurduğu gibi: "Gerçekten biz ona yolu gösterdik. Artık ya şükreder veya nankör olur." (İnsan, 3) "Semud oğullarına gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler." (Fussilet, 17) Bu iki ayette ve benzerlerinde söz konusu edilen hidayet sadece bilinç ve akıl sahibi canlıları kapsar. Daha önce söylediklerimizden anlaşılmış olmalıdır ki, "sonra da onu (o doğrultuda) hidayet eden Allah'tır." ve "O, takdir edip hidayet edendir." ifadelerindeki hidayet, hem kapsam, hem de amaç bakımından geneldir. Üstelik bu ayetlerin ikincisinde hidayet, takdirin sonucu olarak alınıyor. Bir şeyi yaratılış gayesine yönlendirecek sebepleri ve gerekçeleri hazırlamak anlamını taşıyan takdir ise, özel hidayet ile bağdaşmaz. Her ne kadar hidayetin bu türü de evrendeki genel düzen açısından takdir alanının içinde ise de bu bakış o bakıştan farklıdır. Bunu iyi anlamak gerekir.

Her ne ise; bu genel hidayet, yüce Allah'ın her şeyi varlığının kemaline iletmesi, onu yaratılış gayesine erdirmesidir. Bu hidayet, söz konusu şeyin varolma, gelişme, fiiller ve hareketler gibi özünün (zatının) varlığını sürdürmesi için gerekli olan şeylerin tümüne yönelik eğilimin itici faktörüdür. Bu sözlerin daha uzun bir devamı vardır. Eğer Allah muvaffak ederse, ileride bu açıklamayı genişleteceğiz.

Maksat şudur: Yüce Allah'ın bu konudaki sözleri gösteriyor ki, bütün nesneler genel ilâhî hidayetle gayelerine ve ecellerine (son noktalarına) sevk edilirler. Hiçbir nesne (şey) bu kuralın dışında değildir. Sözünden cayması söz konusu olmayan yüce Allah, bu hidayeti kendine borç kabul etmiştir. Nitekim O şöyle buyuruyor: "Gerçekten hidayet bizim uhdemizdedir ve gerçekten ahiret ve dünya bize aittir." (Leyl, 12-13) Görüldüğü gibi, daha önceki iki ayetin anlamlarına ek anlam katma niteliğindeki bu ayet, mutlak ifadesi ile, hem toplumlara yönelik içtimaî hidayeti ve hem ferdî hidayeti kapsamına alır.

Nesnelerin Allah üzerindeki haklarından biri, onları oluşum bakımından kendileri için takdir edilmiş olan kemale doğru hidayet etmenin yanı sıra onları teşriî kemale doğru da hidayet etmektir. Teşriin (yasa koymanın) tekvinin kapsamına nasıl girdiğini, kaza ve kaderin onu nasıl içerdiğini daha önce yaptığımız nübüvvet hakkındaki açıklamalarımızdan biliyorsunuz. Bilindiği gibi insan türünün sahip olduğu varoluş çeşidi, ancak bir dizi iradi ve ihtiyarî fiiller dizisi ile tamamlanır. Bu iradi ve ihtiyarî fiiller, ancak birtakım nazari ve pratik inançlardan meydana gelebilir. Buna göre insanın birtakım kanunlar altında yaşaması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu kanunlar ister hak, is-ter batıl, ister iyi, ister kötü olsun. Böyle olunca insan oluşumunu sevk ve idare eden yüce Allah'ın, onun için, adına şeriat dediğimiz birtakım emirler ve yasaklar dizisi, bunun yanı sıra soysal ve bireysel olaylar dizisi hazırlaması gerekir. İnsan, bunlarla karşılaşması sonucunda potansiyelindeki yetenek ve imkânları fiiliyata çıkarır. Bunun sonucunda ya mutlu veya bedbaht olur ve dolayısıyla varoluşunda saklı olan ne varsa meydana çıkar. İşte o zaman bu olaylara ve teşriî kurallara imtihan ve deneyden geçme ismi uygun düşer.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: İlâhî çağrıya uymayarak kendisi için bedbahtlığı gerekli kılan kimse, eğer bu tutumu sürdürürse, azap hükmünü kendi aleyhinde kesinleştirmiş olur. O zaman ilâhî emir ve yasaklarla ilgili olarak karşılaştığı ve potansiyeli fiiliyata çıkaran bütün olaylar, o kimse için yeni bir bedbahtlık pratiği gerçeği ortaya çıkarır. Gerçi aynı zamanda adam içinde bulunduğu durumdan hoşnut da olabilir, karşısında çıkan durumdan gurur da duyabilir; ama bu gerçekte ilâhî tuzaktan başka bir şey değildir. Çünkü bu durumda yüce Allah, insanların kendileri için mutluluk sandıkları şeyler ile onları bedbaht etmekte ve kendileri için başarı saydıkları şeylerde onların emeklerini boşa çıkarmaktadır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Tuzak kurdular, Allah da (buna karşılık) bir tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en iyisidir." (Âl-i İmrân, 54) "Kötü tuzak, ancak sahiplerini kuşatır." (Fâtır, 43) "Onlar orada tuzak kurarlar. Fakat aslında sadece kendilerine tuzak kurarlar da farkında olmazlar." (En'âm, 123) "Ayetlerimizi yalan sayanları hiç farkına varmayacakları biçimde yavaş yavaş kötü akıbetlerine yaklaştırırız ve onlara mühlet veririm. Benim tuzağım oldukça sağlamdır." (A'râf, 182-183) Bu nedenle cahil ve mağrur kimse Allah'a karşı gelmek, O'nun buyruklarını dinlememek suretiyle O'nun, kendisinden irade ettiği şeyin önüne geçtiğini sanarak pohpohlanabilir. Fakat aslında o, Allah'ın irade ettiği şeyde kendi aleyhinde O'na yardımcı oluyor da farkında değildir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Yoksa o kötülükleri yapanlar bizi geçeceklerini mi sandılar? Ne kötü bir yargıda bulunuyorlar!" (Ankebut, 4) Bu konuda ayetlerin en hayret vericilerinden biri, şu ayettir: "Bütün tuzaklar Allah'a aittir." (Ra'd, 42)

Buna göre bu adamların dinî görevleri ile ilgili gösterdikleri bütün hileler, karşı çıkmalar, zulümler ve haddi aşmalar, yine kalplerinde sakladıkları kötü duyguların meydana çıkmasını sağlayan karşılaştıkları bütün olaylar ve nefsanî arzularının kendilerini sürüklediği bütün durumlar, bir tuzak, bir mühlet verme ve onları yavaş yavaş kötü akıbetlerine yaklaştırmadır. Çünkü onları durumlarının akıbeti ve sonuna doğru hidayet etmek (iletmek), kendilerinin yüce Allah üzerindeki haklarıdır. Allah da bunu yapıyor. O hâlde "Allah işlerinde sürekli galiptir." (Yûsuf, 21)

Bu işler şeytana isnat edildiğinde ise, küfrün ve günahların türleri şeytanın o adamlara yönelik azdırması olur. Bu kötülüklere meyletmek ise, şeytanın çağrısı, vesvesesi, dürtüsü, işareti ve şaşırtması olur. Bu kötülüklere yol açan olaylar ve bu tür olayların işlevini gören şeyler de, şeytanın süsleri, araçları, ipleri ve ağları olur. İnşallah A'râf Suresinde bunların açıklaması gelecektir.

Buna karşılık, kalbinde imanın kökleştiği müminin ortaya koyduğu ibadetler, iyi davranışlar ve bu tür iyiliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan karşılaştığı olaylar da, ilâhî velâyet, ilâhî tevfik ve özel anlamdaki hidayetin mazharları olur. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah, dilediğini yardımıyla destekler." (Âl-i İmrân, 13) "Allah da mümin-lerin velisidir." (Âl-i İmrân, 68) "Allah, müminlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır." (Bakara, 257) "Allah, onları imanların-dan dolayı hidayet eder." (Yûnus, 9) "Ölü olup da canlandırdığımız ve insanlar arasında verdiğimiz nurun aydınlığı ile yürüyen kişi..." (En'-âm, 122) Bu durumlar yüce Allah'a isnat edildiği zaman hüküm budur. Aynı işler meleklere isnat edildiğinde ise, onların desteği ve doğru yola koymaları olarak adlandırılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah, imanı onların kalplerine yazmış ve onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir." (Mücâdele, 22)

Ayrıca bu genel hidayet, nasıl ki nesnelere, Allah'a dönüş yolculuklarını sürdürdükçe varoluşlarının başlangıcından varlıklarının son anlarına kadar eşlik ediyorsa, aynı şekilde ilâhî takdirler de onları arkalarından öne doğru iterler. Nitekim, "O Allah ki, takdir edip hidayet etti." (A'lâ, 3) ayetinden de bu anlaşılmaktadır. Yani, nesneleri bir hâlden ikinci hâle, ikinci hâlden üçüncü hâle dönüştüren etken, onların varlıklarını saran neden ve sebeplerin taşıdığı takdirlerdir. Böylece takdirler, nesneleri (eşyayı) arkalarından sürekli itmektedirler.

Öte yandan takdirler nasıl nesneleri arkalarından itiyorlarsa, eceller (yani nesnelerin varlıklarının son bulduğu son noktalar) de onları önlerinden çekerler. Nitekim yüce Allah'ın şu sözü buna delil oluşturur: "Biz gökleri, yeryüzünü ve bu ikisi arasındaki varlıkları ancak hak üzere ve belli bir süre için yarattık. O kâfirler ise uyarıldıkları gerçeklerden yüz çeviriyorlar." (Ahkaf, 3) Bu ayet, nesneleri gayelerine bağlıyor. Bu gayeler ise onların ecelleri, yani belirlenmiş varolma sürelerinin sonudur. Birbirine bağlı iki şeyin de biri diğerinden daha güçlü olursa, güçlü olan taraf, öbür tarafı kendine doğru çeker. Belirlenmiş eceller de değişmez, sabit şeyler oldukları için nesneleri önlerinden çekerler. Bu gayet açıktır.

Buna göre nesneler çeşitli ilâhî güçler tarafından sarılmıştır. Bu güçler, nesneleri iten güçler, onları çeken güçler, nesnelere eşlik edip onları yetiştiren güçlerdir. Bunlar Kur'an'da söz konusu edilen asli güçlerdir. Bunların dışında melekler, şeytanlar ve başkaları gibi nesneleri koruyan, denetleyen ve onlarla bir arada olan güçler de vardır.

Bir de nesneler üzerinde belirli bir maksatla birtakım tasarruflar yapılır. Bu tasarruflar, eğer söz konusu nesnelerin o maksatla ilgili durumlarının ortada olmadığı, yani o maksada elverişli olup olmadığının bilinmemesi hâlinde, bu durumun bilinmesi veya ortaya çıkması amacıyla yapılırsa, bu tasarruflara imtihan veya deneme adını veririz. Yani, sen bir nesnenin durumunun falanca işe elverişli olup olmadığını bilmezsen veya gizli durumunu bildiğin hâlde o durumun ortaya çıkmasını istersen, o nesneyi sözü edilen maksatla bağdaşan şeyler ile karşı karşıya bırakırsın. Böylece nesnenin o şeylere ilişkin hâli meydana çıkar. Onları kendine kabul mu ediyor, yoksa kendinden itiyor mu, belli olur. Bu işleme imtihan, deneme ve nesnelerin durumu hakkında bilgi edinme denir; ya da bu anlamı taşıyacak başka bir terim kullanılır.

Yüce Allah'ın insan gibi şuurlu ve akıllı nesneleri karşı karşıya bıraktığı yasalar ve olaylara ilişkin tasarrufu da aynen böyledir. Yani insanın dinî çağrı aracılığı ile çağrıldığı maksada ilişkin durumu bu yasalar ve olaylar sayesinde ortaya çıkar. O hâlde ilâhî tasarrufa mazhar olan bu yasalar ve olaylar birer ilâhî imtihandır.

Yalnız yüce Allah'ın imtihanı ile biz insanların imtihanı arasında şöyle bir fark vardır: Biz insanlar çoğunlukla nesnelerin gizli durumlarını bilmeyiz. Bu yüzden imtihan aracılığı ile onların bizce meçhul olan durumlarını bilmek isteriz. Oysa gayb anahtarları elinin altında olan yüce Allah için bilmemek diye bir şey yoktur. O hâlde insanı iyi akıbete ve mutluluğa çağırmak yolu ile ona uyguladığı genel eğitim bir imtihandır. Çünkü bu eğitim, onun durumunun ortaya çıkmasına, sevap yurdunun mu, yoksa azap yurdunun mu ehlinden olduğunun belirlenmesine vesile olur.

Bundan dolayı yüce Allah bu tasarrufu, yani insan için şeriat belirlemeyi ve onu birtakım olaylarla karşı karşıya bırakmayı kendi açısından "belâ", "ibtilâ" ve "fitne" (imtihan ve sınama) olarak adlandırmış ve genel anlamda şöyle buyurmuştur: "Yeryüzündeki her şeyi ona süs yaptık ki, insanların hangisinin daha güzel amel işlediğini ortaya çıkaralım." (Kehf, 7) "Biz insanı imtihan etmek için karışık bir sıvı damlasından yarattık. Bunun için onu işitme ve göreme yetenekleri ile donattık." (İnsan, 2) "Biz sizi iyilikle ve kötülükle imtihan ederiz." (Enbiyâ, 35)

Yüce Allah ne kastettiğini şu ayette daha geniş biçimde açıklıyor gibidir: "Rabbi, imtihan etmek için bir insana iyilik edip kendisine nimet verdiği zaman, "Rabbim beni şerefli kıldı." der. Fakat onu sınamak için rızkını daraltıp bir ölçüye göre verdiği zaman, "Rabbim bana hor baktı." der." (Fecr, 15-16) "Mallarınız ve evlâtlarınız sizin için imtihan aracıdır." (Teğâbun, 15) "Allah sizi birbiriniz aracılığı ile imtihan etmek için..." (Muhammed, 4) "Onlar öteden beri fasık oldukları için biz onları böylece sınavdan geçiriyoruz." (A'râf, 163) "Allah müminleri güzel bir sınavdan geçirmek için bunu böyle yaptı." (Enfâl, 17) "İnsanlar sırf "inandık" demekle kurtulacaklarını mı sandılar? Biz onlardan önceki milletleri de sınavdan geçirdik. Allah bu sınav sonucunda doğru sözlüler ile yalancıları ayrıt edecektir." (Ankebut, 3)

Yüce Allah, İbrahim hikâyesinde şöyle buyuruyor: "Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimeler ile imtihan etti." (Bakara, 124) O, İsmail'in boğazlanmasını anlatırken de şöyle buyuruyor: "Hiç şüphesiz bu açık bir imtihandı." (Sâffât, 106) Musa hakkında ise şöyle buyuruyor: "Biz seni çeşitli sınavlardan geçirdik." (Tâhâ, 40) Bu konuda bunlar dışında daha birçok ayet vardır.

Görüldüğü gibi bu ayetler, insan varlığı ile ilgili şeylerin tümünü; işitme, görme ve hayat gibi varlığının parçalarını, evlât, eş, aşiret, arkadaş, mal ve mevki gibi bir biçimde onunla bağlantılı şeyleri ve bir biçimde faydalandığı şeylerin tümünü ve bunların yanı sıra ölüm ve insana yönelik diğer musibetler gibi az önce saydıklarımızın karşıtı olan şeyleri mihnet ve belâ kapsamına alıyor. Kısacası, okuduğumuz ayetler insanla bağlantısı olan âlemin parçalarını ve durumlarını insana göre Allah'tan gelen bir deneme ve bir sınav sayıyor.

Bu ayetlerde fertler açısından da genelleme vardır. Yani mümin, kâfir, iyi, kötü, peygamber ve onun alt düzeyindeki kimseler hepsi sınava ve denemeye tâbidirler. Bu yürürlükte olan bir gelenektir; hiç-kimse bundan müstesna değildir.

Bu dediklerimizden açıkça ortaya çıktı ki imtihan geleneği, sürekli yürürlükte olan ilâhî bir gelenektir. Bu imtihan geleneği diğer bir tekvinî geleneğe dayanan pratik bir gelenektir. O tekvinî gelenek ise, daha önce anlatıldığı üzere insan gibi yükümlüler ile ilişkisi bakımından genel ilâhî hidayet geleneği ile bu geleneğin önü ve arkasındaki takdir ve ecel geleneğidir.

Buradan anlaşılıyor ki, bu geleneğin yürürlükten kaldırılması, mümkün değildir. Çünkü onun yürürlükten kaldırılması, tekvinin bozulması ile aynı şey olur ki, bu da imkansızdır. Yaratılışın ve ölüm sonrası dirilişin hak olduğunu, hak ilkesine dayandığını kanıtlayan ayetler bu geleneğin değişmezliğine işaret ediyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındaki varlıkları hak üzere ve belirli bir süre için yarattık." (Ahkaf, 3) "Yoksa sizi boşu boşuna yarattığımızı ve bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?" (Mü'minun, 115) "Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındaki varlıkları eğlenmek için yaratmadık. Onları kesinlikle hak üzere yarattık. Fakat onların çoğu bunu bilmezler." (Duhân, 38-39) "Kim Allah'a kavuşmayı arzu ediyorsa, (bilsin ki,) Allah'ın belirlediği süre (ecel) mutlaka gelecektir." (Ankebut, 5) Bu gerçeği dile getiren daha birçok ayet vardır.

Bu ayetlerin tümü yaratılışın hak ilkesine dayalı olduğunu, amaçtan kopuk ve dayanaksız olmadığını kanıtlar. Nesnelerin önünde hakka dayalı amaçlar ve eceller, arkalarında hak ilkesine dayalı takdirler ve beraberlerinde hak ilkesine dayalı hidayet olunca, genel olarak bütün nesnelerin çatışması, özel olarak da bu nesnelerin içinde insan gibi yükümlülük taşıyan varlıkların birtakım hususlarla sınavdan geçirilmeleri kaçınılmazdır. Bu hususlar, kendileri ile ilişkili olan yükümlülerin potansiyel kemallerini, eksikliklerini, mutluluklarını ve bedbahtlıklarını fiiliyata çıkarır. İşte din yükümlülüğü ile yükümlü olan insanda bu, imtihan ve deneme anlamına gelir. Bunu iyi kavramak gerekir.

Bu anlattıklarımızdan (ilâhî gelenek açısından) yok etme ve arındırmanın ne demek olduğu da ortaya çıkıyor. Şöyle ki: Mümin imtihan ile karşılaşıp da bu imtihan onun gizli erdemlerinin rezilliklerinden ayrıt edilmesini gerektirdiği veya bir toplum imtihanla karşılaşıp da bu imtihan müminlerin, münafıklardan ve kalplerinde hastalık olanlardan seçilmesini gerektirdiği zaman bu imtihana arındırma adını vermek yerinde olur ki, bu işlem, bir ayırt etme işidir.

Yine görünüşlerinde güzel ve imrenilir sıfatlar ve durumlar bulunan kâfire ve münafığa yönelik ilâhî imtihanlar devam edip de bu imtihanlar yavaş yavaş onlarda saklı duran pisliklerin ortaya çıkmasını gerektirdikçe ve her ortaya çıkan pislik görünüşteki bir erdemi giderdikçe, bu süreç o kişi için bir yok etme işlemi, yani iyiliklerini yavaş yavaş tüketme işlemi olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Biz bu günleri insanlar arasında dolaştırırız. Bu, Allah'ın kimlerin mümin olduğunu belirlemesi ve aranızdan bazı şahitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, müminleri arındırmak ve kâfirleri yok etmek ister." (Âl-i İmrân, 140-141)

Kâfirler için bir başka yok etme türü daha vardır. Bu da yüce Allah'ın bildirdiği üzere evrenin, insan soyunun salâhına ve dinin sırf Allah'a has olacağı bir güne doğru gittiği gerçeğidir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "İyi sonuç takvanındır." (Tâhâ, 132) "Yeryüzüne benim iyi kullarım vâris olacaktır." (Enbiyâ, 105)

*    *    *

"Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce daha nice peygamberler gelip geçmiştir..." Ayetteki "mate" kelimesinin kökü olan "mevt=ölüm" kelimesi, ruhun bedenden çıkması ve bedenin hayatının yok olması demektir. Ayetin orijinalinde geçen "kutile" kelimesinin kökü olan "katl=öldürülme" kelimesi ise, kastî veya benzeri bir sebebe dayalı olarak meydana gelen ölüm demektir. "Ölüm" ve "öldürülme" kelimeleri ayrı yerlerde kullanıldıklarında, ölüm, öldürülmeyi de kapsamına alan genel bir anlamı ifade eder. Ama eğer bir arada kullanırlarsa, "ölüm" kendiliğinden ölmek demek olurken, "öldürülme" böyle olmayan ölüm anlamına gelir.

"İnkalebe ala akıbeyhi=topukları üzerinde dönüşüm yaptı" demek, geri döndü demektir. Ragıp el-İsfahanî diyor ki: "Recea ala akıbeyhi", bükülerek geriye döndü demektir. "İnkalebe ala akıbeyhi" tıpkı "Recea ala hafiretihi", "irtedda ala asarihima kasasan" ve Arapların "recea avduhu ala bed'ihi" sözleri gibidir."

Yüce Allah bu ayette geriye dönmeyi Peygamberin ölümü ya da öldürülmesi şartının cevabı saydığına göre, geri dönmekten maksat, dinden dönmektir, savaştan dönmek değildir. Çünkü savaştan kaçmanın Peygamberin ölmesi ya da öldürülmesi ile bir bağlantısı yoktur. Ama Peygamberin ölümü ya da öldürülmesi ile iman ettikten sonra küfre dönmenin arasında bir bağlantı vardır. Aşağıdaki ayet de bu geri dönüşten kastedilenin dinden dönmek olduğunu kanıtlar: "Bir grup da kendi derdine düşmüştü. Bunlar, Allah hakkında cahiliye zihniyetini taşıyan bir düşünce taşıyorlardı..." (Âl-i İmrân, 154) Üstelik Müslümanlar, Uhud'dan önce de, meselâ Huneyn, Hayber ve bunlar dışındaki savaşlarda da savaştan kaçtıkları hâlde Allah onlara böyle hitap etmemiş, savaştan dönmelerini böyle bir kelime ile ifade etmemiştir: "Hu-neyn gününde de (Allah size yardım etti). Hani (o gün) sayıca çok oluşunuz, hoşunuza gitmiş, böbürlenmenize yol açmıştı da çokluğunuz hiçbir yarar sağlamamıştı. Yeryüzü onca genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra da arkanızı dönüp kaçmıştınız." (Tevbe, 25) Dolayısıyla gerçek şu ki, yukarıdaki ayetteki geri dönüş, eski küfür inancına dönmek demektir.

Bu ayetin akışındaki azarlama ve paylamayı göz önüne alarak onun anlamının özünün şu olduğunu söyleyebiliriz: Muhammed, diğer peygamberler gibi Allah'ın bir peygamberidir. Onun vazifesi, sadece Rabbinin mesajını tebliğ etmektir. O, hiçbir şeyin (zafer veya yenilginin) maliki değildir. Her şeyin maliki Allah'tır. Din O'nun dinidir ve O'nunla birlikte kalıcıdır. O hâlde imanınızı onun hayatına bağlamanızın ne anlamı var? Öyle görünüyor ki, eğer o ölür veya öldürürlerse, dine bağlılığı bırakıp geriye dönecek ve hidayetten sonra sapıklığı seçeceksiniz.

Okuduğumuz ayetlerin akışı güçlü bir şekilde gösteriyor ki, Uhud günü savaşın kızışmasından sonra Müslümanlar Peygamberimizin öldüğünü sanarak dağıldılar ve savaştan kaçtılar. Böylece ayetlerin akışından çıkan sonuç, rivayetlerin ve tarihin verdiği bilgiyi teyit ediyor. Nitekim İbn-i Hişam, es-Siret-un Nebeviyye adlı eserinde şu rivayeti aktarıyor: "Enes b. Malik'in amcası Enes b. Nadır, Ömer b. Hattab ve Talha b. Ubeydullah ile karşılaştı. Yanlarında Muhacirler ve Ensardan bazı kimseler daha vardı. Silâhlarını bırakmışlardı. Enes b. Nadır; 'Savaşmaktan el çekmenizin sebebi nedir?' diye sordu. 'Resulullah öldürüldü.' dediler. Enes onlara; 'Ondan sonra yaşayıp ne yapacaksınız? O hâlde Resulullah'ın, uğrunda öldüğü dâva için siz de ölün.' dedi. Sonra düşmanın karşısına çıktı ve öldürülünceye kadar savaştı." (c.3, s.30)

Kısacası, bu dağılmanın ve silâh bırakmanın anlamı şudur: Onların imanı Peygamberimizin varlığına bağlıydı. O varoldukça varoluyor, onun ölmesiyle de yok oluyordu. Bu da iman aracılığı ile dünya mükâfatı istemek demekti. İşte yüce Allah bu gerekçe ile onları azarlıyor. Yüce Allah'ın bu ayetin sonunda gelen "Şükredenleri ise Allah ödüllendirecektir." ifadesi, bu anlamı teyit ediyor. Çünkü yüce Allah bu ifadeyi bir sonraki ayette, "Kim dünya kazancını isterse, ona ondan veririz. Kim ahiret sevabını isterse, ona da ondan veririz." cümlelerinden sonra da tekrarlıyor. Bu inceliği iyi anlamak gerekir.

"Şükredenleri ise Allah ödüllendirecektir." ifadesi, ayetlerin akışından anlaşılacağı üzere, bu ifadenin öncesinde anlatılanlardan yapıl-mış bir istisna niteliği taşır. Bu da kanıtlıyor ki, Müslümanlar arasında bu geri dönüşü veya dağılma ve savaştan kaçma gibi geri dönüş emarelerini göstermeyen kimseler de vardı ki, bunlar "şükredenler" idi.

Şükrün özü, nimeti açığa vurmaktır. Nitekim şükrün karşıtı olan küfür de, nimeti gizlemek, üzerini örtmek demektir. Nimeti açığa vurmak, onu, vereninin istediği yerde kullanmak, verenini dille övmek ve hiç unutmayarak kalp ile anmaktır. Buna göre yüce Allah'a herhangi bir nimeti karşılığında şükretmek, nimeti kullanırken O'nu anmak, nimeti O'nun istediği yerde kullanmak ve bu konuda O'nun isteği dışına çıkmamaktır. Her şey de mutlaka Allah'ın bir nimetidir. O'nun her nimeti için tek isteği, kendine kulluk etme yolunda kullanılmasıdır. Nitekim şöyle buyuruyor: "O, istediğiniz her şeyden size (bir miktar) vermiştir. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, bitiremezsiniz. Hiç şüphesiz, insan çok zalim ve pek nankördür." (İbrâhim, 34) O hâlde Allah'ın herhangi bir nimeti için O'na şükretmek; o nimet hususunda O-'na itaat etmek, o nimet sırasında O'nun rübubiyet makamını anmaktır.

Buna göre Allah'a kayıtsız şartsız, mutlak anlamda şükretmek; O-'nu hiç unutmaksızın hep hatırda tutmak ve hiç emrine karşı gelmeksizin O'na itaat etmektir. O hâlde "Bana şükredin, sakın bana nankörlük etmeyin." (Bakara, 152) ayetinin anlamı şudur: "Beni öyle hatırda tutun ki, bu hatırda tutmaya hiç unutma karışmasın. Benim emirlerime öyle itaat edin ki, bu itaate hiç isyan karışmasın." Dolayısıyla bu ayetle ilgi-li olarak, "Bu, insan gücünü aşan bir şeyi emretmektir." diyenlerin söz-lerine kulak asmayın. Çünkü bu sözler, bu gerçekleri yeterince incelememiş olmaktan ve kulluk alanından uzak olmaktan kaynaklanıyor.

Bu kitabın daha önceki sayfalarında yaptığımız açıklamalardan biliyorsun ki, cümlede mutlak hâli ile fiil kullanmak, ancak o fiilin taşıdığı anlamın belli bir zamanda vaki olduğuna delâlet eder. Ama sıfat kullanmak öyle değildir. Sıfat kullanmak, sıfatın taşıdığı anlamın istikrar kazanmasına ve insandan ayrılmaz bir melekeye dönüştüğüne delâlet eder. Meselâ "o kimseler ki şerik koştular, o kimseler ki sabrettiler, o kimseler ki zulmettiler, o kimseler ki saldırıyorlar" dememiz ile "müşrikler, sabırlılar, zalimler, saldırganlar" dememiz arasında fark vardır. Buna göre "şükredenler" kendilerinde şükür sıfatı sabit olanlar, bu erdemin kişiliklerinde istikrar kazandığı kimseler demektir. Mutlak şükür de, kulun nimet olan bir şeyi hatırladığında onunla birlikte mutlaka yüce Allah'ı hatırlaması, nimet olan bir şeye dokunduğunda mutlaka onunla ilgili olarak Allah'a itaat etmesidir.

Bu konuda ortaya çıkan bir gerçek de şudur: Şükür, ancak ilim ve amel bakımından yüce Allah'a ihlâsla bağlanmakla gerçekleşir. O hâlde şükredenler, ihlâsla Allah'a bağlı olanlar ve şeytanın kendilerinden ümit kestiği kimselerdir.

Yüce Allah'ın', İblis'in ağzından aktardığı şu sözler bu gerçeği ortaya koyar: "İblis; 'Senin izzetine yemin ederim ki, onların tümünü azdıracağım. Yalnız onlardan ihlâs sahibi olanlar hariç.' dedi." (Sâd, 82-83) "İblis; 'Ey Rabbim, beni azdırdığın için yeryüzünde kötülüğü onlara cazip göstererek hepsini azdıracağım. Yalnız aralarındaki ha-lis kulların hariç.' dedi." (Hicr, 39-40) Görüldüğü gibi İblis, azdırma girişiminde ihlâslı kullar dışında hiç kimseyi hariç tutmuyor. Yüce Allah da, İblis'in sözünü reddetmeyerek onaylamıştır. Yine buyuruyor ki: "İblis dedi ki: Beni azdırdığın için, yemin ederim ki, senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup insanların yolunu keseceğim. Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım da çoğunu şükreder bulmayacaksın." (A'râf, 16-17) Ayetin sonundaki "çoğunu şükreder bulmayacaksın." cümlesi istisna niteliği taşır. Ayrıca "ihlâslılar" kelimesi burada "şükredenler" kelimesi ile değiştirilmiştir. Bunun tek sebebi şudur: Çünkü şükredenler, aynı zaman-da ihlâslı olanlar, şeytanın kendilerinden ümit kestiği ve hiçbir şekilde etkisi altına alamadığı kimselerdir. Onun etkisi ve tuzağı, rübubiyet makamını unutturmak ve günahkârlığa çağırmaktır.

Uhud Savaşı hakkında inen ayetlerden, "İki topluluğun karşılaştığı gün savaştan geri dönenlerinizi şeytan, kazandıkları bazı günahlarından dolayı kaydırmaya girişmişti. Ama Allah onları yine de affetti. Hiç şüphesiz, Allah affedici ve halimdir." (Âl-i İmrân, 155) ayeti de, incelediğimiz ayetteki "Şükredenleri ise Allah ödüllendirecektir." ifadesi ve bunun arkasından gelen "Biz şükredenleri ödüllendireceğiz." ifadesi ile birlikte göz önünde bulundurulduğunda bu gerçeği teyit etmektedir. Çünkü "şükredenler" ifadesinin istisna anlamı taşıdığı daha önceki açıklamamızdan bilinmişti.

Bu ayetleri böylece dikkatle inceledikten sonra şu görüşü okursan, şaşkınlıktan donakalırsın. Görüş şudur: "İki topluluğun karşılaştığı gün savaştan geri dönenlerinizi..." diye başlayan ayet şu rivayetin içeriğine işaret ediyor: "Uhud günü şeytan, 'Hey, Muhammed öldürüldü!' diye yüksek sesle bağırdı."[4] Müminlerin gevşemelerine ve savaş meydanından ayrılmalarına sebep olan işte şeytanın bu seslenişi idi.

Allah'ın kitabının, bu gibi sözlerle, içerdiği gerçeklerin zirvesinden ve yüce bilgilerinin düzeyinden hangi basitliğe indirildiğini ibretle görmek gerekir!

Böylece ayet-i kerime Uhud günü gevşekliğe kapılmayan, azimlerini yitirmeyen ve Allah yolunda yapabilecekleri hiçbir görevi yapmaktan geri kalmayan bir grup Müslümanın var olduğuna delâlet etmektedir. Allah onları "şükredenler" diye adlandırmış ve şeytanın onlara sokulma yolu bulamadığını, onlardan ümit kestiğini onaylamıştır. Onlar sadece bu savaşta bu unvanı kazanmamışlardı. Tersine bu unvan onların sabit ve kişiliklerinden ayrılmaz bir sıfatı idi. Bu iki ayet dışında, yani "Muhammed sadece bir peygamberdir..." ve "Allah'ın izni olmaksızın hiçbir kimse ölmez..." diye başlayan ayetler dışında Kur'an'ın hiçbir yerinde hiçbir kimseye "şükredenler" unvanı sıfat olarak verilmiş değildir. Yüce Allah bu ayetlerde "şükredenler"e ne ödül vereceğini de açıklamıyor. Bu açıklamama, bu sıfatın yüceliğini ve güzelliğini vurgulamak içindir.

"Allah'ın izni olmaksızın hiçbir kimse ölmez..." Bu ayet savaşta ölen kardeşleri için bazı sözler söyleyen Müslümanların o sözlerine tariz niteliği taşır. Yüce Allah şu ayette o sözlere işaret ediyor: "Ey müminler, sefere çıkan veya savaşa katılan kardeşleri hakkında; 'Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler ve öldürülmezlerdi.' diyen kâfirler gibi olmayın..." (Âl-i İmrân, 156) Şu ayette de onlardan bir başka grubun sözlerine işaret ediyor; onlar da şöyle demişlerdi: "Eğer bu işten (zaferden) bir nasibimiz olsaydı, burada öldürülmezdik..." (Âl-i İmrân, 154) Bunlar müminlerden bir gruptu. Peygamberimizi terk eden ve savaştan kaçan münafıklardan değillerdi.

Onların bu sözleri, insanların ölümlerinin, Allah'ın izni ile ve kesin bir ilâhî kazâdan kaynaklanan sağlam bir ilâhî gelenek ile olmamasını gerektirir. Bunun kaçınılmaz sonucu ise, ilâhî egemenliğin ve titiz Rabbani tedbirin asılsız olmasıdır. İnşallah, En'âm Suresinin başında ecellerin yazımı konusunu ele alan birkaç sözümüz gelecektir.

Bu sözleri söyleyenlerin sözlerinin kaçınılmaz gereği şudur: Bunlar, yetkinin Peygamberimizin (s.a.a) ve müminlerin elinde olduğu zannı ile iman etmişler; dolayısıyla da, daha önce de söylediğimiz gibi, dünyayı murat etmişlerdir. Bu sözleri söylemekten kaçınanlar da, ahireti istiyorlar demektir. Bu yüzden de Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kim dünya kazancını isterse, ona ondan veririz. Kim ahiret ödülünü isterse, ona da ondan veririz." (Âl-i İmrân, 145) Yüce Allah bu ayette niçin "ona ondan veririz" diyor da "onu ona veririz" demiyor? Çünkü kişinin isteği, isteğinin tümüne erdirecek sebeplerin tamamına uygun düşmeyebilir. O zaman kişi isteğinin tamamına eremez. Fakat bu istek, her zaman, ona erdirecek sebeplerin bir bölümü ile belirli bir oranda uyuşur. Eğer istek, sebeplerin tümü ile uyuşursa isteğinin tümüne, eğer bu sebeplerin bazısı ile uyuşursa sadece bazısına erer. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kim geçici dünyanın mutluluğunu isterse, dilediğimiz kimselere orada dilediğimiz kadar nimet veririz. Fakat sonra onu cehenneme yollarız. Horlanmış ve rahmetten kovulmuş olarak oraya girer. Buna karşılık kim ahiret mutluğunu ister de mümin olmak şartı ile o uğurda gerekli çabayı harcarsa, böylelerinin çabaları takdir edilir, onlar emeklerinin karşılığını alırlar." (İsrâ, 18-19) "İnsana çalıştığından başkası yoktur." (Necm, 39)

Yüce Allah daha sonra şükredenleri özel olarak anarak onları her iki grubun dışında tutuyor. Şöyle buyuruyor: "Biz şükredenleri ödüllendireceğiz." Bunun tek sebebi şudur: Daha önce belirtildiği üzere, şükredenler ne dünya ve ne de ahiret ile meşgul olurlar. Onlar sadece Allah'ın hoşnutluğunu isterler.

"Nice peygamberler var ki, çok sayıda kendilerini Rablerine adamış kişiler onlarla birlikte savaştılar..." Ayette geçen "keeyyin" kelimesi çokluk ifade eder. "Min" kelimesi beyaniyye, yani açıklama edatıdır. Yine ayette yer alan "Ribbiyyun" kelimesi, "Ribbi"nin çoğuludur ve "Rabbani" kelimesinin anlamdaşı olarak kendini Allah'a adamış, onun dışında hiçbir şeyle meşgul olmayan kişi demektir. Başka bir görüşe göre, "Ribbi" bin ve "Ribbiyyun" da binler-ce demektir. Yine ayette geçen "istekanu" fiilinin kökü olan "istikanet" kelimesi, yalvarma-yakarma anlamına gelir.

Bu ayette müminlere öğüt, teşvik ve azarla karışık ibret alma çağrısı vardır. Yüce Allah onları, şu kendilerini Allah'a adamışları örnek almaya çağırıyor. O takdirde Allah kendilerine, onlara olduğu gibi, dünya mutluluğu ile güzel ahiret ödülü verecek ve kendilerini, tıpkı onlar gibi, iyi işlerinden dolayı sevecektir.

Yüce Allah müminlere onların ibret alınıp şiar edinilmesi gereken davranışlarını ve sözlerini anlatmış ki, Uhud günü ortaya koydukları, Allah'ı hoşnut etmeyen davranışları ve sözleri bir daha tekrarlamasınlar. Ayrıca yüce Allah o seçkin kimselere yaptığı gibi, onlara da dünya mutluluğu ile ahiret ödülünü bir arada versin.

Yüce Allah, ahiret ödülünü "güzel" olmakla nitelerken dünya ödülü için böyle bir sıfat kullanmıyor. Bu ifade tarzı ile ahiret ödülünün dünya ödülüne nispetle sahip olduğu yüksek konuma işaret ediyor.


 

 

 

 

149- Ey müminler! Eğer kâfirlere itaat ederseniz, sizleri topuklarınız üzerinde geriye döndürürler de hüsrana uğrarsınız.

 

150- Oysa sizin mevlânız Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.

 

151- Biz kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koştular. Onların gidecekleri yer cehennemdir. Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür!

 

152- Allah size verdiği sözü yerine getirdi. Hani Allah'ın izni ile onları (müşrikleri) kırıp geçiyordunuz. Nihayet, Allah size sevdiğinizi (zaferi) gösterdikten sonra gevşekliğe kapıldınız, (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve itaatsizlik ettiniz. Kiminiz dünyayı istiyordu. Kiminiz de ahireti istiyordu. Sonra sizi sınavdan geçirmek için onların başından savdı. Ama yine de sizi affetti. Allah müminlere karşı gerçekten lütufkârdır.

 

153- Hani Peygamber sizi arkanızdan çağırırken hiç kimseye bakmadan kaçıyordunuz. Ne kaybettiğinize ve ne başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye Allah size keder yerine keder verdi. Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

 

154- Sonra da kederin ardından Allah üzerinize, içinizden bir grubu saran bir güven duygusu, bir uyuklama indirdi. Bir grup da kendi derdine düştü. Bunlar Allah hakkında cahiliye zihniyetini yansıtan, gerçeğe aykırı bir düşünce taşıyorlar ve; "Bu işten (zaferden) bize bir şey var mı?" diyorlardı. Onlara de ki: "Bütün işler Allah'ın elindedir." Sana açıklayamadıkları bir şeyi içlerinde saklıyorlar. İçlerinden; "Eğer bu işten (zaferden) bir nasibimiz olsaydı, burada öldürülmezdik." diyorlar. Onlara de ki: "Eğer evlerinizde de olsaydınız, alınlarına ölüm yazılanlar uzanacakları yerleri yine de boylarlardı." Allah, gönüllerinizdekini sınavdan geçirmek ve kalplerinizi arıtmak için bunları başınıza getirdi. Hiç şüphesiz, Allah gönüllerin özünü bilir.

 

155- İki topluluğun karşılaştığı gün savaştan geri dönenlerinizi şeytan, kazandıkları bazı günahlarından dolayı kaydırmaya girişti. Ama Allah onları yine de affetti. Hiç şüphesiz, Allah affedici ve halimdir.

AYETLERİN AÇIKLAMASI

Bu ayetler, Uhud Savaşı hakkında inen ayetlerin tamamlayıcılarındandır. Bu ayetlerde müminlere yönelik teşvik ve özendirme vardır. Onlardan sadece Rablerine itaat etmeleri isteniyor. Çünkü O, mevlâları ve yardım edicileridir. Bu ayetlerde yüce Allah müminleri, vaatlerinin doğruluğu, Uhud günündeki bozgunun ve perişanlığın sadece kendilerinden kaynaklandığı konusunda şahit tutuyor. Bozguna uğramalarının sebebinin, Allah'ın emirlerinin ve Peygamberin uyulmasına çağırdığı direktiflerin sınırlarını çiğnemelerinin olduğu açıklanıyor. Bununla birlikte yüce Allah'ın, onların günahlarını affettiği, çünkü affedici ve halim olduğu bildiriliyor.

"Ey müminler! Eğer kâfirlere itaat ederseniz... O, yardım edenlerin en hayırlısıdır." Ayetlerin akışından şu sonuca varmak uzak bir ihtimal değildir: Kâfirler Uhud Savaşı sonrasında ve bu ayetlerin indiği günlerde müminlerin iyiliğini ister görünerek onlara bazı art maksatlı telkinlerde bulunuyorlardı. Bu telkinler yolu ile onları savaşmaktan soğutmaya, sürtüşmeye, ayrılığa, görüş farklılığına ve uyuşmazlığa düşürmeye çalışıyorlardı. Bu konudaki ayetlerin sonunu oluşturan şu ayetler, bu ihtimali güçlendiren bir delil olabilir: "Onlar öyle kimselerdirler ki, insanlar kendilerine; '(Düşmanlarınız olan) bütün insanlar size karşı (tekrar) asker topladılar, onlardan korkun.' dediklerinde bu, onların imanlarını artırdı ve "Allah bize yeter, O ne de güzel vekildir." dediler... İşte o şeytan (bu sözü diyen insanlar), ancak kendi. O hâlde eğer inanmış kimseler iseniz, onlardan korkmayın, benden korkun." (Âl-i İmrân, 173-175)

Bu ayetin Uhud günü Yahudilerin ve münafıkların; "Muhammed öldü, hadi aşiretlerinize dönün." şeklindeki sözlerine işaret olduğunu i-leri süren bir görüş de var. Ama bunun hiçbir dayanağı yoktur.

Yüce Allah okuduğumuz ayetlerin ilkinde kâfirlere itaat etmenin, onların veliliğini kabul etme eğilimi göstermenin müminleri hüsrana götüreceğini ve bu hüsranın kâfirliğe dönmek demek olduğunu açıkladıktan sonra, sözün akışını değiştirerek "Oysa sizin mevlânız Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır." buyuruyor.

"Biz kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koştular..." Bu ayet, kâfirleri korkutmak suretiyle desteklenecekleri yolunda müminlere yönelik güzel bir vaattir. Hem Sünnî,[5] hem de Şiî[6] kaynaklarda yer aldığına göre Peygamberimiz, düşmanların kalplerine korku salmayı yüce Allah'ın diğer peygamberler arasında sırf kendisine bağışlanmış bir imtiyaz olduğunu belirtmiştir.

Bu ayette yer alan "Çünkü onlar... O'na ortak koştular." cümlesinin anlamı şudur: "Onlar hiçbir delil ile desteklenmeyen şeyleri Allah'a ortak koştular." Yüce Allah'a ortak koşmanın hiçbir delili olmadığı gerçeği Kur'an'da sık sık tekrarlanır. Allah'ın varlığını inkâr ederek etkiyi ve tedbiri zamana, maddeye isnat etmek de ortak koşmanın bir türüdür.

"Allah size verdiği sözü yerine getirdi. Hani... onları kırıp geçiriyordunuz..." Ayette geçen "tehussunehum" kelimesinin kökü olan "hass" kelimesi, kökten kazıyacak biçimde öldürmek demektir.

Uhud Savaşına ilişkin rivayetlerin ittifak ettikleri ve tarihin de kanıtladığı bir gerçektir ki, müminler savaşın ilk aşamasında müşrikleri yendiler, onlara karşı üstünlük sağladılar ve bir çoğunu kılıçtan geçirdikten sonra mallarını yağmalamaya koyuldular. O arada okçular geçitteki mevzilerini boşaltınca Halid b. Velid, yanındakiler ile birlikte Abdullah b. Cübeyr'in ve yanında kalan az sayıdaki okçunun üzerine yürüyerek onları öldürdüler. Sonra müminlere arkadan saldırdılar. Bunun üzerine dağılan müşrikler geri gelerek Resulullah'ın ashabından yetmiş kişiyi öldürdüler ve müminleri ağır bir bozguna uğrattılar.

Ayette geçen "Allah size verdiği sözü yerine getirdi." cümlesi, Al-lah'ın takva ve sabır şartına bağlı olarak zafere erdirme vaadinin doğruluğuna yönelik bir tespittir. "Allah'ın izni ile onları kırıp geçiyordunuz." cümlesi, Uhud Savaşının ilk aşamasında Allah'ın müminlere armağanı olan düşmanlarına üstünlük sağlamalarını yansıtıyor. "Nihayet, Allah size sevdiğinizi (zaferi) gösterdikten sonra gevşekliğe kapıldınız, (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve itaatsizlik ettiniz." ifadesi de, okçuların davranışlarını yansıtıyor.

Bilindiği gibi okçular ganimet alabilmek için mevzilerini terk edip, Peygamberimiz ile birlikte olanlara katılma konusunda aralarında tartışmaya koyuldular. Böylece gevşekliğe kapılmış, savaş konusunda tartışmaya girişmiş ve Peygamberimizin, durum ne olursa olsun mevzilerini terk etmemeleri yolundaki emrine karşı gelmiş oldular. Buna göre, ayette geçen "feşiltum" fiilinin kökü olan "feşel" kelimesini, gev-şekliğe kapılma ve irade zayıflığı olarak açıklamak gerekir. Bu kelimeyi "korkaklık" anlamına tutmak, onların durumunu yansıtmaz. Çün-kü bu davranışlarının arkasında korkaklık değil, ganimet hırsı vardı. Eğer bu kelimeyi korkaklık anlamında alırsak, bu sıfat Müslümanların bütünü için söz konusu olurdu. Bu durumda "sonra sizi onların başından savdı." cümlesindeki "sonra" kelimesi zaman bakımından değil, sıralama bakımından sonralık ifade eder.

Ayetteki "tartışmaya kalkıştınız" ifadesi, bütün okçuların gevşeklik ve emir dinlemezlik bakımından aynı tutumu benimsemediklerini, tersine bazılarının emre itaat ederek söz dinleme tavrını sürdürmekte ısrarlı olduklarını gösterir. Bu yüzden yüce Allah bu ifadelerin arkasından "Kiminiz dünyayı istiyordu. Kiminiz de ahireti istiyordu." buyuruyor.

"Sonra sizi sınavdan geçirmek için onların başından savdı." Yani gevşeme, tartışma ve emre karşı gelme hâlleri ortaya çıktıktan sonra sizi müşriklerden alıkoydu. Kısacası, aranızda ihtilâf meydana geldikten sonra sizi imtihan edip imanınızı ve Allah yolundaki sabır derecenizi sınamak için size müşriklerden el çektirdi. Çünkü kalplerde meydana gelen ihtilâf, belânın (imtihanın) yaygınlaşmasını gerektiren en güçlü faktördür. Böylece mümin ile münafık, imanı kökleşmiş ve azminde sabit mümin ile renkli ve yanar-döner kişilikli kimse birbirinden ayırt edilir. Bununla beraber yüce Allah, lütfu ile onları affettiğini bildiriyor: "Ama yine de sizi affetti."

"Hani Peygamber sizi arkanızdan çağırırken hiç kimseye bakmadan kaçıyordunuz..." Ayette geçen "tus'idune" fiilinin kökü olan "is'ad" kelimesi, bir yerden uzaklaşıp gitmek demektir. "Su-ud" kökü ise bu anlamda değildir. O, yüksek bir yere çıkmak demektir. Araplar, "Karada uzağa gitti" anlamında "Es'ade fi canib'il-berri" derler. "Merdivende yukarı çıktı" anlamında ise, "Saade fi's-süllem" derler. Bir görüşe göre ise, bazen "is'ad" kelimesi "suud" kelimesi yerine kullanılır.

"İz" kelimesi, zarf edatıdır ve gizli "uzkuru=hatırlayın" fiili ile bağlantılıdır. Bu durumda açık ifade, "uzkuru iz tus'idune" olur. Bir görüşe göre bu edat, "sarafekum" veya "liyebteliyekum" fiillerine bağlıdır. "Velâtelvune" fiili, dönüp bakmak ve yönelmek anlamına gelen "leyy" kökünden gelir. Mecma-ul Beyan tefsirinde söylendiğine göre, bu kelime sadece olumsuz şekilde kullanılır. Buna göre "leveytu ala keza=şuna yöneldim, döndüm" denmez.

"Hani Peygamber sizi arkanızdan çağırırken..." Ayetteki "uhra-kum=arkanız, sonunuz" kelimesi, "ûlâ=önünüz, başınız" kelimesinin karşıtıdır. Onları çağıran Peygamberimizin, arkalarında, sonlarında ol-ması şunu gösteriyor: Müslümanlar uzun bir konvoy hâlinde bölük bölük olup Peygamberimizin etrafından dağılmışlar. Baş tarafları Peygamberden bir hayli uzaklaşmış, sonları ise henüz Peygamberimize ya-kın bir yerdeymiş. Peygamberimiz bu uzun konvoyun sonlarının arkasından onları çağırıyor, fakat onların ne baş tarafları ve ne son tarafları dönüp ona bakmıyorlarmış ve Peygamberimizin müşrikler kalabalığının arasında kalmasına itinasız bir şekilde uzaklara kaçıyorlarmış.

Ancak bu ayetlerin öncesinde, daha önce tefsirini yaptığımız "Şükredenleri ise Allah ödüllendirecektir." ifadesi gösteriyor ki, müminlerin bazıları ne ilk baştaki bozgunda ve ne Peygamberimizin öldüğü haberi yayıldıktan sonra azimlerinde sarsıntıya uğramadılar ve bozguna düşmediler. Peygamberimizin öldüğü yolundaki söylentinin bozguna yol açtığını şu ayet kanıtlıyor: "Şimdi eğer o ölür ya da öldürülürse, topuklarınız üzerinde geri mi döneceksiniz?"

"Hani Peygamber sizi arkanızdan çağırırken hiç kimseye bakmadan kaçıyordunuz." ayetinin delâlet ettiği hususlardan biri de, Peygamberimizin öldüğü yolundaki söylentinin müminlerin bozguna uğrayıp savaş alanından uzaklaşmalarından sonra yayıldığıdır.

"Ne kaybettiğinize ve ne başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye Allah size keder yerine keder verdi." Yani Allah sizi falan hüzünden uzaklaştırmak için kederinizi kederle karşıladı. Başlarına getirilen bu keder ne olursa olsun Allah'ın bir nimeti idi. "Ne kaybettiğinize ve ne başınıza gelenlere üzülmeyesiniz diye" ifadesi bunun delilidir.

Yüce Allah kendi kitabında onların bu üzüntüsünü kötülüyor ve şöyle buyuruyor: "Amaç, kaybettiklerinize üzülmemenizdir." (Hadîd, 23) Buna göre, müminleri o kötülenen üzüntüden uzaklaştıran bu keder bir nimet, bir armağandır. O takdirde bu keder, davranışlarından pişman olmalarından ve gevşeklikleri sebebi ile kaçırdıkları zafere ilişkin hayıflanmalarından kaynaklanan bir keder olur. O zaman ayetteki "bi-gammin" ifadesi ile karşımıza çıkan ikinci keder sözünü ettiğimiz üzüntüden gelen kederdir ve başındaki "ba" harfi bedel anlamı taşır. O zaman ifadenin manası şöyle olur: Kaybettiğinize ve başınıza gelenlere üzülmenin kederine bedel olarak Allah size zaferi kaçırmanızın hayıflanması ve pişmanlığının kederini verdi.

Ayetteki "esabekum" fiilinin değiştirme, yerine başkasını verme anlamını içermesi de caizdir. O zaman ifadenin anlamı "Allah size ödül olarak üzüntü kederi yerine pişmanlık ve hayıflanma kederi verdi." olur. O zaman iki kederin bir önceki açıklamadaki anlamları yer değiştirir.

Her iki anlama göre de "feesabekum=size (karşılık olarak) verdi" ifadesi, "Ama yine de sizi afetti." ifadesinin uzantısı olur ve arkasından gelen "Sonra da... üzerinize indirdi." ifadesi ile çok güzel bir bütünlük meydana gelir. O takdirde sıralama şöyle olur: Allah sizi, hakkınızda razı olamadığı üzüntüden korumak için bir kedere karşılık size başka bir keder verdi. Sonra üzerinize bir güven duygusu, bir uyuklama indirdi.

Burada başka bir ihtimal de söz konusudur. Bu ihtimali destekleyen husus, cümle akışının, "Allah size... verdi." ifadesinin kendisinden önceki cümlenin uzantısı olduğu yönündeki zuhurudur. O zaman çıkacak anlama göre kederden maksat "Hani... kaçıyordunuz" ifadesinin içeriği ve "bigammin" ifadesindeki kederden maksat, tartışmanın ve emre itaatsizliğin getirdiği sonuçtur ki, o da müşriklerin müminlere arkadan saldırmalarıdır. Bu durumda "bigammin" kelimesindeki "ba" harfi sebep bildirmiş olur. Bu da güzel bir anlamdır. Bu durumda "üzülmeyesiniz diye" ifadesinden maksat, üzülmeyesiniz diye size meselenin mahiyetini anlatıyoruz olur. Tıpkı aşağıdaki ayette olduğu gibi: "Gerek yeryüzünde görülen, gerekse başınıza gelen her musibet tarafımızdan yaratılmadan önce kesinlikle bir kitapta belirlenmiştir. Bu (ayrıntılı plânlama) Allah için kolay bir iştir. Amaç, kaybettiklerinize üzülmemeniz ve O'nun size verdikleri yüzünden şımarmamanızdır." (Hadîd, 22-23)

Bu ihtimal, ayetin düzeni ve sonraki cümlelerin sıralanışı ile bağdaşan bir ihtimaldir. "Feesabekum" ifadesinin ne ile bağlantılı olduğu ilk ve ikinci kederin, "bigammin" kelimesindeki "ba" harfinin ve "likeylâ" kelimesinin anlamı konusunda tefsirciler, hiçbiri doğru olmayan çeşitli ihtimaller ileri sürmüşlerdir ki, onları nakletmekte ve üzerlerinde durmakta hiçbir fayda yoktur.

Bizim muhtemel gördüğümüz iki anlamın her birine göre "kaybettiklerinize üzülmeyesiniz diye" ifadesindeki kayıptan maksat, galibiyet ve ganimet, "başınıza gelenler" ifadesinden maksat da, Müslümanların başına gelen ölümler ve yaralanmalardır.

"Sonra da kederin arkasından Allah üzerinize, içinizden bir grubu saran bir güven duygusu, bir uyuklama indirdi." Ayetteki "emeneh" güven ve "nuas" uyku öncesi rehavet, hafif uyku demektir. "Nuas" kelimesi "emeneh" kelimesinden bedeldir. Çünkü aralarında normal olarak ayrılmazlık vardır. "Emeneh" kelimesinin "âmin" kelimesinin çoğulu olması da muhtemeldir. "Talebe" kelimesinin "talib" kelimesinin çoğulu olduğu gibi. O takdirde bu kelime "aleykum" ifadesinin sonundaki zamirin hâli ve "nuasen" kelimesi de "enzele" fiilinin mefulü olur. Ayette geçen "yeğşa" fiilinin kökü olan "gaşeyan" kelimesi sarmak, kuşatmak anlamına gelir.

Bu ayet gösteriyor ki, Müslümanlar üzerine inen söz konusu "uyuklama" onların sadece bir grubunu sardı, hepsini etkilemedi. Bunun delili ayetteki "içinizden bir grubu saran" ifadesidir. Bu kimseler bozgundan ve dağılmadan sonra pişman olunca ve hayıflanınca, Peygamberimizin yanına dönen kimselerden oluşuyordu. Çünkü bu kimseler savaş kaçağı durumundayken yüce Allah'ın acıyarak onları affetmesi düşünülemez. Zira savaştan kaçmak büyük günahlardandır. Oysa yüce Allah "Ama yine de Allah sizi affetti. Allah müminlere karşı lütufkârdır." buyuruyor. Yine yüce Allah'ın inayetinin kötü ve çirkin davranışlar yapanlara, onlar bu davranışları sürdürürken, henüz tövbe etmeden önce şamil olması da düşünülemez. Oysa daha önce açıklandığı üzere yüce Allah, müminler üzülmesinler de kalpleri Allah'ın razı olmadığı duygularla kirlenmesin diye onların kederini başka bir kederle değiştirdiğinde, onları inayet şemsiyesi altına almıştı.

Dolayısıyla söz konusu kimseler Müslümanlardan bir gruptu. Bun-lar yaptıklarına pişman olarak Peygamberimizin yanına dönüp onun etrafını saran kimselerdir. Bu olay galiba Peygamberimiz müşrik ordusunun arasından ayrılarak geçide döndüğü zaman olmuştur. Gerçi bu Müslüman grubun yavaş yavaş dönüşü, Peygamberimizin öldürülmediğini öğrendikten sonra gerçekleşmiştir. Müslümanların diğer bazılarına gelince; onlar yüce Allah'ın, haklarında "Bir grup da kendi derdine düştü." diye buyurduğu kimselerdir.

"Bir grup da kendi derdine düştü." Bu grup da müminlerin bir başka grubudur. Mümin olmalarından kastımız, onların yüce Allah'ın şu ayette değindiği münafıklardan olmadıklarıdır: "Münafıkları da ortaya çıkarması içindi. Onlara, 'Gelin, Allah yolunda savaşın; ya da savunma yapın' denince, 'Savaşmayı bilseydik elbette peşinizden gelirdik.' dediler..." (Âl-i İmrân, 167) Sözü edilen münafıklar ilk aşamada, savaş başlamadan önce müminlerin cemaatinden ayrılarak kenara çekilen kimselerdir. Bu münafıkların başka bir durumu var ki, sonraki ayetlerde anlatılacaktır.

Sırf kendilerini düşünmekle nitelenen bu ikinci gruba, Allah ilk gruba bağışladığı affı, keder vermeyi, arkasından güven duygusu ile uyuklamayı bağışlamamış; tersine onları kendi hâllerinde bırakmıştı. On-lar da sırf kendilerini düşünüp kendileri dışındaki her şeyi unutmuşlardı.

Yüce Allah, onların sıfatlarının iki tanesine değiniyor. Bu iki sıfat birbirinden ayrılmaz, biri diğerinin uzantısı olan niteliklerdir. Yüce Allah söz konusu kimselerin sırf kendilerini düşündüklerini açıklıyor. Bunun anlamı, onlar gerçek anlamı ile kendi mutluluklarını istiyorlar değildir. Çünkü müminler de kendi mutluluklarından başka bir şey istemiyorlar. Hatta her gayret ve irade sahibi canlı kesinlikle kendi mutluluğundan başka bir şey istemez. Dolayısıyla kastedilen şudur: Onların dünya hayatlarını korumaktan, öldürülme ağına düşmemekten başka bir düşünceleri yoktur. Onlar dinden veya başka bir şeyden sadece dünyada kendilerine zevk ve çıkar sağlamak istiyorlar. Onlar sadece şu düşünce ile dine bağlanmışlardır: Din yenilmez bir faktördür. Yüce Allah dinin düşmanlarının ona karşı üstün gelmelerine razı olmaz. Zahirî sebepler, dinin düşmanları lehine bile olsa sonuç değişmez. Bunlar dini sağmal bir inek gibi düşünüyorlar. Memelerinden süt aktıkça onu sağacaklardır. Eğer durum tersine döner de talih yüzlerine gülmezse, geri dönüp eski inançlarına sarılacaklardır.

"Bunlar, Allah hakkında cahiliye zihniyetini yansıtan, gerçeğe aykırı bir düşünce taşıyorlar... Bütün işler Allah'ın elindedir." Yani onlar Allah hakkında gerçek olmayan bir zanna kapıldılar. Onların bu zanları cahiliye zihniyetlerinden biridir. Onlar yüce Allah'a gerçek olmayan bir nitelik yakıştırıyorlar. Ona yakıştırdıkları bu sıfat, cahiliye zihniyetine mensup olanların Allah'a yakıştırdıkları bir sıfattır. Bu zan her ne ise, "Bu işten (zaferden) bize bir şey var mı?" ifadesi ile bağdaşan, onun içeriği ile bütünleşen bir düşüncedir. Bunun böyle olduğunu yüce Allah'ın Peygamberimize verdiği emir ortaya koyuyor. Bu emirde Peygamberimizden, o soruyu soranlara; "De ki: Bütün işler Allah'ın elindedir." şeklinde cevap vermesini istiyor. Bu cevaptan anlaşıldığına göre, onlar işin bir bölümünün kendilerinin olduğunu sanıyorlardı. Bu yüzden mağlûp olup aralarındaki ölü sayısı çok olunca kuşkuya kapılarak; "Bu işten (zaferden) bize bir şey var mı?" dediler.

Bu sözlerinden ortaya çıkıyor ki, kendilerinin olduğunu sandıkları şey, düşmanlarına karşı üstünlük ve galibiyet idi. Müslüman oldukları cihetle bu hakkı kendilerinde görüyorlardı. Onlar sanıyorlardı ki, hak din ve bu dinin mensupları asla mağlûp edilemez. Çünkü kayıtsız şartsız olarak dinini desteklemek yüce Allah'ın üzerine aldığı bir borçtu, bunu kendilerine vaat etmişti.

İşte cahiliye zihniyetinden gelen haksız zan buydu. Çünkü cahiliye putperestliği şuna inanıyordu: Yüce Allah her şeyin yaratıcısıdır. Rızk, hayat, ölüm, aşk, savaş ve benzeri bütün olay çeşitlerinin, bunların yanı sıra insan, yeryüzü, denizler gibi bütün varlık türlerinin ayır ayrı bir rabbi vardı. Bu rab, o olay çeşitlerini ve varlık türlerinin işlerini plânlar ve irade ettiği işte asla mağlûp edilemez. Cahiliye dönemin putperestleri kendilerine rızk akıtsınlar, mutluluk sağlasınlar, onları kötülüklerden ve belâlardan korusunlar diye bu rablere taparlardı. Onların inancına göre yüce Allah büyük bir kral gibi idi. Tebaasının her kesimini, ülkesinin her bölgesini tam yetkili bir valiye havale ediyordu. Bu vali nüfuz bölgesinde ve egemenlik alanında istediğini yapmakta serbestti.

Eğer bir kişi hak dinin zahirî gelişmesi boyunca hiç mağlûp olmayacağını ve -bu dinin tebliğ edilmesi yükümlüğünü ilk üstlenen, onun yüklerini ilk sırtlayan kişi olan- Peygamberimizin çağrı görevinin zahirî çalışmalarında hiç başarısızlığa uğramayacağını veya hiç öldürülmeyeceğini ve ölmeyeceğini zannederse, Allah hakkında cahiliyeden kalma haksız bir zan beslemiş, Allah'a benzerler koşmuş, Peygamberimizi galibiyet ve ganimet işlerinin kendisine havale edildiği, putperest inancına uygun bir ilâh edinmiş olur. Oysa ki yüce Allah birdir, hiçbir ortağı yoktur; bütün işler O'nun elindedir ve O'nun dışında hiçbir kimsenin hiçbir konuda bir yetkisi yoktur.

Böyle olduğu içindir ki, yüce Allah daha önceki ayetlerde "(Allah,) Kâfirlerin bir bölümünü kırıma uğratmak veya bozguna düşürüp ümitsiz bir biçimde geri dönmelerini sağlamak için (size zafer kazandırdı)." (Âl-i İmrân, 127) deyince, sözünü bir ara cümleciği ile kesip Peygamberimize hitap ederek; "Bu konuda senin elinde bir şey yok." buyurmuştu. Maksat, onun bu kırıma uğratma ve bozguna düşürme işinde rolü olduğunu sanmasına meydan vermemektir. Sebep-sonuç yasasının koyucusu yüce Allah'tır. Hangi olayın sebebi daha güçlü ise gerçekleşme önceliği onundur. Bu olay ister hak, ister batıl; ister hayır, ister şer; ister hidayet, iste sapıklık; ister adalet, ister zulüm olsun. Bu konuda mümin ile kâfir arasında, sevilen ile nefret edilen arasında, Muhammed ile Ebu Süfyan arasında fark yoktur.

Fakat bununla birlikte yüce Allah'ın dinine ve dostlarına yönelik özel bir inayeti vardır. Evrenin düzeni bu inayet gereğince öyle cereyan eder ki, sonunda Allah'ın dini üstün gelir, yeryüzü O'nun dostlarına kucak açar. Çünkü akıbet, kötülüklerden sakınanlara aittir.

Peygamberlik ve hakka çağrı misyonu da, yürürlükteki bu gelenekten müstesna değildir. Bundan dolayı Peygamberimizin bazı savaşları gibi ne zaman normal sebepler bu dinin gelişmesine ve müminlerin üstün gelmesine uygun düştü ise, bu başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Buna karşılık sebeplerin uygun olmadığı, meselâ münafıklığın, Peygamberimizin emirlerine itaatsizliğin, bozgun ve moralsizliğin etkili olduğu durumlarda galibiyet ve üstünlük müminler karşısında müşriklere ait olmuştur.

Diğer peygamberler ile insanlar arasındaki ilişkilerde de aynı durum geçerlidir. Peygamberlerin düşmanları dünyaya bağlı oldukları için, çalışmalarını sırf dünyayı geliştirme, egemenliklerini yaygınlaştırma, güçlerini pekiştirme ve çok sayıda taraftar toplama hedefleri üzerinde yoğunlaştırdıkları için peygamberlere karşı zahirî galibiyet ve üstünlük sağlamışlardır. Nitekim peygamberler arasında Hz. Zekeriyya gibi öldürülenler, Hz. Yahya gibi boğazlananlar, Hz. İsa gibi sürgün edilenler ve daha nice acılara katlananlar vardır.

Evet; hakkın hakkaniyetinin ortaya çıkması ne zaman genel ilâhî geleneğin değil de yürürlükteki normal düzenin yıkılmasına bağlı olursa, başka bir deyimle hak dâva ölüm ile kalım arasında kalırsa, dinin iskeletini ayakta tutmak, onun inandırıcılığını kaybetmesine meydan vermemek yüce Allah'ın borcu olur. Birinci ciltte mucizeden söz ederken[7] ve ikinci ciltte amellerin hükümleri üzerinde konuşurken[8] bu meseleye bir parça değinmiştik.

Şimdi konumuza dönelim. Sadece kendilerini düşünenlerden oluşan söz konusu grubun "Bu işten (zaferden) bize bir şey var mı?" şeklindeki sözleri dinin özüne dönük bir şüphe ifade eder. Daha önce belirtildiği üzere onlar bu sözleriyle dinin iskeletine putperestlik ruhu aşılamış oluyorlar. Bu yüzden yüce Allah, Peygamberine onlara cevap vermesini emretmiş ve; "De ki: Bütün işler Allah'ın elindedir." buyurmuştur. Bundan önce de Peygamberine hitap ederek; "Bu konuda senin elinde bir şey yok." buyurmuştur. Böylece fıtrat inancında ve tevhit dininde yetkilerin tümü ile yüce Allah'a ait olduğunu ve Peygamber de dahil olmak üzere geride kalan şeylerin sonuçlar üzerinde doğrudan hiçbir etkisi olmadığını, bunların tümünün sebep-sonuç ilişkisi ile imtihan ve sınama kuralının işlemesini sağlayan ilâhî geleneğin sınırları içinde kaldığını açıklamıştır.

"Sana açıklayamadıkları bir şeyi içlerinde saklıyorlar..." Bu ayet onları "Bu işten (zaferden) bize bir şey var mı?" biçimindeki sözlerinden daha ağır bir yanlışlıkla nitelendiriyor. Çünkü o sözleri soru biçiminde bir şüphe belirtme ifadesi idi ise de, bu sözleri, yani "Eğer bu işten (zaferden) bir nasibimiz olsaydı, burada öldürülmezdik." biçimindeki sözleri, kanıtlama biçiminde bir tercih yansıtıyor. Bundan dolayı ilk sözlerini Peygamberimize açıkladıkları hâlde ikinci sözlerini ondan saklamışlardır. Çünkü bu ikinci sözleri küfrü İslâm'a tercih etmeyi içeriyor.

Bu yüzden Allah, Peygamberine onlara cevap olarak şöyle demesini emrediyor: "De ki: 'Eğer evlerinizde de olsaydınız, alınlarına ölüm yazılanlar uzanacakları yerleri yine de boylarlardı.' Allah gönüllerinizdekini sınavdan geçirmek ve kalplerinizi arıtmak için bunları başınıza getirdi." Böylece onlara şu gerçekleri açıklamış oluyor:

1- Savaşta öldürülenleriniz, hak yolda olmadığınız için ve sandığınız gibi zaferden nasibiniz olmadığı için öldürülmemişlerdir. Tersine, işlemesi ve yürümesi kaçınılmaz olan ilâhî takdir şu öldürülenlerin yattıkları yerlere serilmesi yönünde cereyan etmiştir. Eğer bu savaşa çıkmamış olsaydınız, yine alınlarına ölüm yazılanlarınız serildikleri yerlerde görüneceklerdi. Buna göre, ne bir an öne alabileceğiniz ve ne bir an erteleyebileceğiniz belirlenmiş ecelden kaçmak söz konusu değildir.

2- Yüce Allah'ın geleneği, imtihanın ve denenmenin genelliği yönünde cereyan etmiştir. Bu ilâhî gelenek onlar için de, sizin için de geçerli ve kaçınılmazdır. Dolayısıyla sefere çıkmanız, bu savaşın meydana gelmesi ve sonuçta öldürülenlerin yere serilmeleri ve derecelerine nail olmaları, böylece sizlerin de yerlerinizin belirlenmesi ve kalplerinizdeki düşüncelerin sınavdan geçmesi ve gönüllerinizdeki imanın ya da şirkin saflaşması suretiyle ya mutluluk veya bedbahtlık şıklarından birinin hakkınızda belirginleşmesi kaçınılmazdı.

Bazı tefsirciler bu ayet hakkında şaşırtıcı bir görüş ileri sürmüşlerdir. Bu görüşe göre bu ayetin durumlarını açıkladığı grup münafıklardır. Oysa burada müminlerin durumunun anlatıldığı gerçeği, ayetlerin akışından bellidir. Münafıkların, yani olayın başında, daha savaş başlamadan kafileden ayrılan Abdullah b. Übeyy ve arkadaşlarının durumuna gelince, onlara daha sonraki ayetlerde değinilecektir.

Yalnız eğer münafıklardan zayıf imanlıları kastediyorlarsa, o başka. Çünkü onların da çelişik inançları kaçınılmaz şekilde kalben gerçeği inkâr edip sözde onu kabul etme sonucunu doğurur. Bunlar, yüce Allah'ın şu ayetlerde "hasta kalpliler" olarak adlandırdığı kimselerdir: "Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar; 'Bunların dinleri kendilerini aldattı.' dediler." (Enfâl, 49) "Nitekim içinizden onlara (münafıklara) kulak verenler vardı." (Tevbe, 47) Veyahut da eğer bütün münafıkların Abdullah b. Übeyy ve arkadaşları ile birlikte Medine'ye dönmediklerini diyorlarsa, yine bir diyeceğimiz yok.

Bundan daha şaşırtıcı bir görüş var ki, o da şudur: Ayetin söz konusu ettiği bu grup müminlerden oluşuyordu. Onlar hak dine bağlı oldukları için zaferin ve galibiyetin kendilerine ait olacağını sanıyorlardı. Çünkü Bedir günü fethi, zaferi ve yardımcı meleklerin inişini görmüşlerdi. Dolayısıyla "Bu işten (zaferden) bize bir şey var mı?" ve "Eğer bu işten (zaferden) bir nasibimiz olsaydı, burada öldürülmezdik." şeklindeki sözleri, işlerin kendi ellerinde değil; yüce Allah'ın elinde olduğuna yönelik bir itiraftır. Aksi takdirde, bunca ölü vermez, yenilgiye uğramazlardı.

Bu görüşe verilecek cevap, o zaman yüce Allah'ın cevabının uygun düşmeyeceği şekildedir. Çünkü yüce Allah onlara şöyle cevap verilmesini emretmiştir: "De ki: Bütün işler Allah'ın elindedir." ve "De ki: Eğer evlerinizde de olsaydınız, alınlarına ölüm yazılanlar uzanacakları yerleri yine de boylarlardı."

Bu görüşü ileri sürenlerden de, bu uyumsuzluğu fark eden olmuştur; fakat buna asıl sözünden daha tutarsız bir cevap vermiştir. Ayetin doğru anlamının ne olduğunu daha önceki sözlerimizden anlamış bulunuyorsun.

"İki topluluğun karşılaştığı gün savaştan geri dönenlerinizi şeytan, kazandıkları bazı günahlarından dolayı kaydırmaya girişti..." Ayette geçen "şeytanın onları kaydırma girişimi" onları zelleye düşürmek istemesi demektir. Bu zelleye düşmelerinin sebebi, kalplerinde ve davranışlarında meydana gelen bazı günahlarıdır. Çünkü günahlar birbirine yol açarlar. Zira günahlar nefsin arzusuna uymaya dayanırlar. Nefsin bir şeyi arzu etmesi ise, ona benzer bir şeyi de arzu etmesi demektir.

Ayette geçen "ba" harfinin alet anlamı taşıması ve "kazandıkları günah"ın karşılaşma günü savaştan geri dönmeleri olması ihtimaline gelince, ifadenin zahirine göre bu yorum uzak bir ihtimaldir. Çünkü "kazandıkları günah" ifadesinin zahirinden anlaşıldığına göre, "kazanma" işi savaştan geri dönmekten ve şeytanın kaydırma girişiminden önce gerçekleşmiştir.

Her neyse; ayetten anlaşılan anlama göre, bu grubu oluşturan Müslümanların daha önce işledikleri günahlar, şeytanın onlara yönelik geri dönmeye ve kaçmaya kışkırtma girişimine imkân vermiştir. Bundan ortaya çıkıyor ki, bazı rivayetlere dayanılarak söylendiği üzere, bu ayetin şeytanın Uhud günü Peygamberimizin öldüğü yolundaki bağırmasına işaret olduğu ihtimali dayanaksız ve yersizdir. Çünkü ayetin sözleri, bu yönde delil olmaya elverişli değildir.

"Ama Allah onları yine de affetti. Hiç şüphesiz, Allah affedici ve halimdir." Bu af, ayetin başında sözü edilen savaştan kaçanlara yöneliktir. Ayet mutlaktır, o gün savaştan kaçanların hepsini kapsar. Dolayısıyla ayet her iki gruba, yani hem kendilerini uyuklama saran, hem de sırf kendilerini düşünen gruba şamildir. Yalnız bu iki grup yüce Allah'ın ikramına nail olup olmama açısından farklıdır. Bu farklılık yüzünden, daha önce açıklandığı üzere, ilk gruba ilişkin affın şamil olduğu ilâhî ikramın tezahürleri, her iki grubu birlikte kapsamına alan bu afla birlikte zikredilmemiştir.

Bundan anlaşılıyor ki, bu ayette zikredilen af, "Ama yine de sizi affetti. Allah müminlere karşı gerçekten lütufkârdır." ifadesinde zikredilen aftan başkadır. Bu iki affın birbirinden farklı olduğunun delillerinden biri, bu iki ayet arasındaki üslûp farkıdır. İlk ayette şöyle buyuruluyor: "Ama yine de sizi affetti. Allah müminlere karşı gerçek-ten lütufkârdır." Bu lütfu ve esirgeyiciliği açığa vuran bir ifadedir. Yüce Allah, onları müminler olarak adlandırıyor. Arkasından üzülmesinler diye kederlerini başka bir kederle değiştirdiğini, sonra da üzerlerine güven ve uyuklama indirdiğini açıklıyor. Fakat ikinci ayette şöyle buyuruluyor: "Ama Allah onları yine de affetti. Hiç şüphesiz, Allah affedici ve halimdir." Görüldüğü gibi bu ifadede af zikrediliyor, fakat ilk gruba yönelik lütufların hiçbirinden söz edilmiyor. Sonra da yüce Allah, "hilm" sıfatını hatırlatarak sözünü bağlıyor. Bilindiği gibi, "hilm" cezalandırmakta acele etmemek demektir. Öyle olunca, "hilm" ile bir arada olan bir af, öfkeyi saklı tutan bir azarlama, bir sitem niteliği taşır.

Denebilir ki: Bu iki grubu eşit sayanlar, her ikisi için de bir arada af çıktığı gerekçesi ile bunları eşit saymışlardır.

Cevap olarak derim ki: Gerçi af kavramı her iki grup için aynen kullanılmıştır; ama bu iki ifadede geçen af içerik bakımından farklıdır. Af, mağfiret ve benzeri terimlerin kullanıldıkları her yerde tek bir içerik taşıdıklarına dair elimizde delil yoktur. İki af arasındaki farklılığın gerekçelerini daha önce açıkladık.

AFFIN VE MAĞFİRETİN KUR'AN'DAKİ ANLAMI

Ragıp el-İsfahanî'ye göre af, bir şeyi almaya kastetmektir. Bu anlam, kelimenin çeşitli kullanım yerlerinden elde edilmiştir. "Afahu" ve "i'tefahu" yani yanındakini almak üzere onu kastetti. "Afet'ir-rih'ud-dare" yani, rüzgar evin eserlerini almak üzere onu kastetti. Araplar eskiyen ev için "afet'id-daru" derler. Bu ifade ince bir nükte içerir. Şöyle ki, eskiyen ev sanki kendi eserlerini ve güzellik görüntülerini kastederek almış ve bunlar gözlerden kaybolmuştur. Affın yüce Allah'a isnat edilmesi de bu nükteden dolayıdır. Sanki yüce Allah kulu ile ilgilenerek onun yanındaki günahları alıyor ve onu günahsız bırakıyor.

Bundan anlaşılıyor ki örtmek anlamına gelen "mağfiret" içerik açısından affın uzantısı ve sonucudur. Çünkü herhangi bir şey, meselâ günah, önce alınır, kaldırılır, sonra da üzeri örtülür. Böylece günahkârın günahı ne kendisi ve ne başkaları tarafından görülmez. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bizi affet, bize mağfiret eyle." (Bakara, 286) "Allah affedendir, mağfirette bulunandır." (Nisâ, 99)

Bundan ortaya çıkıyor ki, af ve mağfiret her ne kadar zihni değerlendirme bakımından birbirinden farklı iseler ve biri diğerinin uzantısı ise de, sonuçta ifade ettikleri anlam bakımından birdirler. Aynı şekilde bu iki kelimenin anlamı yüce Allah'a mahsus olan anlamlardan da değildir. Tersine, içerdikleri anlamlarıyla yüce Allah'tan başkası için de kullanılabilirler. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kendileri affederlerse, veya nikâhlarını akdetmeye yetkili erkek affederse, o başka..." (Bakara, 237) "Müminlere de ki: Allah'ın günlerini ummayanları bağışlasınlar (onlara mağfiret etsinler)." (Câsiye, 14) "Onları affeyle, onlara Allah'tan mağfiret dile ve yapacağın iş hakkında onların görüşlerini al..." (Âl-i İmrân, 159) Yüce Allah bu ayette savaştan kaçan müminleri affetmesini; günahlarına azar, serzeniş, yüz çevirme gibi bir karşılık vermemesini ve Allah'tan, günahın Allah hakkıyla ilgili izlerini bağışlamasını dilemesini Peygamberine emrediyor.

Ortaya çıkan bir başka gerçek de şudur: Af ve mağfiretin anlamının hem tekvinî, hem teşriî, hem dünyevî, hem de uhrevî sonuçlarla bağlantılı olması mümkündür. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Başınıza gelen her musibet, mutlaka kendi elleriniz ile yaptıklarınızdandır. Üstelik Allah yaptıklarınızın çoğunu affediyor." (Şûrâ, 30) Bu ayetin dünyevî sonuçlar ve kalıntılara da şamil olduğu kesindir. Şu ayet de zahirî anlamı ile aynı niteliktedir: "Melekler de Rablerine hamdederek O'nu noksanlıklardan tenzih ediyorlar ve yeryüzündekiler için mağfiret diliyorlar." (Şûrâ, 5) Hz. Âdem ile eşinin yüce Allah tarafından nakledilen şu sözleri de aynı mahiyettedir. "Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer sen bize mağfiret ve merhamet etmezsen, kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz." (A'râf, 23) Burada Hz. Âdem ile eşinin zulümlerinden maksadın, mevlevî=teşri nitelikli bir yasağı çiğneme günahı değil; irşadî=öğüt nitelikli bir yasağı çiğneme günahı olduğunu kabul ediyoruz.

Kur'an'ın çok sayıdaki ayeti şunu gösteriyor: Allah'a yakın olmak ve cennet nimetine ermek, daha önce Allah'ın mağfiretine nail olmaya, tövbe ve benzeri yollarla şirkin ve günahların pasından arınmaya bağlıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hayır; onların işledikleri günahlar kalpleri üzerinde pas bağlamıştır." (Mutaffifîn, 14) "Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya hidayet eder." (Teğâbun, 11)

Kısacası af ve mağfiret, engeli giderme ve karşıt olan bağdaşmazı kaldırma kabilindendir. Yüce Allah imanı ve ahiret yurdunu hayat, buna karşılık imanın eserlerini, ahiret ehlinin işlerini ve onların canlı hayatlarını nur saymıştır. Nitekim şöyle buyuruyor: "Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürürken yararlandığı bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde bocalayıp oradan bir türlü çıkamayan kimse gibi midir?" (En'âm, 122) "Asıl hayat, ahiret yurdundaki hayattır." (Ankebut, 64)

Buna mukabil şirk ölümdür, günahlar da karanlıklardır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kâfirlerin amellerinin bir başka benzeri, engin bir denizin karanlıklarıdır. Bu denizi üst üste binen dalgalar ve dalgaları da bulut örter. Orada karanlıklar üst üste binmiştir. Öyle ki, insan elini uzatsa onu fark edemez bile. Allah'ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz." (Nûr, 40) O hâlde mağfiret, ölümü ve karanlığı gidermektir. Bu da ancak hayat ve nur ile olur. Söz konusu bu hayat imandan, bu nur da ilâhî rahmetten ibarettir.

Buna göre kâfirin ne hayatı ve ne nuru vardır. Mağfirete ermiş müminin ise hem hayatı, hem de nuru vardır. Günahları olan müminin ise hayatı vardır, fakat nuru eksiktir. Bu eksiklik mağfiret sayesinde tamamlanır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onların nurları önlerinden ve yanlarından koşar da; 'Ey Rabbimiz, nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et.' derler." (Tahrîm, 8)

Yaptığımız bu açıklamaların tümünden şu ortaya çıkıyor: Af ve mağfiret kavramları tekvinî meselelerde yüce Allah'a isnat edildiğinde, engeli gidermek demektir ki, bu da o engeli ortadan kaldıracak sebebi devreye koyarak gerçekleşir. Bu iki kavram teşrii meselelerde yüce Allah'a isnat edildiğinde, yumuşak davranmayı ve benzerini engelleyen sebebi ortadan kaldırmaktır. Mutluluk ve bedbahtlık konusunda ise, mutluluğun önündeki engeli kaldırmaktır.


 

 


 

156- Ey müminler, sefere çıkan veya savaşa katılan kardeşleri hakkında; "Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler ve öldürülmezlerdi." diyen kâfirler gibi olmayın. Allah bunu onların kalplerinde acı bir hayıflanma kılsın diye (böyle deyip dururlar). Oysa can veren de, öldüren de Allah'tır. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

 

157- Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah'tan gelecek olan mağfiret ve rahmet, onların biriktirmekte oldukları şeylerden daha iyidir.

 

158- Hiç şüphesiz ölseniz de, öldürülseniz de, Allah katında toplanacaksınız.

 

159- Allah'tan gelen bir merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert, katı kalpli biri olsaydın, şüphesiz çevrenden uzaklaşırlardı. Onları affet, kendileri için Allah'tan mağfiret dile ve yapacağın iş hakkında onların görüşlerini al. Ama karar verince, artık Allah'a dayan. Hiç şüphesiz Allah, kendisine dayananları sever.

 

160- Eğer Allah size yardım ederse, sizi hiç kimse yenemez. Fakat eğer O sizi yardımcısız bırakırsa, O'ndan başka size kim yardım edebilir? O hâlde müminler sadece Allah'a dayansınlar.

 

161- Hiçbir peygambere hıyanet etmek yakışmaz. Kim hıyanet ederse, kıyamet günü hıyanetini taşıyarak gelir. Sonra herkese kazandığı eksiksiz verilir; hiç kimseye haksızlık edilmez.

 

162- Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın gazabına uğrayan kimse gibi olur mu? Onun varacağı yer cehennemdir. Orası ne kötü bir varış yeridir!

 

163- Onların Allah katındaki dereceleri farklıdır. Allah onların yaptıklarını görmektedir.

 

164- Allah müminlere kendilerinden bir peygamber göndermekle onlara karşı büyük bir lütufta bulundu. Bu peygamber onlara Allah'ın ayetlerini okuyor, onları arındırıyor, onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor. Oysa onlar daha önce açık bir sapıklık içinde idiler.

AYETLERİN AÇIKLAMASI

Okuduğumuz ayetler de Uhud Savaşı hakkında inen ayetlerin devamıdır. Bu ayetler müminlerin başına gelen bir başka duruma değiniyor. Bu durum, seçkin yiğitlerinin ve ileri gelen şahsiyetlerinin öldürülmesinden dolayı kalplerinde beliren eseflenme ve hayıflanma duygusudur. Bu savaşta öldürülenlerin büyük çoğunluğu Ensardandı. Söylendiğine göre Muhacirlerden sadece dört kişi öldürülmüştü. Bu da mukavemetin çoğunun Ensar tarafından gösterildiği ve Muhacirlerin onlardan önce hezimete düştükleri kanaatini güçlendiriyor.

Kısacası, okuduğumuz ayetler bu eseflenme ve hayıflanmadaki yanlışlığı ve bakış açısı çarpıklığını açıklıyor ve arkasından bu eseflenme ve hayıflanmanın doğurduğu diğer bir duruma sözü getiriyor. Bu durum müminlerin Peygamberimize yönelik suizanlarıdır. Bu dayanaksız kanaate göre, kendilerini bu duruma düşüren bu tehlikenin kucağına atan, Peygamberimizdir. Böyle düşündükleri kendi sözlerinden anlaşılıyor. Nitekim bu ayetlerdeki "Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler ve öldürülmezlerdi." ayetinde işaret edilen kendi sözleri ile "Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi." biçimindeki ileride gelecek ayetler arasında bulunan münafıkların sözleri bunu kanıtlıyor. Münafıklar, "Eğer bize itaat etselerdi..." diyorlarken şunu kastediyorlardı: Eğer bizi dinleselerdi de Peygambere itaat etmeselerdi, öldürülmezlerdi. Dolayısıyla onların ölümüne sebep olan, Peygamberdir.

Bu düşünceye karşı mezkur ayetlerde Peygamberin kesinlikle hiçbir kimseye hıyanet etmeyeceği açıklanıyor. Çünkü o, yüce Allah'ın gönderdiği şerefli, onurlu ve yüce ahlâklı bir peygamberdir. Yüce Allah'tan gelen bir merhamet sayesinde onlara karşı yumuşak davranır, onları affeder, onlar için istiğfar eder ve yüce Allah'ın emri ile yapacağı işleri onlarla istişare ederek yapar. Yüce Allah onları sapıklıktan çıkarıp hidayete erdirmek için onlara böyle bir peygamber göndermiştir. Ve böyle bir peygamber göndermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur.

"Ey müminler... kâfirler gibi olmayın..." Buradaki kâfirlerden maksat, ifadenin zahirinden anlaşıldığı gibi sadece kâfirlerdir, söy-lendiği gibi münafıklar bu ifadenin kapsamına girmez. Çünkü münafıklık, münafıklık olması niteliği ile bu sözün kaynağı değildir. -Gerçi münafıklar da bu sözü söylerler.- Bu sözün asıl kaynağı küfür olduğu için onun kâfirlere isnat edilmesi gerekir.

Ayette kullanılan "ed-darbu fi'l-ardı" deyimi, kinaye yolu ile yoluculuk etmek anlamına gelir. Yine ayette geçen "guzzen" kelimesi, "gazi" kelimesinin çoğuludur. "Tâlib"in çoğulunun "tulleb" ve "dârib"in çoğulunun "durreb" olması gibi. "Allah bunu onların kalplerinde acı bir hayıflanma kılsın diye..." Yani onlara bu hayıflanma ile azap çektirsin diye. Bu ifadede sebep, gaye yerine konmuştur. "Can veren de, öldüren de Allah'tır." ifadesi, "Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler ve öldürülmezlerdi." diyen kâfirlerin yanlış değerlendirmelerine konu olan gerçeği açıklıyor. Buradaki ölüm hem normal ecelle gerçekleşen ölümü, hem de öldürülme sonucu gerçekleşen ölümü içeriyor. "Ölüm" kelimesi tek başına kullanıldığında anlamının böyle geniş olduğunu daha önce belirtmiştik. "Allah yaptıklarınızı görmektedir." ifadesi, "kâfirler gibi olmayın." ifadesinde dile getirilen yasaklamanın gerekçesi niteliğindedir.

"...ölmezler ve öldürülmezlerdi." ifadesinde ölmek, öldürülmekten önce zikrediliyor. Bunun sebebi, "sefere çıkan veya savaşa katılan kardeşleri..." ifadesindeki sıralamayı gözetmektir. Buna "leff-u neşr-i müretteb" sanatı denir. Bir başka sebep de şudur: Ölüm, doğallığa uygun olarak cereyan eden alışılagelmiş bir olay olduğu hâlde öldürülmek istisnai bir durumdur. Böyle olduğu için alışılagelmiş olan olay, böyle olmayan olayın önüne alınmıştır.

Bu ayetten çıkan sonuç müminleri, tıpkı kâfirler gibi davranıp beldeleri dışında ya da soydaşlarından uzakta ölen veya savaşlarda öldürülen kardeşleri için "Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezler ve öldürülmezlerdi." demekten alıkoymaktır. Çünkü bu söz, insanı kalpte meydana gelecek ilâhî bir azaba sürükler. Bu azap, onların kalplerine düşecek olan hayıflanma duygusudur. Üstelik bu söz cahillikten kaynaklanıyor. Çünkü onların yakında ya da uzakta oluşları can verici veya öldürücü bir sebep değildir. Can vermek ve öldürmek, tek olan ve ortağı bulunmayan yüce Allah'a mahsus yetkilerdendir. Buna göre müminler Allah'tan korkmalı ve kâfirler gibi konuşmamalıdırlar. Çünkü Allah onların yaptıklarını görmektedir.

"Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah'tan gelecek olan mağfiret ve rahmet, onların biriktirmekte oldukları şeylerden daha iyidir." Anlaşılan, "biriktirmekte oldukları şeyler"den maksat, dünya hayatının ana gayesi olan mal ve onun uzantılarıdır.

Bu ayette öldürülmek, ölmekten önce zikrediliyor. Çünkü Allah yolunda öldürülmek, normal ölüme göre Allah'ın mağfiretine daha yakındır. Burada öldürülmenin ölümden önce zikredilmesini gerektiren incelik budur. Nitekim bir sonraki ayette, yani "Hiç şüphesiz ölseniz de, öldürülseniz de, Allah katında toplanacaksınız." ayetinde ölmek fi-ili öldürülmek fiilinin önüne geçirilerek normal sıralamaya dönülmüş-tür. Çünkü bu ayette söz konusu olan fazladan incelik orada yoktur.

"Allah'tan gelen bir merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın..." Ayette geçen "fazz" kelimesi, katı ve merhametsiz anlamına gelir. Yine ayette yer alan "galiz'el-kalb" ifadesi, kalbin ince ve yumuşak olmayışı, acımasız oluşu hâlini anlatan kinayeli bir ifadedir. Yine ayette geçen "infeddu" kelimesinin kökü olan "infidad" ayrılma, dağılma anlamı taşır.

Bu ayette müminlere yönelik olan hitap üslûbundan Peygamberimize hitap etmeye dönülüyor. Ayetin anlamının özü şudur: Tarafımızdan bağışlanan bir merhametin sonucu olarak Peygamberimiz size yumuşak davrandı. Bu yüzden ona sizi affetmesini, sizin için istiğfar etmesini, yapacağı işlerde sizden görüş almasını ve bir şeyi yapmaya karar verince bize dayanmasını emrettik.

Müminlere yönelik hitap üslûbunun Peygamberimize hitaba dönüştürülmesindeki incelik şudur: Uhud Savaşı hakkındaki ayetlerin başlarında azarlama ve serzenişle karışık bir üslûp kullanılmış ve bu üslûp uygun yerlerde bir tür yüz çevirmeye şamil olmuştur. Bu uygun yerlerden biri de burasıdır. Burada müminlerin, Peygamberimize itiraz anlamına gelen durumlarına parmak basılıyor. Çünkü öldürülenlerine üzülmüş olmaları, onları Peygamberimizin davranışını tartışmaya, onu kendilerini kırıma uğratmakla suçlayama sürükleyebilir. Bu yüzden yüce Allah onlara hitap etmekten vazgeçerek Peygamberine dönüyor ve "Allah'tan gelen bir merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın." diyerek hitabı ona yöneltiyor.

Bu ifade ayette yer almayan başka bir ifadenin devamı niteliğindedir. Metinde yer almayan ifadeler ile bütünleşen anlam şöyledir: "Onların durumu, gördüğün gibi kâfirlere benzemek ve ölülerine hayıflanmaktan ibarettir. Bu durumda sen bizim bağışladığımız bir merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Yoksa çevrenden ayrılıp dağılırlardı. Doğrusunu Allah herkesten daha iyi bilir.

"Onları affet, kendileri için Allah'tan mağfiret dile ve yapacağın iş hakkında onların görüşlerini al." Bu ifade, Peygamberimizin tutumunu onaylama anlamı taşıyor. Çünkü o zaten böyle yapıyordu. Uhud Savaşı öncesinde müminlerle savaş hakkında istişare yapmıştı. Bu ayet, Peygamberimizin kendisine emredileni yaptığını ve yüce Allah'ın onun yaptığından hoşnut olduğunu vurguluyor.

Yüce Allah, bu ayette Peygamberine müminleri affetmesini, böylece onların davranışlarına emre itaatsizlik sonucunu yüklememesini, yüce Allah'tan onlara mağfiret dilemesini -ki yüce Allah'ın bunu yapacağı şüphesizdir- emrediyor. Gerçi bu ifade mutlaktır, belirli bir konuya mahsus değildir, yalnız şer'î hadleri ve benzeri konuları kapsamaz. Aksi takdirde şer'î kurallar boşuna olmuş olur. Üstelik bu ifadeleri "yapacağın iş hakkında onların görüşlerini al." emrinin izlemiş olması, şu noktayı vurgulamaktan geri kalmaz: Bu iki emir, yani affetme ve mağfiret dileme emirleri, sadece müminler ile istişarenin geçerli olduğu velâyet ve kamu işlerini düzenleme konuları çerçevesi ile sınırlıdır.

"Ama karar verince, artık Allah'a dayan. Hiç şüphesiz Allah, kendisine dayananları sever." Allah seni sevince de, senin koruyucun ve destekçin olur, seni yardımcısız bırakmaz. Bu yüzden bu ayeti, bu anlamı taşıyan ifadeler izlemiş ve yüce Allah, müminleri kendine dayanmaya çağırmıştır. Şöyle buyurmuştur: "Eğer Allah size yardım ederse, sizi hiç kimse yenemez. Fakat eğer O sizi yardımcısız bırakırsa, O'ndan başka size kim yardım edebilir?" Arkasından, sebebine de işaret ederek; "O hâlde müminler sadece Allah'a dayansınlar." buyuruyor. Yani müminler, kendinden başka yardım edici ve destekçi olmayan Allah'a inandıkları için Allah'a dayanmalıdırlar.

"Hiçbir peygambere hıyanet etmek yakışmaz..." Ayette geçen "yeğulle" kelimesinin kökü olan "ğıll" kelimesi, hıyanet anlamındadır. Bu konu, bu surenin daha önceki bir ayetinde şöyle geçmişti: "Hiçbir insana yakışmaz ki, Allah kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik versin de sonra o, insanlara; "Allah'ı bırakıp bana kul olun." desin..." (Âl-i İmrân, 79)

Bu şekildeki ifadenin anlamı, peygamberlik makamını, temiz olduğu gerekçesi ile, kötülüklerden ve çirkinliklerden tenzih etmektir. Anlamı şudur: Peygamber, Rabbine ya da insanlara hıyanet etmekten münezzehtir. İnsanlara hıyanet etmek de, bir tür Allah'a hıyanet etmektir. Üstelik durum şu ki, hıyanet eden kimse, Rabbinin huzuruna o hıyaneti ile çıkar, sonra da yaptığının cezasına eksiksizce çarptırılır.

Arkasından Peygamberimizi (s.a.a), hıyanet ile suçlamanın zalimce ve alâkasız bir yargı olduğu belirtiliyor. Çünkü Peygamber, Allah'ın rızasına uyar, Allah'ın rızasından sapması söz konusu değildir. Hain ise yüce Allah'ın büyük gazabına uğramıştır ve yeri cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir! "Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın gazabına uğrayan kimse gibi olur mu?..." ayetinden kastedilen de işte budur.

Bu ayetin maksadının müminlere tarizde bulunmak da olması mümkündür. Yani onlara şöyle denmek istenebilir: Bu durumlar, yüce Allah'ın gazabına uğramaya sebep olacak durumlardır. Yüce Allah bu öğütleri vererek sizi rızasına çağırıyor. Allah'ın gazabı ile rızası bir değildir.

Sonra anlatılıyor ki, Allah'ın rızasını izleyenler ile O'nun gazabına uğrayanların dereceleri farklıdır. Allah kullarının amellerini görüyor. En küçük iyiliğin ya da kötülüğün O'nun gözünden kaçtığını sanıp da O'nun rızasını izleme yahut gazabına uğrama konusunda gevşekliğe kapılmayın.

"Allah müminlere kendilerinden bir peygamber göndermekle onlara karşı büyük bir lütufta bulundu..." Bu ayette de başka bir iltifat sanatı vardır. Müminlere hitap etmekten vazgeçilerek onlara üçüncü tekil şahıs olarak değinilmeye geçilmiştir. Buralardaki üslûp değişikliklerinin genel sebebi daha önce belirtilmişti.

Buradaki değişikliğin özel sebebine gelince, bu ayetin maksadı müminlere iman sıfatları sebebi ile Allah'ın lütufta bulunduğunu vurgulamaktır. Bu yüzden "müminler" dendi. Bu maksadı bu sıfattan başka bir kelime ifade etmez. Hatta "iman eden kimseler" bile dense, bu maksat gerçekleşmez. Çünkü sebep-sonuç ilişkisini vurgulayan ya da tam anlamı ile vurgulamayı sağlayan ifade sıfat kullanmaktır. Ayetin anlamı ise açıktır.

Bu ayetin incelenecek başka yönleri de vardır. Bunların bir bölümüne İnşallah ileride uygun yerlerinde değineceğiz.

 

 

 

 

165- (Bedir savaşında) iki katını (düşmanın) başına getirdiğiniz bir musibet, (Uhud Savaşında) sizin de başınıza gelince mi, "Bu da nereden?" diyorsunuz? De ki: "Bu, sizin kendinizden (kendi tutumunuzdan) kaynaklandı." Hiç şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter.

 

166- İki topluluğun karşılaştığı gün başınıza gelenler, Allah'ın izni ile olmuştu ki bu da (sizleri sınaması;) müminleri ayırdetmesi,

 

167- münafıkları da ortaya çıkarması için idi. Onlara, "Gelin, Allah yolunda savaşın; ya da savunma yapın" denince, "Savaşmayı bilseydik elbette peşinizden gelirdik" dediler. Onlar, o gün imandan çok küfre yakındılar. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların (içlerinde) gizlediklerini daha iyi bilir.

 

168- Onlar (evlerinde) oturup, (savaşta şehit düşen) kardeşleri hakkında "Eğer bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi" diyenlerdir. De ki: "Eğer doğru söylüyorsanız, ölümü kendi başınızdan savın bakalım!"

 

169- Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma. Bilakis onlar diridirler ve Rableri yanında rızıklanırlar.

 

170- Öyle ki onlar Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdiklerinden dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine hiçbir korku ve üzüntü bulunmadığı müjdesinin sevinci içindedirler.

 

171- Onlar, Allah'tan gelen nimet ve keremin; Allah'ın müminlerin mükâfatını zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler.

ayetlerİn açıklaması

Okuduğumuz ayetler, Uhud Savaşı hakkında inen ayetlerin devamı niteliğindedir. Bu ayetlerde, Medine'den Uhud'a doğru gitmekte olan müminler ordusundan ayrılan ve onları yalnız bırakan münafık gurubun durumuna değiniliyor ve onların savaşta öldürülenler için söylediklerine cevap veriliyor. Yine bu ayetlerde şehitlerin öldürülmelerinden sonraki durumları anlatılıyor ve onlara Allah'a yakınlık makamında sunulan nimetlerden söz ediliyor ve arkalarından gelecek kardeşlerine ilişkin duydukları sevinç dile getiriliyor.

"(Bedir Savaşında) iki katını (düşmanın) başına getirdiğiniz bir musibet, (Uhud Savaşında) sizin de başınıza gelince mi..." Bilindiği gibi daha önceki ayetlerden birinde yüce Allah, müminlere kafirler gibi olup öldürülen kardeşlerine üzülmelerini, onlar için hayıflanmalarını yasaklamıştı. Bu yasaklamayı açıklarken hayat ve ölüm konusunun kendi ellerinde değil, sırf Allah'ın yetkisinde olduğunu belirtmişti. Yetki O'nun elinde olduğu için de yakında veya uzakta olmak, savaşa katılmak veya seferden geri kalmak gibi bahanelere sığınmanın anlamsız olduğunu vurgulamıştı. Bu açıklamadan sonra tekrar aynı konuya dönerek bu ayette Uhud Savaşındaki başarısızlığın tabiî sebep-sonuç yasası ışığında beliren yakın sebebine parmak basıyor ve bu başarısızlığın sebebinin, Uhud günü yaptıkları emre itaatsizlik olduğunu belirtiyor.

Söz konusu itaatsizlik, birinci derecede okçuların mevzilerini bo-şaltmaları ve ikinci derecede de yarı yolda geri dönenlerin ve savaşa katılmayanların tutumudur. Kısacası başarısızlığın sebebi, müminlerin komutanları ve rehberleri olan Peygamberin emirlerine uymamaları, korkuya kapılıp gevşekliğe uğramaları ve savaş hakkında görüş ayrılığına düşmeleridir. Bu da doğal geleneğe (yasaya) ve normal gelişmelere göre bozgunun sebebi olmuştur.

Buna göre ayetin anlamı şöyledir: Karşı tarafa iki katını tattırdığınız, başlarına iki misli getirdiğiniz bir musibet neden sizin başınıza geldi, biliyor musunuz? Bu musibet, sizin kendinizden ve tutumunuzdan başınıza geldi. Şöyle ki, fetih ve zafer sebebini kendi ellerinizle işlemez hale getirdiniz, komutanınıza itaatsizlik ettiniz, korkuya kapılıp gevşekliğe uğradınız ve görüş ayrılığına düştünüz.

Bu ayette, Müslümanların başına gelen musibeti "iki katını (düşmanın) başına getirdiğiniz" sıfatı ile nitelendiriliyor. Bu nitelendirme ile müminlerin Uhud Savaşında uğradıkları musibet, kâfirlerin başlarına Bedir Savaşında gelen musibetle karşılaştırılıyor. Uhud Savaşında müminlerden yetmiş kişi öldürülmüştü. Oysa Bedir günü kâfirlerin uğradığı musibet bunun iki katı idi. Çünkü Bedir günü kâfirler yetmiş ölü ve yetmiş esir vermişlerdi ki, bu bilânço müminlerin Uhud Savaşındaki yetmiş ölüsünün iki katı bir kayıp demekti.

Bu nitelendirmede müminlerin kalplerindeki taşkınlığı teskin etmek ve uğranılan musibeti küçümsemek vardır. Çünkü müminler düş-manlarına tattırdıkları musibetin yarısına uğradıklarına göre üzülmeleri ve yasa gömülmeleri yersizdir.

Başka bir görüşe göre de ayetin anlamı şöyledir: "Bu musibeti siz kendiniz tercih ettiniz. Çünkü müminler Bedir Savaşında aldıkları esirleri fidye karşılığında serbest bırakmayı tercih etmişlerdi. Oysa esirlerle ilgili hüküm, öldürülmeleri yolunda idi. Ayrıca kendilerine şöyle bir şart da koşulmuştu ki; 'eğer esirleri fidye karşılığında serbest bırakmayı kabul ederseniz, gelecekteki bir savaşta o esirler kadar kişi sizden öldürülür.' Bu şarta rağmen Müslümanlar, 'Razıyız. Biz fidyeleri alır, onlardan yararlanırız. İlerdeki bir savaşta bizden öldürülenler olunca öldürülenlerimiz şehit olur [ve bu yüzden zarar etmemiş oluruz]' demişlerdi."

Ayetin devamı, yani, "Allah'ın her şeye gücü yeter" ifadesi bu ikinci açıklamayı teyit eder. Hatta onun doğruluğuna delil oluşturur. Çünkü ayetin bu son cümlesi daha önceki açıklama ile, ancak zorlama yolu ile bağdaşabilir. Bunun rivayete dayalı delili, "Ayetlerin hadisler ışığında açıklaması" bölümünde Ehl-i Beyt İmamlarına dayalı bir rivayet olarak gelecektir.

"İki topluluğun karşılaştığı gün başınıza gelenler..." (iki ayetin sonuna kadar.) Bu iki ayetin birincisi az önce değindiğimiz açıklamayı teyit eder. Bu açıklama şu idi: "De ki: Bu, sizin kendinizden kaynaklandı." ifadesinden maksat müminlerin Bedir günü aldıkları esirleri fidye karşılığında serbest bırakmaları ve Allah'ın bu konuda kendilerine koştuğu şartı kabul etmeleridir. Öyle olunca, bu musibetin başlarına gelmesi, Allah'ın izni iledir. Daha önce değinilen ilk açıklamaya, yani ayetin anlamının "Bu musibete uğramanızın direkt (yakın) sebebi, Peygamberin emrine karşı gelmenizdir" biçiminde olmasına gelince, görünüşe göre bu anlam ile uğranılan musibeti, Allah'ın iznine bağlamak arasında bir uyum, bir bağdaşma yoktur. Bu açıkça görülüyor.

Söylediklerimizin ışığı altında musibetin başa gelmesini Allah'ın iznine dayandırmak; "Bu, sizin kendinizden kaynaklandı." ifadesinin açıklaması niteliğini taşır. Ayrıca bu dayandırma, "müminleri ayırt et-mesi..." ifadesi ile bağlantı kurmaya zemin hazırlar. Bu bağlantının kurulması ile münafıkların durumunu, söyledikleri sözleri, bu sözlere verilen cevabı, Allah yolunda öldürülmek biçimindeki bu ölümün mahiyetine ilişkin açıklamanın gündeme gelişinin yolu açılmış olur.

"ya da savunma yapın..." Yani eğer Allah yolunda savaşmıyorsanız, hiç olmazsa namusunuzu ve can güvenliğinizi savunun. "Onlar o gün imandan çok küfre yakındılar." ifadesinin orijinalinde geçen "lam" harf-i cerri "ilâ" anlamındadır. Ayette belirtilen bu durum [yani imandan çok küfre yakın olmaları] münafıkların açık (zahirî) küfre göre hâlleridir [batınî küfre yani münafıklığa göre değil]. Münafıklığa gelince, zaten bu davranışları ile onun içine düşmüşlerdi.

"Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı..." İfadedeki "ağızlarıyla" kelimesi hem anlamı pekiştirmek için, hem de ağızlar ile kalpler arasındaki karşılıklığı gözetmek için kullanıldı.

"Onlar (evlerinde) oturup, (savaşta şehit düşen) kardeşleri hakkında, 'Eğer bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi' diyenlerdir." Ayette sözü edilen kardeşlikten maksat soy kardeşliğidir ki, bunlar Uhud Savaşı şehitleridir. "Kardeşler" vurgulaması, "evlerinde oturup" ifadesi ile bir araya gelince daha etkili bir kınama ve ayıplama anlamı versin diye yapıldı. Çünkü onlar evlerinde oturup kardeşlerinin yardımına koşmadıkları için savaşa katılan kardeşleri o acı öldürülmelere maruz kaldılar. "De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, ölümü kendi başınızdan savın bakalım!" ifadesi münafıkların az önceki sözlerine yönelik bir cevaptır. İfadedeki "idreû" kelimesi "der" kökünden "baştan savmak, defetmek" anlamına gelir.

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma..." Bu ayette müminlere hitap etmekten vazgeçilerek Peygamberimize (s.a.a) hitap etmeye yönelme vardır. Bunun gerekçesini defalarca, okuduğumuz ayetlerin tefsiri esnasında açıklamıştık. Fakat bu hitabın, "Eğer doğru söylüyorsanız ölümü kendi başınızdan savın bakalım!" hitabının tamamlayıcısı olması da muhtemeldir.

Ölmek demek, bilincin ve eylemin yok olması demektir. Bu yüzden "Bilakis onlar diridirler... sevinç içindedirler..." ifadesinde her iki kavram da zikrediliyor. Çünkü birinci ayette yer alan "rızıklanma" bir eylem ve ikinci ayette yer alan "kendilerine verilenlerden dolayı se-vinç içinde olma ve yine diğerlerine korku ve üzüntü bulunmadığı müjdesinin sevinci içinde olma", şuurluluk gerektiren ruhi hâllerdir.

"Öyle ki onlar Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdiklerinden dolayı sevinç içindedirler..." Ayetteki "ferihî-ne=sevinç içindedirler" kelimesinin kökü olan "fereh" kelimesi, üzüntünün karşıtıdır. "Yestebşirûne" fiilinin kökleri olan "beşaret, buşra" kökleri, "insanı sevindiren haber" demektir. Yine bu fiilin kökü olduğu "istibşar" kelimesi, "müjde aracılığı ile sevinme isteği" anlamını taşır. Buna göre ayetin anlamı şudur: Onlar hazır buldukları, karşılarında gördükleri ilâhî lütuf yüzünden sevinç içindedirler. Ayrıca arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan kardeşlerinin iyi durum-ları konusunda kendilerine ulaşan müjde sebebi ile de sevinç arıyorlar. Bu müjde kendilerine katılacak kardeşleri için hiçbir korkunun ve üzülmenin söz konusu olmayacağıdır.

Bu ayetten iki gerçek ortaya çıkıyor. Birincisi; bu Allah yolunda öldürülenlere, dünyada kalan seçkin müminlerin haberleri ulaşmakta, gelmektedir.

İkincisi; söz konusu müjde müminlerin amellerine verilecek sevap ve ödüldür. Ki bu da onlar için hiçbir korkunun ve üzülmenin bulunmamasıdır. Bu müjde, onların bu ödülü, içinde ikamet ettikleri yurtlarında görmeleriyle gerçekleşiyor. Çünkü bu konuda o şehitler, deliller aracılığı ile sonuca ulaşma [şehitlik makamından yola çıkarak kıyamette onlara korku ve üzüntü olmayacağı sonucuna varma] pozisyonunda değil, (mükâfat ve ödülü) gözle görme pozisyonundadırlar. Buna göre bu ayet, insanın ölümden sonra kıyamet gününe kadar bir ara yerde (Berzah âleminde) kaldığı yolunda delil oluşturuyor. "Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin..." (Bakara, 154) ayetini incelerken, Berzah kavramını gündeme getirerek bu konuda ayrıntılı bir açıklama yapmıştık.

"Onlar, Allah'tan gelen nimet ve keremin... sevinci içindedirler." Burada dile getirilen sevinç duyma isteği, hem başkalarının, hem de kendilerinin hâlleri dolayısıyla duyulan genel bir sevinç isteğidir. Bunun delili "Allah'ın müminlerin mükâfatını zayi etmeyeceği" ifadesidir. Çünkü buradaki ödül, bu mutlak hâli ile her iki kesimin ödülünü de kapsamına almaktadır. Belki de müjdeden duyulan sevincin ve ilâhî bağışın (keremin) tekrarlanmasındaki incelik budur. Bu ayet üzerinde iyice düşünün.

Bu ayetlerde fazl=kerem ve nimet isimleri nekire=belirsiz olarak ve onların Rableri katında rızıklanma eylemi de müphem olarak [ne ile rızıklandırıldıklarına işaret edilmeden] zikrediliyor. Bunun sebebi okuyanın ve işitenin zihninde mümkün olan bütün ihtimallerin canlandırmasına yol açılmasıdır. Yine bu gerekçe ile korku ve üzüntü de müphem bırakıldı. Böylece olumsuz söz dizimi içinde bu müphemliğin genellik [onlara hiçbir korku ve üzüntü olmadığı] anlamı vermesi istendi.

Bu ayetlerin incelenmesinden şu dört sonuç çıkıyor: Birincisi; bu ayetler müminlerin ödülünü açıklama amacı güdüyor. İkincisi; bu ödül onların Allah katındaki rızıklarıdır. Üçüncüsü; söz konusu rızk Allah'ın sunduğu bir nimet ve lütuftur. Dördüncüsü; bu nimet ve lütuf onlar için korkunun ve üzüntünün söz konusu olmayacağı müjdesinde somutlaşmaktadır.

Şu cümle, yani "hiçbir korku ve üzüntü bulunmadığı" ifadesi şaşırtıcı bir cümledir. Bunun üzerindeki irdeleme ne kadar derinleştirilirse nükte, incelik ve kolay açıklanabilirlik özelliklerine bağlı olarak anlamı daha da genişlik kazanır. İlk aşamada göze çarpan anlamına göre korku ve üzüntü onlardan, yani şehitlerden kaldırılmıştır. Korku; insanın sahibi olduğunu düşündüğü mutluluktan herhangi bir unsurun yok olmasını gerektiren mümkün veya muhtemel bir şeyden kaynaklanır. Aynı şekilde üzüntü de böyle bir sonucu gerektiren bir durumun gerçekleşmesi sebebi ile meydana gelir. Buna göre belâlar veya bütün sıkıntılar, ancak henüz gerçekleşmemişken korku konusu olurlar. Gerçekleştiklerinde korku kaybolur ve onun yerini üzüntü alır. Buna göre herhangi bir tersliğin gerçekleşmesinden sonra korku ve gerçekleşmesinden önce üzüntü olmaz. [Yani korku; herhangi bir belânın gerçekleşmesinden önce olur, üzüntü ise belânın gerçekleşmesinden sonra meydana çıkar.]

O hâlde bir insandan korkunun mutlak anlamda kalkması, ancak sahip olduğu nimet türlerinin hiçbirinin yok olmaya maruz kalmaması yani yokluk ihtimalinin olmaması hâlinde gerçekleşir. Nitekim bir insandan üzüntünün mutlak anlamda kalkması da, ancak ne işin başında ve ne sahip olduktan sonra mutluluğun hiçbir unsurunu kaybetmediği zaman mümkün olabilir. Bu açıklamanın ışığında yüce Allah'ın insandan korkuyu ve üzüntüyü mutlak anlamda kaldırmasının anlamı, insanın yararlanması ve haz alması mümkün olan her şeyin Allah tarafından üzerine yağdırılması ve bu imkânların yok olmaya maruz kalmamasıdır. İşte insan için mutluluğun sürekli olması ve insanın sürekli mutluluk içinde kalmasının anlamı da budur.

Bundan anlaşılıyor ki, korkunun ve üzüntünün olmaması insanın Allah katında rızıklandırılmasının ta kendisidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah katındaki daha hayırlıdır." (Âl-i İmrân, 198) "Allah katında olan kalıcıdır." (Nahl, 96) Bu iki ayet, Allah katındaki nimetlerin kalıcı olduğuna, bahtsızlıkla (ceza ve ukubetle) karışmadığına ve yok olmaya açık olmadığına delil oluşturur.

Bu açıklamadan ortaya çıkan bir diğer sonuç da şudur: Korkunun ve üzüntünün yok olması, doğrudan doğruya nimetin ve lütfun varolması demektir ki, bu da ilâhî bağıştır. Fakat bu kitabın başlarında anlattığımız ve ilerde "İşte bunlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler... ile beraberdirler." (Nisâ, 69) ayetinde değineceğimiz üzere Kur'an terminolojisinde nimet kelimesi mutlak olarak zikredildiği zaman ilâhî velayet (yetkililik, velilik) anlamına gelir. Buna göre ayetin anlamı şöyledir: "Allah onların işlerini üzerine alır ve onlara bağışını tahsis eder".

Ayette geçen "fazl=kerem" kelimesinin, onların amelleri ile hakkettiklerinden fazla olan bir armağan ve "nimet" kelimesinin de amellerinin karşılığı anlamında olması ihtimaline gelince, bu anlam, "Allah'ın müminlerin mükâfatını zayi etmeyeceği" ifadesi ile bağdaşmaz. Çünkü ödül alabilmek ancak onu hakketmekle olur. Daha önceden öğrenmiş olmalısın ki bu cümleler, yani "Rableri yanında rızıklanır-lar.", "Öyle ki, Allah'ın lütuf ve kereminden dolayı sevinç içindedirler", "Onlar, Allah'tan gelen nimet ve keremin... müjdesinin sevinci içindedirler." ve "Allah müminlerin mükâfatını zayi etmeyeceği" ifadeleri tek bir ortak gerçeğe varıp dayanırlar.

Bu ayetlerde incelenecek başka konular da vardır. Bunların bir bö-lümü "Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin" (Bakara, 154) ayetinin tefsiri sırasında işlendi. İnşallah uygun yerler gelince, Allah bizi bu konu ile ilgili elimizden gelen diğer geniş incelemeleri yapmaya muvaffak eder.

 

 

172- Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamberin (Uhud Savaşında müşriklerin ordusunu takip etme) çağrısına icabet edenler, onların içinden iyilik yapanlar ve (günahlardan) sakınanlar için büyük bir mükâfat vardır.

 

173- Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, "(Düşmanlarınız olan) bütün insanlar size karşı (tekrar) asker topladılar, onlardan korkun!" dediklerinde bu, onların imanlarını artırdı ve "Allah bize yeter, o ne de güzel vekildir" dediler.

 

174- Bunun üzerine, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'ın nimet ve keremiyle geri döndüler ve Allah'ın rızasına da uymuş oldular. Allah büyük lütuf ve kerem sahibidir.

 

175- İşte o şeytan (bu sözü diyen insanlar), ancak kendi dostlarını korkutur. O hâlde eğer inanmış kimseler iseniz, on-lardan korkmayın, benden korkun.

ayetlerin açıklaması

Okuduğumuz ayetler ile Uhud Savaşı hakkındaki ayetler arasında bağlantı vardır. Bunu bu ayetlerin ilkinde yer alan "yara aldıktan sonra" ifadesi, açıkça ortaya koyuyor. Bilindiği gibi Uhud Savaşına ilişkin ayetlerin birinde "Eğer siz (Uhud'da) yara aldınızsa, onlar da benzeri bir yara almışlardır." (Âl-i İmrân, 140) buyurulmuştu.

"Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamberin çağrısına icabet edenler..." Ayette geçen "istecabû" fiilinin mastarı, "isticabet" kelimesidir ve -söylendiğine göre- bu fiilin kök itibarıyla ayrı bir mastarı olan "icabet" kelimesiyle aynı anlama yani; "bir şeyin istenmesi ve kabul ile karşılanması" anlamına gelir.

Burada Allah'ın ve Peygamberin isimlerine bir arada yer veriliyor. Oysa iki isimden birine yer verilmekle yetinilebilirdi. Çünkü Uhud olayında hem Allah'a, hem de Peygambere karşı gelinmişti. Yüce Alla-h'a karşı gelme eylemi, savaştan kaçarak ve yarı yolda geri dönerek gerçekleşti. Oysa Allah bu eylemi yasaklamış ve onlara cihadı emretmişti. Peygambere gelince, okçulara, mevzilerinden ayrılmamaya yönelik emrine uymayarak ve tepelere doğru kaçanları arkalarından çağırdığında çağrısına aldırış etmeyerek ona karşı gelmişlerdi. Fakat ayette konu edilen olayda Müslümanlar aldıkları çağrıya uydukları için, o olaya karşılık olsun diye Allah'ın ve Peygamberimizin çağrısına uydukları ifadesi uygun görüldü.

"Onların içinden iyilik yapanlar ve (günahlardan) sakınanlar için büyük bir mükâfat vardır." Burada yüce Allah çağrıya olumlu karşılık verenlerin sadece bazılarına vaatte bulunuyor. Çünkü çağrıya uyma zahirî bir eylemdir; iyiliğin ve takvanın (günahlardan sakınmanın) özünü mutlaka yanında bulundurmaz. Oysa büyük mükâfatın eksenini bu iki erdem oluşturur. Bu nokta Kur'an'ın açıklama üslûbunda gözettiği titizliğin şaşırtıcı bir örneğidir. Çünkü bu öyle bir kitaptır ki, hiçbir uğraşısı onu diğer uğraşısından alıkoymaz.

Bundan şu husus belirginleşiyor ki, bu ifadede sözü edilen topluluk Allah'ın emri karşısında tam anlamı ile ihlâslı değildi. Tersine aralarında yüce Allah'ın büyük ödülünü hak edecek derecede ihsan ve takvaya sahip olmayan kimseler vardı.

Ayette geçen "minhum=onların içinden" kelimesinin başındaki "min" edatının "beyaniye=açıklama nitelikli" olduğu söylenebilir. [Yani şöyle denmek isteniyor: Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamberin çağrısına uyanlar için ki, onlar iyilik yapanlardan ve takva sahibi olanlardan ibarettirler, büyük bir mükâfat vardır.] Tıpkı şu ayette de öyle olduğu söylenmiştir: "Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler... Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vadetmiştir" (Fetih, 29) [İşte bu ayetin orijinalinde geçen "minhum=onlardan" kelimesinin önündeki "min" edatının da tıpkı incelediğimiz ayetteki "min" edatı gibi "beyaniye" işlevi taşıdığı söylenmiştir. Buna göre ayetin anlamı şöyle olur: Allah inanıp iyi işler yapanlardan ibaret olan onlara mağfiret ve büyük mükâfat vadetmiştir.] Ancak bu, ayetin akışının dışladığı yorumdan başka bir şey değildir.

Yine şu husus da belirginlik kazanıyor ki, yüce Allah'ın "Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine..." ayetinde övdüğü kimseler, bütünün içinde yer alan bazı kimselerdir. Fakat bu sıfatın bütün topluluğu şamil olması sözel bir ilginin sonucudur.

"Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, "(Düşmanlarınız olan) bütün insanlar size karşı asker topladılar..." Ayette geçen "nas" kelimesi, 'insan fertleri' demektir. Bu kelime, fertleri birbirinden ayırt eden özellikleri ifade etmez; sıradan insan fertleri anlamını taşır. Bu kelime, okuduğumuz ayetin iki yerinde geçiyor. Fakat her ikisi de içerik bakımından birbirinden farklıdır. İkincisi, asker toplayan düşman anlamındadır. Birincisi ise Müslümanlara yardım etmekten kaçınan, müminlerin azimlerini kırmaya çalışan ve birtakım sözlerle kafalarını karıştırarak onları müşriklere karşı savaşmaktan vazgeçirmek isteyen kötü maksatlı bozgunculardır. Buna göre ikinci "nas=insanlar" kelimesi ile müşrikler kastediliyor. Birinciler ise müşriklerin müminler içindeki elleri (yardımcıları) ve onlar arasındaki casuslardır.

Ayetten anlaşıldığına göre bunlar bir kitle, bir topluluk idiler; bir tek kişi değillerdi. Bu da bu ayetlerin Küçük Bedir olayı hakkında değil; Uhud bozgunundan sonra Peygamberimizin (s.a.a) yanında kalarak müşriklerin peşine düşen az sayıdaki mümin kimseler hakkında indiğini teyit eder. Ayetlerin hadisler ışığında açıklamasını yaparken bu olayların her ikisine de değinilecektir.

"Size karşı asker topladılar." Yani sizinle ikinci kez savaşmak için asker topladılar. Yine de Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

"Bu, onların imanlarını artırdı." Çünkü bu insan tabiatının bir özelliğidir. Şöyle ki, insan yapmak istediği ve karar verdiği bir işten alıkonunca eğer bu yasaklamayı yapana karşı hüsnüzan beslemiyorsa, bu yasaklama onun için bir kışkırtma olur. Bu ise, güçlerinin harekete geçmesini gerektirir ve bu yüzden kararlılığı pekişir. Yasaklayan taraf yasaklamasında ısrar ettikçe, insan da istediği ve kafasına koyduğu işe devam etmekte ısrar eder. Bunun yanı sıra yasaklamaya maruz kalan insan kendini haklı ve eyleminde mazur gördüğü takdirde, bu yasaklamadan başkalarına göre daha çok etkilenir ve azmi daha da güçlenir. İşte bundan dolayı ilk dönem müminler Allah yolunda kınandıkça veya yapmak istediklerini yapmalarına mâni olundukça imanlarının kuvveti, kararlılıklarının ve teşebbüs güçlerinin şiddeti artmıştır.

Müminlerin imanlarının artmasının sebebi, bu tür haberlerin daha önceden kendilerine vahiy yolu ile bildirilen haberi desteklemesi de olabilir. Bu vahiy kaynaklı haber ise şudur: Onlar Allah yolunda eziyet çekecekler ve sonunda Allah'ın izni ile işleri gerçekleşecek. Yüce Allah kendilerine zafer vaadetti ve zafer ancak savaşta, vuruşmada olur.

"Allah bize yeter, o ne de güzel vekildir, dediler." Ayetin orijinalinde geçen "hasbunellah" cümlesi, 'Allah bize kâfi geldi' anlamınadır. "Hasb" kelimesinin aslı, hesaba dayanır. Çünkü yeterlilik ihtiyaç hesabına göredir. Buradaki Allah ile yetinme, ilâhî yasada yürürlükte olan dış sebeplere göre değil; iman hasebi iledir. Ayette geçen "vekil" kelimesi ise, 'insanın işlerini onun hesabına düzenleyen, idare eden' demektir.

Dolayısıyla bu ayetin içeriği şu ayetin anlamı ile ortak bir noktada birleşir: "Kim Allah'a tevekkül ederse (güvenirse), O ona yeter. Şüphesiz Allah yapacağı işi mutlaka yerine getirir." (Talâk, 3) Bundan dolayı yüce Allah verdiği vaadin doğrulanmasını vurgulamak amacıyla "Allah bize yeter, o ne de güzel vekildir, dediler." ifadesinin arkasından hemen şöyle buyurmuştur: "Bunun üzerine kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'ın nimet ve keremiyle geri döndüler..." Daha sonra yüce Allah bunun arkasından rızasına uydukları gerekçesi ile müminleri överek şöyle buyuruyor: "Allah'ın rızasına da uymuş oldular. Allah büyük lütuf ve kerem sahibidir."

 

 

tevekkül (Allah'a Dayanma, güvenme) hakkında birkaç söz

Gerçek şu ki, insan madde âleminde iradesini gerçekleştirmek ve muradına erebilmek için bir bölümü tabiî (doğal) ve diğer bir bölümü ruhî olan bazı sebeplere muhtaçtır. İnsan önem verdiği bir işe girişmek isteyip de muhtaç olduğu tabiî sebepleri hazırladığında, kendisi ile hedefi arasında ruhî (psikolojik) sebeplerden başka bir engel kalmaz. Bu ruhî sebepler irade zayıflığı, korku, üzüntü, taşkınlık, hırs, sefihlik, suizan ve benzeri genel ve önemli faktörlerdir. Bu durumda insan Allah'a tevekkül ettiği takdirde -ki bu kesinlikle mağlup edilemez olan bir sebeple ilişki kurmaktır ve bütün sebeplerin üzerinde olan bir sebeptir- iradesi öylesine güçlenir ki, hiçbir karşıt ve yıkıcı ruhî sebep onu mağlup edemez ve sonuç mutlaka başarı ve mutluluk olur.

Allah'a tevekkül etmenin, güvenip dayanmanın öyle bir başka yönü de vardır ki, bu yönü etki bakımından onu olağan üstülüklerin (mucizelerin) arasına katar. Aşağıdaki ayette bu açıkça görülür: "Kim Allah'a tevekkül ederse (güvenirse), O ona yeter. Allah yapacağı işi mutlaka yerine getirir." (Talâk, 3) Daha önce mucize konusunu incelerken bu meselenin bir bölümüne değinmiştik.[9]

*    *    *

"İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur..." Ayetten anlaşıldığına göre ifadede geçen hitapla (işte o şeytan), az önce nakledilen sözleri müminlere söyleyen insanlara işaret ediliyor. [Şeytandan maksat, İblis değil, bu sözleri diyen insanlardır.] O zaman burası, Kur'an'ın şeytan deyip insanı kastettiği yerlerden biri olur. Nitekim bu durum aşağıdaki ayetlerden de açık bir şekilde anlaşılmaktadır: "Gizlice ortaya çıkan, insanların kalplerine vesvese sokan cin ve insan şeytanın şerrinden insanların Rabbine sığınırım. (Nâs, 4-6) Bu ifadeden sonra gelen "onlardan korkmayın" cümlesi de şeytanın insan anlamında kullanıldığını teyit eder. Dolayısıyla "onlardan korkmayın" yani size o sözleri söyleyen insanlardan korkmayın. Çünkü onlar şeytandırlar. İnşallah ilerde bu konuyu, gerçeğinin üzerini örten perdeyi kaldıracak şekilde inceleyeceğiz.

AYETLERİN hadisler ışığında açıklaması

Uhud Savaşı ile ilgili rivayetler gerçekten çoktur. Ayrıca bunlar olayın çeşitli yönleri hakkında insanı [bazı rivayetlerin doğru olmaması konusunda] şüpheye ve suizanna sürükleyecek derecede ve şiddette çelişkilidir. En çelişkilileri ise, bu ayetlerdeki kıssaların bir çoğunun iniş sebepleri ile ilgili olan rivayetlerdir. Öyle ki bunların sayısı altmışa varmaktadır ve gerçekten durumları acayiptir. Düşünen bir gözlemci bunları gözden geçirince şöyle bir hükme varır ki; çeşitli mezhepler işlerine geldikleri gibi konuşsunlar diye bu rivayetlerin içine kendi mezheplerinin ruhunu koymuşlardır [ve böylece rivayetleri kendi inançlarına göre yorumlamışlardır]. Bu rivayetlere burada yer vermekten kaçınmamızın mazereti de işte budur. Onları görmek isteyenler hadis kitaplarına ve uzun ayrıntılara dalan tefsirlere başvurabilirler.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde şöyle yer alır: Ebu Hatem Ebu Duha-'dan şöyle nakleder: "Aranızdan bazı şahitler edinmesi için..." (Âl-i İmrân, 140) ayeti indi. O gün Müslümanlardan yetmiş kişi öldürüldü. Bunların dördü Hamza b. Abdulmuttalib, Abduddar Oğullarının müttefiki Mus'ab b. Ümeyr, Şemmas b. Osman Mahzumi ve Abdullah b. Cahş-i Esedi olmak üzere muhacirlerdendi; diğer öldürülenler ise ensardandı." (c.2,s.79)

Ben derim ki: Rivayette görüldüğü gibi, Ebu Duha ayetteki şahitler anlamına gelen "şüheda" kelimesini 'savaşta öldürülenler' anlamında kabul etmiş, tefsircilerin büyük bir çoğunluğu da bu görüşe sahip olmuşlardır. Oysa daha önce açıkladığımız üzere Kur'an'ın zahirinden buna dair bir delil yoktur. Tersine ortaya çıkan anlama göre "şüheda"dan maksat amel şahitleridir.

Tefsir-ul Ayyâşî'de "Yoksa siz, Allah... ayırt etmeden... cennete girebileceğinizi mi sandınız?..." (Âl-i İmrân, 142) ayeti hakkında İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilir: "Allah yaratacağı yaratığı henüz zerr âleminde iken, daha onu yaratmadan önce bilir. Cihad edeni de cihad etmeyenden ayırt eder. Tıpkı bunun gibi yaratıklarını öldürmeden onları öldüreceğini bilir, onlar henüz canlı iken ölümlerini kendilerine göstermemiştir." (c.1, s.199, h:147)

Ben derim ki: İmamın bu sözleri bizim daha önce yaptığımız bir açıklamaya işaret ediyor. O açıklamada dedik ki, icattan önceki ilim ile fiilî ilim, yani icadın kendisinden ibaret olan ilim arasında fark vardır ve ayette ["...ayırt etmeden" ifadesinden] kastedilen, icattan önceki ilim değildir.

Tefsir-ul Kummî'de "Sizler ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz..." (Âl-i İmrân, 143) ayeti hakkında İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediği nakledilir: "Yüce Allah Bedir şehitlerine cennetteki konutlarında neler yaptığını haber verince müminler bu bağışlara imrenerek: 'Ya Rabbi! Bize, esnasında şehit olacağımız bir savaş göster.' dediler. Yüce Allah da onlara Uhud Savaşını gösterdi. Fakat Allah'ın dilediği kimseler dışında o gün sebat göstermediler. İşte, 'Sizler ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz.' (Âl-i İmrân, 143) ayeti buna işaret ediyor." (c.1, s.119)

Ben derim ki: Bu açıklama İbn-i Abbas'tan, Mucahid'den, Kata-de'den, Hasan'dan ve Süddi'den nakledilerek ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde yer almıştır. (c.2,s.80)

Tefsir-ul Kummî'de yer aldığına göre İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Resulullah (s.a.a) Uhud günü savaşa çıktı ve o durumla karşılaştı. Bu sırada adamın biri karşılaştığı herkese, 'Resulullah öldürüldü, sen kendi başının çaresine bak [kendini kurtarmaya çalış]' dedi. Müslümanlar Medine'ye dönünce yüce Allah 'Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti... topuklarınız üzerinde geri mi döneceksiniz? (yani küfre mi döneceksiniz) Kim iki topuğu üzerinde geri dönerse, Allah'a hiçbir zarar vermeyecektir.' (Âl-i İmrân, 144) ayetini indirdi." (c.1, s.119)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde yer aldığına göre İbn-i Cerir ve İbn-i Ebu Hatem, Rebi'in bu (yukarıdaki) ayet hakkında şöyle dediğini naklediyorlar: "Bu, Uhud günü idi ki, Müslümanların başına öylesine öldürülmeler ve yaralanmalar geldi ve Peygamberi çağırdıklarında 'öldü-rüldü' dediler. İçlerinden bir kaç kişi de: 'eğer Peygamber olsaydı öldü-rülmezdi' dedi. Peygamberin ileri gelen (yüce makama sahip) sahabelerinden bir kaç kişi de, 'Allah size başarı kazandırıncaya veya Peygambere kavuşuncaya kadar Peygamberinizin, uğrunda savaştığı dâva uğrunda savaşın.' dedi. Bize anlatıldığına göre, muhacirlerden biri kan-lar içinde kıvranan ensardan biri ile karşılaştı. Muhacir, yaralıya, 'ey falanca, duydun mu, Muhammed öldürüldü' dedi. Ensardan olan yaralı, 'Eğer Muhammed öldürüldü ise aldığı mesajı tebliğ etti. Şimdi siz dininiz için savaşın' dedi. Bunun üzerine bu ayet indi: 'Muhammed sadece bir peygamberdir...' Yani Peygamber öldükten veya öldürüldükten sonra mürtet mi olacaksınız ve iman ettikten sonra tekrar kâfirliğe mi döneceksiniz?!" (c.2, s.80)

Yine aynı kitapta yer aldığına göre, İbn-i Cerir, Süddi'nin şöyle dediğini rivayet ediyor: "Uhud günü Müslümanlar arasında 'Peygamber öldürüldü' diye bir söylenti yayıldı. Dağdaki bir kayanın arkasında saklanmış olanlardan biri bunun üzerine dedi ki: 'Keşke Abdullah b. Übeyy'e gönderebileceğimiz bir elçi olsa da o bize Ebu Süfyan'dan eman dilese. Ey kavim, Muhammed öldürüldü. Kavminiz (Mekkeliler) üzerinize gelip sizi öldürmeden siz onlara dönün.' O sırada Enes b. Nadr şöyle dedi: 'Ey kavim, eğer Muhammed öldürüldü ise, Muham-med'in Rabbi öldürülmedi. Öyleyse Muhammed'in, uğrunda savaştığı dâva için siz de savaşın. Ey Allah'ım! Bu adamları dediklerinden dolayı sana şikayet ediyorum. Bunların ileri sürdükleri tekliften ben uzağım ya Rabbi!' Arkasından kılıcına sarıldı ve öldürülünceye kadar savaştı. İşte bunun üzerine 'Muhammed sadece bir peygamberdir...' ayeti indi." (c.2, s.80)

Bu anlamdaki rivayetler birçok başka kanaldan da nakledilmiştir.

el-Kâfi adlı eserde yer aldığına göre İmam Bâkır (a.s) şöyle diyor: "Hz. Ali Uhud günü altmış yerinden yaralandı. Peygamber Ümmü Süleym ile Ümmü Atiye'ye onu tedavi etmelerini emretti. Bu kadınlar (işe başladıktan sonra Peygamberin yanına gelerek) dediler ki: 'Biz onun bir yerini tedavi ettiğimizde başka bir yeri açılıyor. Öleceğinden korkuyoruz.' Resulullah ve Müslümanlar onun ziyaretine geldiler. Bir parça yara gibi idi. Peygamberimiz elini onun yaralarına sürmeye başladı ve o hâlde, 'Eğer bir adam Allah yolunda bu durumla karşılaşmışsa, imtihanını vermiş ve görevini mazeretsiz yerine getirmiştir' dedi. Ardından Peygamberimizin elini dokundurduğu her yara iyileşiyordu. Bunun üzerine Hz. Ali 'Elhamdülillah, çünkü ne kaçtım ve ne arkamı döndüm' dedi. Yüce Allah bu yüzden Kur'an'ın iki yerinde ona teşekkür etti. Bunlar, 'Şükredenleri ise Allah ödüllendirecektir.' (Âl-i İmrân, 144) ile 'Biz şükredenleri ödüllendireceğiz.' (Âl-i İmrân, 145) ifadeleridir."

Ben derim ki: Yüce Allah bu ayetlerde o hazretin sebatkârlığına teşekkür ediyor, yoksa 'elhamdülillah ki' diye başlayan sözlerine değil.

Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre İmam Sadık (a.s) "Nice peygamberler var ki, çok sayıda kendilerini Rablerine atamış kişiler on-larla birlikte savaştı..." (Âl-i İmrân, 146) ayetini okudu ve içinde geçen "kâtele" filini "kutile" şeklinde telâffuz etti; arkasından "binlerce, binlerce. Evet, vallahi öldürüleceklerdir." dedi. (c.1, s.201, h:154)

Ben derim ki: ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, bu kıraat ve bu anlam, İbn-i Mesut'tan ve başkalarından nakledilmiştir. Yine aynı eserde rivayet edildiğine göre, İbn-i Abbas'a, bu ayette geçen "ribbiyyûn" kelimesinin anlamı soruldu. O da 'topluluklar' demektir, dedi. (c.2, s.82)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Abdullah b. Hamid ve İbn-i Ebu Hatem'e dayanılarak bildirildiğine göre Mucahid, "Nihayet Allah size sevdiğinizi (zaferi) gösterdikten sonra" (Âl-i İmrân, 152) ifadesi hakkında şunları söyledi: "Yani Allah, müminlere müşrikler karşısında zafer gösterdi. Öyle ki, müşriklerin kadınları sert ya da itaatkâr diye bakmadan buldukları binek hayvanlarına binip kaçtılar. Fakat sonra Müslümanların Peygamberin (s.a.a) emrine itaatsizlikleri sebebi ile müşrikler tekrar üzerlerine saldırdılar." (c.2, s.86)

Yine aynı eserde şöyle yer alır: İbn-i İshak, İbn-i Rahuveyh, Abd b. Hamid, İbn-i Cerir, İbn-i Münzir, İbn-i Ebu Hatem ve Beyhakî kendi Delail-ün Nübüvve adlı eserinde Zübeyr'in şöyle dediğini aktarırlar: "Korkumuzun şiddetlendiği bir sırada kendimi Peygamberimiz ile birlikte gördüm. Yüce Allah üzerimize uyku indirmişti. İstisnasız hepimizin çenesi göğsüne düşmüştü. Vallahi Mu'tib b. Kuşeyr'in 'Eğer elimizde yetki olsaydı burada öldürülmezdik' dediğini işitiyordum. Bu sözleri rüyada duyar gibi duydum. Onları aklımda tuttum. İşte Mu'tib b. Kuşeyr'in bu sözleri ile ilgili olarak 'Sonra da kederin ardından Allah üzerinize, içinizden bir grubu saran bir güven duygusu, bir uyuklama indirdi... İçlerinden eğer bu işten (zaferden) bir nasibimiz olsaydı, burada öldürülmezdik.' ayeti indi." (c.2, s.88)

Bu anlamdaki sözler Zubeyr b. Avam'a dayanılarak çeşitli kanallardan rivayet edilmiştir.

Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde yer aldığına göre İbn-i Mende, Marifet-üs Sahabe adlı eserde "İki topluluğun karşılaştığı gün geri dönenlerinizi..." (Âl-i İmrân, 155) ayeti ile ilgili olarak İbn-i Abbas'ın şöyle dediğini nakleder: "Bu ayet Osman, Rafi b. Mualla ve Harise b. Zeyd hakkında indi." (c.2, s.88)

Ben derim ki: Bu anlamdaki bilgi Abdurrahaman b. Avf, İkrime ve İbn-i İshak'a dayandırılarak çeşitli kanallardan da rivayet edilmiştir. Rivayetlerin bazılarında bu isimlere Ebu Huzeyfe b. Ukbe, Velid b. Ukbe, Saad b. Osman ve Ukbe b. Osman da ilâve ediliyor. (ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.88-89)

Her ne ise, (Üçüncü Halife) Osman'ın ve bu gruba girenlerin isimlerinin zikredilmesi, örnek verme amacı taşır. Yoksa bu ayet savaş-tan kaçan ve Peygamberimize (s.a.a) itaatsizlik eden sahabilerin tümü hakkında inmiştir. Bu olayda Osman'a ve yanındaki arkadaşlarına özellik yükleyen faktör, bu kimselerin (Medine tarafında Ağvas yakınlarında bulunan) Ca'leb dağına kaçıp sığınmış olmaları ve orada üç gün saklanmalarıdır. Daha sonra döndüklerinde Peygamberimiz (s.a.a) onlara "Siz oraya geçici olarak gitmiş olmalısınız" dedi.

Genel olarak sahabelere gelince, çok sayıdaki rivayete göre bunların tümü kaçtılar. Müslümanlardan iki Muhacir ile yedi Ensardan başka Peygamberimizin yanında kimse kalmadı. Bunun üzerine müşrikler Peygamberimize (s.a.a) saldırdılar. Ensar Müslümanları Peygamberi korumak için biri biri arkasından öldürülünce, yanında onlardan hiç kimse kalmadı. Peygamberimizin yanında kalanlar bir rivayete göre on bir, bir rivayete göre on sekiz ve başka bir rivayete göre otuz kişi idi ki, bu son rivayet bu konudaki rivayetlerin en zayıfıdır.

Bu farklılık, herhâlde ravilerin bilgi farklılıkları ile başka sebeplerden kaynaklanıyor. Mazinî kabilesinden Nesibe'nin Peygamberimizi savunmasına ilişkin rivayetlerden anlaşıldığına göre, o anda yanında başka hiç kimse yoktu. Savaşta sebat edip kaçmamış olan Müslümanlar o sırada savaşmakla meşguldüler. Raviler arasında sadece Hz. Ali'nin savaştan kaçmamış olduğu konusunda görüş birliği vardır. Herhâlde Ensardan olan Ebu Dücane Semmak b. Harşe de öyle idi. Yalnız Ebu Dücane önce Resulullah'ın kılıcı ile savaştı. Sonra sahabelerin kaçtığını, Peygamberi terk edip yalnız bıraktıklarını görünce, onu vücudu ile korudu. Ona yönelen oklara zırhını ve göğsünü siper etti. Ağır şekilde yaralanıncaya kadar bu korumayı devam ettirdi. Allah ondan razı olsun.

Geride kalan sahabelere gelince, bazısı onun öldürülmediğini öğrenince, bazısı da bir süre sonra ona katıldı. İşte bunlar yüce Allah'ın üzerlerine uyuklama indirdiği kimselerdir. Yalnız Allah hepsini affetti. Daha önce yaptığımız açıklamadan söz konusu affın ne anlama geldiğini öğrenmiş oldun. Fakat bazı tefsircilere göre bu ayetteki affın anlamı, yüce Allah'ın müşrikleri müminlerin başından savmasıdır. Öyle ki, müşrikler müminleri toplu kırıma uğratmadılar, öldürmediler.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde şöyle yer alır: İbn-i Adiyy ve Beyha-kî eş-Şaab adlı eserinde hasen bir isnat zinciri ile İbn-i Abbas'ın şöyle dediğini aktarırlar: "Yapacağın işler hakkında onların görüşlerini al" (Âl-i İmrân, 159) ayeti inince Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Bilin ki, Allah'ın ve O'nun peygamberinin buna (bu dayanışmaya) ihtiyaçları yoktur. Fakat yüce Allah bunu ümmetime rahmet yaptı. Ümmetimden kim istişare ederse, doğruyu bulmaktan mahrum kalmaz. Kim istişareyi terk ederse sapmaktan kurtulmaz." (c.2, s.90)

Yine aynı eserde Taberani'nin, el-Evsat adlı kitapta Enes'ten şöyle naklettiğini aktarır: Resulullah Efendimiz (s.a.a) buyurdu ki: "İstihare eden (hayrı Allah'tan dileyen) ümitsiz olmaz, istişâre eden pişman olmaz." (c.2, s.90)

Nehc-ül Belâğa'da Hz. Ali'den (a.s) şöyle nakledilmiştir: "Kim sırf kendi görüşüne dayanırsa, helâk olur. Kim başkaları ile istişare ederse, onların akıllarına ortak olur." (Kısa Sözler, 161)

Yine Nehc-ül Belâğa'da şöyle nakledilir: "İstişare hidayetin ta ken-disidir. Kim sırf kendi görüşüne dayanırsa tehlikeye atılmış olur." (Kısa Sözler, 211)

Tefsir-üs Safi'de yer aldığına göre Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Kendini beğenmişlikten daha ürkütücü bir yalnızlık ve istişareden daha güvenilir bir destek yoktur."

Ben derim ki: İstişare hakkındaki rivayetler pek çoktur. İstişarenin yeri, istişare edenin tercihlere bağlı olarak yapması ve yapmaması caiz olan konulardır. Değişmez ilâhî hükümlere gelince, bunlar istişare konusu yapılamaz. Nasıl ki, onları hiç kimsenin değiştirmesine izin olmadığı gibi. Aksi hâlde gelişen olaylardaki değişmeler yüce Allah'ın sözünü yürürlükten kaldırıcı bir faktöre sahip olurdu.

el-Mecalis adlı eserde yer aldığına göre İmam Sadık (a.s) şöyle diyor: "İnsanların rızası elde edilemez ve onların dilleri tutulamaz. Bedir günü Peygamberimizin ganimetlerin içinden kırmızı bir kadifeyi kendine aldığını iddia etmediler mi? Sonunda yüce Allah ona (gaybtan) o kadifeyi buldurdu da Peygamberini hıyanet suçlamasından akladı. Arkasından da Kur'an'da 'Hiçbir peygambere, hıyanet etmek yakışmaz...' (Âl-i İmrân, 161) ayetini indirdi."

Ben derim ki: Bu hadisi Kummî kendi tefsir kitabında zikretmiştir. Bu tefsir kitabında hadisin devamında şöyle deniyor: "Bunun üzerine adamın biri Peygamberimize geldi ve 'falanca kişi kırmızı kadifeye el koyup şurada bir yere gömdü' dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.a) adamın dediği yerin kazılmasını emrederek kadifeyi çıkarttı." (c.1, s.126-127)

Bu anlama veya buna yakın anlama gelen sözler birçok kanaldan gelen rivayetler hâlinde ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde yer almıştır. Ayetin bu konuda olmasından maksat, herhâlde ayetin bu konuya işaret etmiş olması anlamındadır. Yoksa sözün akışına göre bu ayet daha önce belirttiğimiz gibi Uhud Savaşından sonra inmiştir.

Tefsir-ul Kummî'de İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle naklediliyor: "Kim hıyanet ederse (bir şeyi haksız biçimde zimmetine geçirirse), kıyamet günü onu ateşin içinde görür ve kendisine, ateşe dalıp onu dışarı çıkarması emredilir." (c.1, s.122)

Ben derim ki: İmam Bâkır'ın (a.s) bu açıklaması, "Kim hıyanet ederse, kıyamet günü o hıyanetini taşıyarak gelir." ayetinden yapılan ince ve latif bir algılamadır.

Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre, İmam Cafer Sadık (a.s) "On-ların Allah katındaki dereceleri farklıdır." (Âl-i İmrân, 163) ayeti hakkında şöyle diyor: "Allah'ın rızasına uyanlar, imamlardır. Vallahi, onlar Allah katında müminler için derece vesileleridir. Bizim velayetimizi kabul etmeleri ve bize yönelik sevgileri ile Allah onların amellerini kat kat artırır ve onları yüksek derecelere çıkarır. Allah'ın gazabına uğramışlar da, Hz. Ali'nin (a.s) ve biz Ehl-i Beyt İmamlarının hakkını inkâr edenlerdir. Onlar bu tutumları yüzünden Allah'ın gazabına uğramışlardır." (c.1, s.205, h:149)

Ben derim ki: Bu açıklama, genel hükmü somut örneklere uyarlama amaçlıdır.

Yine aynı kitapta İmam Rıza'dan (a.s) şöyle nakledilir: "Derece, gökle yeryüzü arası kadardır." (c.1, s.205, h:150)

Yine Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre İmam Cafer Sadık (a.s), "(Bedir Savaşında) iki katını (düşmanın) başına getirdiğiniz musibet (Uhud Savaşında) sizin başınıza gelince mi..." (Âl-i İmrân, 165) ayeti hakkında şöyle diyor: "Müslümanlar Bedir Savaşında müşriklerden yüz kırk kişinin başına musibet getirmişlerdi. Bunların yetmişini öldürmüşler, yetmişini de esir almışlardı. Uhud Savaşında ise Müslümanlar yetmiş kayıp verdiklerinde üzüntüye kapıldılar ve bunun için bu ayet indi." (c.1, s.205, h:151)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde şöyle geçer: İbn-i Ebu Şeybe, Tirmi-zi -hadisin hasen olduğunu belirterek-, İbn-i Cerir ve İbn-i Mürdeveyh Hz. Ali'den şöyle aktarırlar: "Cebrâil, Peygamberimize (s.a.a) gelerek dedi ki: 'Ya Muhammed, kavminin esir alma konusundaki tutumu Allah'ın hoşuna gitmedi. Allah sana onları şu iki şıktan birini tercih etmek üzere serbest bırakmayı emretti. Ya onların boyunlarını vurmana evet diyecekler ya da fidye alacaklar. Ama o takdirde (fidye alma durumunda) o esirler kadar kişi (ilerde yapılacak bir savaşta) kendi taraflarından öldürülecek.' Peygamber halkı çağırdı ve bu mesajı kendilerine iletti. Müslümanlar dediler ki: 'Ey Allah'ın resulü, bu esirler aşiretlerimizden ve kavimlerimizdendirler. Onlar karşılığında fidye alalım ve o imkânlarla düşmanlarımıza karşı savaşmak için gücümüzü arttıralım. Onlar kadar kişi de aramızdan şehit olur. Bunda hoşumuza gitmeyecek bir şey yok!' Nitekim Uhud Savaşında onlardan yetmiş kişi, yani Bedir esirleri kadar kişi öldürüldü." (c.2, s.93)

Ben derim ki: Bu hadis Mecma-ul Beyan tefsirinde Hz. Ali'den (a.s) nakledilmiştir ve Tefsir-ul Kummî'de de ona yer verilmiştir.

Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma..." ayetleri hakkında İmam Bâkır'dan şöyle nakledilir: "Bu ayetler, birlikte Bedir ve Uhud şehitleri hakkında inmiştir." (c.2, s.535)

Ben derim ki: Bu anlamdaki rivayetlerin sayısı çoktur. ed-Dürr-ül Mensûr ve başka kaynaklar bunlara yer vermiştir. Daha önce bu konuya değindik ki, bu ayetlerin anlamı geneldir ve Allah yolunda gerçekten şehit düşürülen ya da şehit hükmünü taşıyan herkesi kapsamına alır. Bir görüşe göre bu ayetler Maune kuyusu şehitleri hakkında indi. Bunlar yetmiş ya da kırk sahabi idi. Peygamberimiz (s.a.a) onları Amir b. Tufeyl'i ve kavmini İslâm'a dâvet etmek için göndermişti. Amir ve kavmi söz konusu kuyunun yakınında yaşıyorlardı. Sahabiler önce Ebu Milhan Ensarî'yi onlara elçi olarak gönderdiler. Adamlar önce onu öldürdüler, arkasından sahabilere saldırdılar ve çıkan çatışmada hepsini öldürdüler. (Allah hepsinden razı olsun.)

Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre İmam Sadık (a.s) diyor ki: "Vallahi onlar (ayette vasfı geçenler), bizim Şiîlerimizdir. Onların ruh-ları cennete varıp yüce Allah'ın bağışı ile karşılaştıkları zaman kesinlikle hak yolda ve Allah'ın dini üzerinde olduklarını anlarlar ve arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan mümin kardeşlerine müjde verme sevinci içinde olurlar."

Ben derim ki: Bu rivayet genel hükmü somut örneklere uyarlama amacına yöneliktir. O şehitlerin hak yolda olduklarını kesinlikle bilme-lerinin anlamı, dünyadayken bu konuda şüpheli oldukları değil, dünyada bu bilgiye ilm-ul yakin ile erdikten sonra ona ayn-ul yakin ile yani gözle müşahede ederek ermeleridir.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde yer aldığına göre Ahmed, Hennad, Abd b. Hamid, Ebu Davud, İbn-i Cerir, İbn-i Münzir, Hâkim -hadisin sahih olduğunu belirterek- ve ed-Delâil adlı eserde Beyhakî, İbn-i Ab-bas'ın şöyle dediğini rivayet ediyorlar: "Peygamberimiz şöyle buyurdu: Uhud'da şehit olan kardeşlerinizin ruhlarını yüce Allah yeşil kuşların kursaklarına yerleştirdi. Bu kuşlar cennet nehirlerinde uçuşuyor, cennetin meyvelerinden yiyor ve Arşın gölgesine asılı duran gümüş kandillere konuyorlar."

"Onlar yiyeceklerinin, içeceklerinin nefisliğini ve konutlarının güzelliğini gördükten sonra 'Keşke kardeşlerimiz Allah'ın bize neler yaptığını bilselerdi' dediler." Başka bir ifadeye göre şöyle dediler: 'Biz cennette diriyiz, yiyor ve içiyoruz. Eğer kardeşlerimiz durumumuzu bilseler cihattan kaçınmazlar ve savaştan uzak durmazlar. Yüce Allah, 'Sizin adınıza durumunuzu ben onlara iletirim' diye buyurdu ve bunun üzerine 'Allah yolunda öldürülenleri...' (Âl-i İmrân, 169-171) diye başlayan ayetleri indirdi." (c.1, s.95)

Ben derim ki: Bu anlamda Ebu Said Hudrî'ye, Abdullah b. Mes'u-d'a, Ebu'l Aliye'ye, İbn-i Abbas'a ve başkalarına dayandırılan çok sayıda rivayet vardır. Bu rivayetlerin bazılarında, Ebu'l Aliye'nin rivayetinde olduğu gibi "yeşil kuşlar suretinde" ifadesi kullanılırken bazılarında, Ebu Said'in rivayetinde görüldüğü gibi "yeşil kuşda" ifadesi ve bazılarında da, İbn-i Mesud'un rivayetinde olduğu gibi "yeşil kuş gibi" ifadesi kullanılmıştır. Kullanılan ifadeler birbirine yakındır.

Ehl-i Beyt kanallarından gelen bilgilere göre bu rivayet kendilerine arz edildiğinde Peygamberimizin (s.a.a) böyle bir şey söylemediğini belirtmişlerdir. Bazı rivayetlerde de İmamlar, halkın Peygamberden nakledilen bu sözleri tevil ettiklerini ve yoruma tâbi tuttuklarını ifade ediyorlar. Hiç şüphesiz bu rivayet eğer bir tarafa atılmayacaksa (reddedilmeyecekse), değişmez ve kabul edilmiş ilkeler uyarınca yorumlanmalıdır.

Bununla birlikte bu rivayetler şehitlerin ahiret cennetindeki durumunu açıklama amacı taşımıyor. Kastedilen yer berzah cennetidir. Bunun iki delili vardır. Biri İbn-i Cerir'in Mucahid'den aktardığı, "Onlar cennet meyvaları ile beslenirler. Cennette olmadıkları hâlde cennetin kokusunu duyarlar." şeklindeki rivayettir. Öbür delili de yine İbn-i Ce-rir'in Süddi'den aktardığı şu rivayettir: "Şehitlerin ruhları arşa asılı duran altın kandiller içindeki yeşil kuşların kursaklarındadır. Onlar sabah-akşam cennette oradan oraya uçup dururlar ve geceleri kandilleri üzerinde tünerler."

Berzah hakkında daha önce yaptığımız incelemeden biliyorsun ki, bu iki rivayetin içeriği, ahiret cenneti ile değil, dünya cenneti olan berzah ile bağdaşır.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde yer aldığına göre Ebu İshak, İbn-i Cerir ve Delâil-ün Nübüvve adlı eserde Beyhakî, Abdullah b. Ebu Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm'ın "Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamberin çağrısına icabet edenler..." (Âl-i İmrân, 172) ayeti ile ilgili olarak şunları söylediğini rivayet ediyorlar: "Ebu Süfyan ve arkadaşları Uhud Savaşından sonra tekrar Peygamberimiz (s.a.a) ile sahabiler üzerine yürümeye karar verdiler. 'Onların kökünü kazımadan geri döndük, kalanlarının üzerine tekrar saldırmalıyız.' dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz Hamra-ul Esed denen yere vardı. Ebu Süfyan, Peygamberimizin ashabı ile birlikte kendilerini aramaya çıktığı haberini aldı. Bu durum Ebu Süfyan ile arkadaşlarını yola devam etmekten alıkoydu. O sırada Abdulkays kabilesine mensup bir kervana rastladılar. Ebu Süfyan onlara 'Muhammed'e haber verin ki, biz onun arkadaşlarına bir daha saldırıp köklerini kazımaya karar verdik' dedi. Bu kervan Hamra-ul Esed'de Peygamberimiz (s.a.a) ile karşılaşınca, kervandakiler Ebu Süfyan'ın dediklerini Peygamberimize ilettiler. Bunun üzerine Peygamberimiz ve beraberindeki Müslümanlar "Allah bize yeter, O ne de güzel vekildir." dediler. İşte o zaman yüce Allah "Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamberin çağrısına icabet edenler..." diye başlayan ayetleri indirdi." (c.2, s.101)

Ben derim ki: Bu olayı, Kummî kendi tefsir kitabında ayrıntılı biçimde nakletmiştir. Bu tefsirdeki bilgiye göre, Peygamberimiz (s.a.a) sadece yaralı sahabileri ile Hamra-ul Esed'e çıkmıştı. Bazı rivayetlere göre de Resulullah (s.a.a) Uhud Savaşında bulunanları yanına alarak bu yolculuğa çıkmıştı, ki bu iki rivayet de aynı anlama gelir.

Yine ed-Dürr-ül Mensûr'da şöyle yer alır: Musa b. Ukbe el-Meğazi adlı eserinde ve Beyhakî ed-Delail adlı eserinde İbn-i Şıhab'dan şöyle rivayet ederler: "Peygamber, Bedir'de Ebu Süfyan ile karşılaşmak üzere Müslümanların sefere çıkmalarını emretti. Şeytan ise insan türünden yardakçılarını, halk arasına girerek onları korkutmaya zorladı. Onlar da Müslümanlara şöyle dediler: Haber aldık ki, düşmanlarınız size karşı gece gibi bir yığınak yaptılar. [Yani gecenin, her yeri karanlığa bürüdüğü gibi Ebu Süfyan'ın ordusu da her yeri kaplamıştır.] Üzerinize yürüyüp sizi yok etmek istiyorlar. Aman ha, sakının onlardan!"

"Fakat yüce Allah, Müslümanları şeytanın korkutmalarından korudu da onlar Allah'ın ve Peygamberin çağrısına olumlu karşılık verdiler. Satılık mallarını (sermayelerini) alarak yola çıktılar ve şöyle dediler: 'Eğer Ebu Süfyan ile karşılaşırsak zaten onun için yola çıktık. Yok, eğer onunla karşılaşmazsak alış verişimizi yaparız.' O zamanlarda Bedir'de her yıl bir pazar düzenleniyordu. Müslümanlar yola koyularak Bedir pazarına vardılar ve oradan ihtiyaçlarını karşıladılar. Ebu Süfyan sözünü tutmadı, ne kendisi ne de arkadaşları yola çıkmadı."

"İbn-i Hammam yolda Müslümanlarla karşılaştı ve 'kim bunlar?' diye sordu. Kendisine, 'Bunlar Resulullah ile ashabıdır. Ebu Süfyan ile yanındaki Kureyşlileri bekliyorlar.' İbn-i Hammam oradan ayrılınca bu durumu Kureyşlilere heber verdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan korkarak Mekke'ye geri döndü. Böylece Peygamberimiz (s.a.a) Allah'ın nimeti, bağışı ve keremi ile geri döndü. Sevik=Bulgur Ordusu Savaşı diye anılan bu savaş, hicrî üç yılının şaban ayında meydana geldi." (c.2,s.101)

Ben derim ki: Suyuti ed-Dürr-ül Mensûr adlı tefsirinde bu rivayeti başka kanallardan da aktarmıştır. Mecma-ul Beyan tefsirinde de ayrıntılı olarak bu rivayet İmam Bâkır'dan (a.s) nakledilmiştir. Bu rivayetin bir bölümünde şöyle geçer: "Bu ayetler küçük Bedir Savaşı hakkında indi. 'Bulgur Ordusundan (Ceyş-us Sevik'den) maksat, Ebu Süfyan'ın ordusudur. Çünkü Ebu Süfyan Mekke'den bir Kureyş ordusu ile yola çıktı. Bu ordu, yanında bulgur yükleri taşıyordu. Mekke dışında konakladılar ve yanlarında getirdikleri bulguru erzak olarak harcadılar. Sonra Bedirde Müslümanlarla karşılaşmaktan korkuya kapıldıkları için Mekke'ye döndüler. Halk hakaret ve alay maksadı ile bu orduya 'bulgur ordusu' adını verdi." (c.2, s.540)

Yine aynı kitapta şu bilgi veriliyor: Neseî'nin, İbn-i Ebu Hatem'in ve Taberani'nin sahih senet ile İkrime'ye dayanarak rivayet ettiklerine göre İbn-i Abbas şöyle diyor: "Müşrikler Uhud Savaşından döndüklerinde 'Ne Muhammed'i öldürdünüz, ne düşmanın kızlarını esir aldınız. Ne kadar kötü bir iş yaptınız. Geri dönün' dediler. Peygamberimiz bu durumu işitince Müslümanlara sefere çıkma emri verdi. Onlarda yola çıkarak Hamra-ul Esed denen yere veya Ebu Utbe kuyusuna -terdit Ebu Süfyan'dandır- vardılar. Müşrikler korkularından 'şimdi geri dönelim, gelecek yıl savaşırız.' dediler."

"Bunun üzerine Peygamberimiz de geri döndü. Bu olay da savaşlardan biri olarak sayıldı ve yüce Allah onunla ilgili 'Yara aldıktan sonra Allah'ın ve Peygamberin çağrısına icabet edenler...' diye başlayan ayeti indirdi. Daha önce Ebu Süfyan Peygambere (s.a.a) demişti ki: 'Sizinle Bedir Savaşının vuku bulduğu tarihte arkadaşlarımızı öldürdüğünüz yerde görüşeceğiz.' Ancak korkak döndü. Cesur ise, savaş ve ticaret araçlarını yanına aldı. Böylece Müslümanlar ticarete meşgul oldular. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: 'Bunun üzerine, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'ın nimet ve keremiyle geri döndüler...' (c.2, s.101)

Ben derim ki: Kısaltma ve özetleme ilkesine ters düştüğü hâlde biz bu rivayeti naklettik. Oysa her konudan seçilecek kapsamlı örnekler verilerek yapılacak olan kısaltma ve özetleme etkili bir yöntemdir. Böyle yapmamızın sebebi rivayetlerde zikredilen nüzul sebeplerinin tümü veya çoğunluğu şahısların nazarî görüşleri olduğunu derin düşünceli araştırıcıların görmeleridir. Şu anlamdaki bu rivayetlere yer verenler, çoğunlukla önce tarihi olayları görüyorlar. Sonra da bu olayları, onlarla bağdaşabilecek ayetler ile yan yana getirerek söz konusu olayları o ayetlerin iniş sebebi sayıyorlar. Bu tutum kimi zaman bir ayetin veya bütünlük arz eden bir ayet grubunun bölünmesine ve her bölümünün ayrı bir inişe nispet edilmesine yol açıyor. Bu yüzden ayetlerin düzeninin bozulmasına ve bütünlüklerinin kaybolmasına aldırış edilmiyor. İşte ayetlerin iniş sebeplerine ilişkin rivayetlerin zayıflığının sebeplerinden biri budur.

Bu incelemenin başlangıcında söylediklerimizi de buna eklemek gerekir. Orada demiştik ki mezhep farklılığının bu rivayetlerin üslûbu üzerinde etkisi vardır. Belirli mezhepler bu rivayetlerden kendilerini haklı göstermek için yararlanıyorlar. Üstelik, gerçekler üzerinde her zamanın egemen güçlerinin ve siyasî atmosferinin güçlü etkisi vardır. Bu etki ile gerçekler saklanabiliyor veya belirsiz bırakılabiliyor. Buna göre derin düşünceli araştırıcının gerçekleri anlamada rolleri olan böylesine sebepleri göz ardı etmemesi gerekir.

tarihÎ inceleme

Müslümanlar Uhud Savaşında yetmiş şehit vermişlerdi. Bunların isim listelerini veriyoruz.

1- Hamza b. Abdulmuttalib b. Haşim.

2- Abdullah b. Cahş.

3- Mus'ab b. Ümeyr.

4- Şemmas b. Osman. -Bu dört şehit muhacirlerdendi.-

5- Amr b. Muaz b. Nü'man.

6- Haris b. Enes b. Rafi.

7- Umare b. Ziyad b. Seken.

8- Selime b. Sabit b. Vakş.

9- Amr b. Sabit b. Vakş.

10- Sabit b. Vakş.

11- Rıfaa b. Vakş.

12- Huseyl b. Cabir Ebu Huzuyfe el-Yeman.

13- Sayfi b. Kaydî.

14- Hubbab b. Kaydî.

15- Übbad b. Sehl.

16- Haris b. Evs b. Muaz

17- İyas b. Evs

18- Übeyd b. Teyyihan.

19- Habib b. Yezid b. Teym

20- Yezid b. Hatıb b. Ümeyye b. Rafi.

21- Ebu Süfyan b. Haris b. Kays b. Zeyd.

22- Hanzele b. Ebu Amir. Cenazesi melekler tarafından yıkandı.

23- Enis b. Katade.

24- Ebu Habbe b. Ömer b. Sabit.

25- Abdullah b. Cübeyr b. Nü'man. -Okçu birliğinin komutanı.-

26- Ebu Saad Hayseme b. Hayseme.

27- Abdullah b. Selime.

28- Sebi b. Hatıb b. Haris.

29- Amr b. Kays.

30- Kays b. Amr b. Kays.

31- Sabit b. Amr b. Zeyd.

32- Amir b. Muhalled.

33- Ebu Hubeyre b. Haris b. Alkama b. Amr.

34- Amr b. Muttarif b. Alkame b. Amr.

35- Evs b. Sabit b. Münzir. -Hassan b. Sabit'in kardeşi-

36- Enes b. Nadr. -Peygamberimizin hizmetçisi olan Enes b. Mali-k'in amcası-

37- Kays b. Muhalled.

38- Keysan. -Neccar oğullarının kölesi-

39- Süleym b. Haris.

40- Nü'man b. Abd-i Amr.

41- Harice b. Zeyd b. Ebu Züheyr.

42- Saad b. Rebi b. Amr b. Ebu Züheyr.

43- Evs b. Erkam.

44- Malik b. Sinan. -Hudre oğullarından Ebu Said Hudrî'nin babası-

45- Said b. Suveyd.

46- Ütbe b. Rebi.

47- Sa'lebe b. Saad b. Malik.

48- Sagf b. Ferve b. Buddi.

49- Abdullah b. Amr b. Vehb.

50- Damre. -Tureyf oğullarının müttefiki-

51- Nevfel b. Abdullah.

52- Abbas b. Ubade.

53- Nü'man b. Malik b. Salebe.

54- Mücezzer b. Ziyad.

55- Ubade b. Hashas. -Nü'man, Mücezzer ve Ubade aynı mezara gömüldü.-

56- Rıfaa b. Amr.

57- Abdullah b. Amr. -Haramoğullarından-

58- Amr b. Cumuh. -Haram oğullarındandır ve Abdullah b. Amr ile aynı mezara gömüldü.-

59- Hallad b. Amr b. Cumuh.

60- Ebu Eymen. -Amr b. Cumuh'un kölesi-

61- Süleym b. Amr b. Hadide.

62- Antere. -Süleym'in kölesi-

63- Sehl b. Kays b. Ebu Kaab.

64- Zekvan b. Abd-ı Kays.

65- Übeyd b. Mualla.

67- Haris b. Adiy b. Harşe.

68- Malik b. İyas.

69- İyas b. Adiy.

70- Amr b. İyas.

İşte Uhud Savaşında şehit düşen yetmiş kişinin isimleri bunlardan ibaretti. Bu isimler İbn-i Hişam'ın Siret-un Nebi adlı eserinden alınmıştır. (c.3, s.59)


 

 

 

176- Küfre doğru yarışarak gidenler seni üzmesin. Çünkü onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara ahirette hiçbir pay vermemeyi istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır.

 

177- İman karşılığında küfrü satın alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlar için acı bir azap vardır.

 

178- İnkâr edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet ve fırsat vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara sırf suçlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

 

179- Allah, müminleri şu bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda pis olanı temiz olandan ayıracaktır. Ayrıca Allah size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah (bunun için) peygamberlerinden dilediğini seçer. O hâlde Allah'a ve peygamberlerine inanın. Eğer iman eder ve (günahlardan) sakınırsanız, size büyük bir mükâfat vardır.

 

180- Allah'ın, kereminden kendilerine verdiklerini (infak etmede) cimrilik gösterenler, bunu kendileri için sakın hayırlı sanmasınlar. Hayır bu, onlar için şerdir de. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yeryüzünün mirası Allah'ındır. Hiç şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

AYETLERİN açıklaması

Okuduğumuz ayetler ile daha önce ele aldığımız Uhud Savaşı hak-kında inen ayetler arasında bağlantı vardır. Sanki bu ayetler, özellikle ilk dört ayet, o ayetlerin tamamlayıcıları niteliğini taşımaktadır. Çünkü bu dört ayetin değindiği en önemli husus yüce Allah'ın kullarına yönelik imtihanı ve denemesidir. Buna göre söz konusu ayetler Uhud Savaşına ilişkin ayetlerin özeti ve sonucu niteliğindedir. Yüce Allah bu ayetlerde imtihan ve deneme kanunun kâfirler içinde müminler için de geçerli olan kaçınılmaz bir kanun olduğunu açıklıyor. Başka bir deyişle yüce Allah kâfirlerin ve müminlerin iç dünyalarını ortaya çıkarmak ve kâfirleri katkısız bir bütünlükle cehennemlik yapmak, müminlerdeki pis unsurları temiz unsurlardan ayırt etmek için kullarını sınava tâbi tutuyor.

"Küfre doğru yarışarak gidenler seni üzmesin..." Bu ayet, meselenin gerçek mahiyetini açıklamak suretiyle yapılmış bir teselli, bir üzüntüyü giderme girişimidir. Çünkü kâfirlerin küfür alanında hızla yol almaları, Allah'ın nurunu söndürmek için elbirliği ile çalışmaları ve zaman zaman kazandıkları görünüşteki galibiyetleri müminlerin üzülmelerini gerektirmiş olabilir. Şöyle ki onlarda, hak kelimesinin yüceltme iradesinde kâfirlerin Allah'ı mağlubiyete uğrattıkları gibi bir vehim uyandırmış olabilir. Fakat müminler eğer genel imtihan meselesini iyi düşünürlerse, kesinlikle anlarlar ki, aslında galip olan Allah'tır ve insanlar bütünü ile (belirli) gayelerin, hedeflerin yolunda ilerlemek-tedirler. Gayelerine yönelik tekvinî ve teşriî hidayetler gerçekleştirilmesi amacıyla, herkes kendi gaye ve hedefine doğru yöneltilmiştir. Buna göre kâfirler afiyet, nimet ve güçle eksiksizce donatılarak -ki bu bir istidrac (=cezalandırmak içi bir tür mühlet vermek) ve ilâhî bir tuzaktır- kendi gayelerine yani, azgınlık ve isyankârlık hususunda varabilecekleri en son noktaya doğru yöneltilirken, müminler devamlı imtihan potasında işleme tâbi tutulurlar. Bu işlem ve imtihan sonucu, yabancı unsurlarla karışan içlerindeki iman, yabancı unsurlardan arındırılarak sırf Allah'a özgü kılınır veya onların müşriklikleri saf hâle getiri-lerek tağutların ve küfür önderlerinin dostları derekesine düşürülürler.

Buna göre ayetin anlamı şudur: Küfre doğru hızla koşanlar, bu hızlarını sürekli arttıranlar seni üzmesin. Çünkü sen eğer üzülüyorsan, onların böyle yapmakla Allah'a zarar verdiklerini sanıyorsun diye üzülüyorsun. Oysa durum böyle değildir. Yani onlar Allah'a en ufak bir zarar veremezler. Çünkü onlar Allah'ın iradesine bağımlıdırlar. O, onları hayatları boyunca ahirette hiçbir paylarının kalmayacağı noktaya doğru ilerletmektedir. (Bu nokta, onların küfürdeki uç noktalarıdır.) Ve ayrıca onlar için acı bir azap da vardır. Ayetteki, "seni üzmesin." ifadesi irşadî bir emirdir. "Çünkü onlar Allah'a..." ifadesi ise bu yasaklamanın sebebini belirtiyor. "Allah... vermeyi istiyor." cümlesi de onların neden zarar veremediklerinin sebebini açıklıyor.

Yüce Allah daha sonra ister hızla küfre doğru koşan, ister öyle ol-mayan bütün kâfirlerin kendine zarar veremeyeceklerini vurguluyor. Özele yönelik açıklamadan sonra gelen bu genel açıklama, "seni üzmesin." yasaklamasının yanı sıra bu yasaklamanın gerekçesi olan "Çünkü onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler." ifadesinin de sebebi olmaya elverişlidir. Çünkü bu vurgulama, özelin gerekçesini içeren bir kapsam genişliğine sahiptir. Buna göre bu ifadenin anlamı şudur: Biz, doludizgin küfre koşan kâfirlerin Allah'a hiçbir zarar veremeyeceklerini söyledik; çünkü kâfirler bir bütün olarak Allah'a hiçbir zarar vermezler.

"İnkâr edenler sanmasınlar ki..." Yüce Allah kâfirlerin doludizgin küfre koşmaları konusunda Peygamberimizin (s.a.a) gönlünü hoş edecek bir açıklama yaptıktan, bunun aslında onların Allah'ın emrine boyun eğmeleri (egemenliği altında bulunmaları), böylece ahirette hiçbir nasiplerinin olmayacağı bir noktaya sürüklendikleri anlamına geldiğini belirttikten sonra sözü kâfirlerin kendisine çevirerek kendilerine Allah tarafından verilen mühlete, tanınan fırsata sevinmemelerinin gerektiğini vurguluyor. Çünkü bu, onları istidrac (=Allah'ın kâfirlerin sapıklığını arttırmak için üst üste ihsanda bulunması) yolu ile günahların çoğalmasına doğru sevk etmektir. Bunun ötesinde, beraberinde sadece zilletin bulunduğu onur kırıcı ve alçaltıcı bir azap vardır. [Ayrıca bu konuya da dikkat etmek gerekir ki,] bunların hepsi kemale erdirme yasasının gereği olarak gerçekleşmektedir.

"Allah, müminleri şu bulunduğunuz durumda bırakacak değildir..." Sonra da yüce Allah sözü müminlere çevirerek imtihan yasasının onlar hakkında da yürürlükte olduğunu bildiriyor. Maksat onların da kemale ermeleri, katıksız müminlerin böyle olmayanlardan ayırt edilmesi ve pislerin temizlerden ayrılmasıdır.

Burada pislerin temizlerden ayırt edilmesinde bir başka yolun da olduğu sanılabilir. Bu da müminlere kimlerin pis olduğunun bildirilmesi ve böylece pislerden ayrılmalarının sağlanması olarak düşünülebilir. O zaman münafıkların ve kalplerinde hastalık olanların aralarına karışmalarından kaynaklanan bütün bu sıkıntılara ve belâlara katlanmazlar. Yüce Allah bu vehmi gidermek için şu açıklamayı yapıyor: Gaybe ilişkin bilgi yüce Allah'ın kendi tekelinde tutmuş olduğu bilgilerden biridir. Bu bilgiyi, bu konuda ayrıcalık tanıdığı bazı peygamberleri dışında hiç kimseye bildirecek değildir. Söz konusu peygamberlerini bu bilgiden vahiy yolu ile haberdar etmesi muhtemeldir. İşte, "Ayrıca Allah size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah (bunun için) peygamberlerinden dilediğini seçer." ifadesinin anlamı budur.

Arkasından şu nokta hatırlatılıyor: Madem ki imtihan yolu ile kemale erdirilme süreci kaçınılmazdır, o hâlde Allah'a ve peygamberlerine inanın ki pislerin değil, temizlerin arasına girebilesiniz. Yalnız temiz hayatı devam edebilmek için sadece iman yeterli değildir. Bununla beraber imanı Allah'a çıkaracak ve onun temizliğini koruyacak salih amelin de olması gerekir. Bu yüzden yüce Allah, "O hâlde Allah'a ve peygamberlerine inanın." dedikten sonra bu direktifi, "Eğer iman eder ve (günahlardan) sakınırsanız, size büyük bir mükâfat vardır." müjdesi ile tamamlıyor.

Bu ayetten şunlar ortaya çıkıyor:

1) Nefisleri kemale erdirerek onları mutluluk ve bedbahtlıktan oluşan gayelerine, son noktalarına ulaştırmak kaçınılmaz bir süreçtir.

2) Temizlik ve pislik, şahısların kendileri ile ilgili olmaları yanında iman ve küfür eksenlerine bağlıdırlar. İman ile küfür ise insanların ihtiyar ve tercihlerine dayalı şıklardır. Bu nokta, tevhit sırlarının bir çoğuna kaynaklık eden Kur'an'a özgü ince gerçeklerden biridir. Yüce Allah'ın, "Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. Öyle ise hayır işlerinde yarışın." (Bakara, 148) ayeti, "Fakat size verdikleri konusunda sizi sınamak için (ayrı ayrı ümmetler kıldı). Öyleyse hayır işlerinde yarışın." (Mâide, 48) ayeti ile birlikte değerlendirilirse, bu gerçeğe delâlet ettiği görülür. Bu konudaki daha doyurucu açıklamayı, "(Bu) Allah'ın pisi temizden ayırması ve bütün pislerin bir kısmını diğer kısmının üstüne koyup hepsini birden cehenneme atması içindir..." (Enfâl, 37) ayetini incelerken yapacağız.

3) Allah'a ve peygamberlerine inanmak temiz hayatın temel ilkesidir. Bu da zatın (özün) temizliği demektir. Ödüle gelince; o takvaya (günahlardan sakınmak) ve salih amele dayanır. Bundan dolayı yüce Allah pis olan ile temiz olanın ayırt edilmesini Söz konusu ettikten sonra bunun arkasından "O hâlde Allah'a ve peygamberlerine inanın." buyruğuna yer verdi. Sonra ödül konusuna değinmek isteyince takvayı imana ekleyerek "Eğer iman eder ve (günahlardan) sakınırsanız, size büyük bir mükâfat vardır." buyurdu.

Yüce Allah başka bir ayette, "Erkek olsun, kadın olsun mümin olarak kim salih (iyi) amel işlerse, on mutlaka tertemiz bir hayat ile yaşatırız ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz." (Nahl, 97) buyuruyor. Vurguladığımız ilkelerin ışığı altında ortaya çıkıyor ki, bu ayette sözü edilen "tertemiz bir hayat ile yaşatırız." olayı, imanın ürünü ve onun uzantısıdır. Ödülle mükâfatlandırmak ise salih amelin sonucudur. Buna göre iman temiz hayatın ruhudur. Bu hayatın kalıcı olması, devam etmesi ve sonuçlarının ona müte-rettip olup ortaya çıkması ise salih amele muhtaçtır. Tıpkı bütün canlı varlıkların doğal hayatlarında olduğu gibi. Bu hayatın oluşumu ve gerçekleşmesi için hayvanî ruha ihtiyaç vardır. Bu hayatın devam edebilmesi ise vücut güçlerinin ve organlarının kullanılmasına muhtaçtır. Eğer bütün bu güçler ve organlar çalışmaz hâle gelirse, hem bu güçlerin kendisi ortadan kalkar ve hem de tamamıyla hayat sona erer.

Tefsirini yapmakta olduğumuz bu ayette "Allah" kelimesi birkaç kez tekrarlanıyor. Son üçünde zamir yerine isim (ism-i zahir) kullanma kuralı işletiliyor. Bunun tek gerekçesi uluhiyeti ile sırf onun sıfatları olan hususlarda celâl ve cemalin yegâne kaynağına vurgu yapmaktır. Bu hususlar imtihan, gaybın bilgisine erdirme, peygamberler arasında seçim yapma ve iman edilmeye lâyık olmadır.

"Allah'ın kereminden kendilerine verdiklerini (infak etmede) cimrilik gösterenler... sanmasınlar." Yüce Allah daha önce kâfirlere mühlet vermesi ile ilgili bir açıklama yapmıştı. Malda cimrice davranarak onu Allah yolunda infak etme olayında da durum aynıdır. Yani cimri insan da biriktirdiği mal dolayısıyla sevinçli ve kıvançlıdır. İşte yüce Allah sözü onlara çevirerek, bu tutumun onlar hesabına kötü olduğunu bildiriyor. Malın, "Allah'ın kereminden kendilerine verdikleri" tabiriyle nitelenmesinde onlara yönelik kınama ve kötüleme mesajı vardır. "boyunlarına dolanacaktır." cümlesi, cimriliğin onlar hesabına niçin kötü ve şer olduğunu bildirmektedir. "Göklerin ve yeryüzünün mirası Allah'ındır." cümlesi zahiren, "kıyamet günü" ifadesinin hâlidir (yani, durum bildirme niteliği taşımaktadır). Bunun gibi, "Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." cümlesi de aynen öyledir. [Yani o da aynı şekilde hâldir.]

"Göklerin ve yeryüzünün mirası Allah'ındır." cümlesi, uzaklığına rağmen "yebhalune=cimrilik gösterenler" kelimesinin failinden (zamirinden) hâl olması ve "Allah bitin yaptıklarınızdan haberdardır." cümlesinin de ya aynı kelimenin failinden hâl veya müste'nife=yeniden söze başlama cümlesi olması muhtemeldir.

AYETLERİN hadisler ışığında açıklaması

Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre İmam Bâkır'a (a.s), kâfir için ölümün mü, yoksa yaşamanın mı daha hayırlı olduğu soruldu. İmam bu soruya şu cevabı verdi: "Ölüm hem mümin için, hem de kâfir için hayırlıdır. Çünkü yüce Allah (müminler hakkında) şöyle buyuruyor: "İyi kişiler için Allah katındaki daha hayırlıdır." (Âl-i İmrân, 198) Ve (kâfirler hakkında da) şöyle buyuruyor: "İnkâr edenler sanmasınlar ki kendilerine mühlet ve fırsat vermemiz, onlar için daha hayırlıdır." (c.1, s.206, h:155)

Ben derim ki: Bu rivayette zikredilen istidlâl (=delil gösterme) Ehl-i Beyt İmamlarının zevkine tam olarak uygun değildir. Çünkü delil olarak gösterilen ayetlerin ilkinde yer alan "ebrar=iyi kişiler" müminlerin belirli bir kesimini ifade eder, tümünü kapsamaz.

Yalnız şöyle denebilir: Buradaki "ebrar"dan maksat bütün müminlerdir. Çünkü onların her birinde iyiliğin bir unsuru vardır. Bu anlamdaki bir rivayet, İbn-i Mesud'a dayalı olarak ed-Dürr-ül Mensûr'da aktarılmıştır. (c.2, s.104)

 


 


 

181- Andolsun ki; "Allah fakir, biz ise zenginiz" diyenlerin sözünü Allah işitmiştir. Biz onların (bu) dediklerini, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve (kıyamette onlara) diyeceğiz ki: "Tadın ateşin (veya alevin) azabını!"

 

182- Bu (azap), kendi ellerinizle yaptıklarınızın karşılığıdır. Yoksa Allah hiçbir şekilde kullarına zulmetmez.

 

183- Onlar ki; "Allah bize, (gökten gelen) ateşin yiyeceği (yakacağı) bir kurban(ı mucize olarak) getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti" derler. Onlara de ki: "Size, benden önce apaçık deliller (mucizeler)le ve söylediğiniz (mucize) ile nice peygamberler geldi. Eğer doğru söylüyorsanız, peki onları ne diye öldürdünüz?"

 

184- Eğer seni yalanladılar ise, senden önce apaçık deliller, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de yalanlanmışlardı.

 

185- Herkes ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete konursa, gerçekten muradına ermiştir, kurtulmuştur. Dünya hayatı, zaten aldatma metâından başka bir şey değildir.

 

186- Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda sınanacaksınız; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, şüphe yok ki bu, azimliliğinizin belirtisidir.

 

187- Hani Allah kendilerine kitap verilenlerden "Onu (kitabı) insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diye söz almıştı. Onlar ise bunu arkalarına atıp terk ettiler (kulak ardı ettiler); onun karşılığında az bir menfaat aldılar, ki almış oldukları ne kötü bir şeydir!

 

188- Sakın sanma ki, yaptıkları ile (mallarıyla) sevinen ve yapmadıkları ile övülmeyi sevenler (var ya), sakın onların azaptan kurtulabileceklerini sanma. Onlar için acı bir azap vardır.

 

189- Göklerin ve yeryüzünün mülkü (egemenliği) Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter.

AYETLERİN açıklaması

Yukarıdaki ayetler daha önceki ayetlerle bağlantılıdır. Daha önceki ayetler insanları harekete geçirme, malları ve canları ile Allah yolunda savaşmaya teşvik etme; kendilerini gevşekliğe, zaafa ve cimriliğe kapılmamaları konusunda uyarma içerikli idi. Dolayısıyla o ayetler ile bu ayetlerin ilkinde yer alan Yahudilerin "Allah fakir, biz ise zenginiz" sözleri, işi Müslümanlara çevirmeleri (onların üzerine yıkmaları), peygamberlik ayetlerini (nişanelerini) yalanlamaları ve açıklayacakları yolunda söz verdikleri gerçekleri saklamaları arasında bağlantı vardır. İşte bu ayetlerde açıklanmak istenen hususlar bunlardır. Bunun yanı sıra bu ayetlerde müminlerin kalplerini istikamet, sabır ve sebat yolunda güçlendirme ve Allah yolunda infak etmeye özendirme amacı vardır.

"Andolsun ki; "Allah fakir, biz ise zenginiz" diyenlerin sözünü Allah işitmiştir." Bu sözü söyleyenler Yahudilerdir. Çünkü ayetin devamında bu sözü söyleyenlerin peygamberleri öldürdüklerini ve başka hususları açıklayan ifadeler bu konuda bizim için ipuçları oluşturuyor [ve bu karineler sonucu bu sözü söyleyenlerin Yahudiler olduğunu anlıyoruz].

Yahudiler bu sözü, yüce Allah'ın "Kimdir o ki, Allah'a güzel bir surette borç versin de..." (Bakara, 245) ayeti ile bu anlamı taşıyan başka ayetlerini duydukları için söylemişlerdir. [Şöyle ki, Allah-u Müteal bu ayetlerde (sanki!) kendisine borç verilmesine teşvik ediyor!] Bu ayetin; "Allah'ın kereminden kendilerine verdiklerini (infak etmede) cimrilik gösterenler..." ayetinin hemen arkasından gelmiş olması bu ihtimalin güçlülüğüne bir bakıma delil sayılır.

Yahudiler müminlerin çoğunlukla yoksul ve düşkün olduklarını gördükleri için de bu sözü söylemiş olabilirler. O zaman bu sözü târizde bulunmak (=üstü kapalı şekilde tenkit etmek, dokundurmak) için söylemiş olurlar. Yani, "Eğer Allah zengin olsaydı, onları kayırarak, bolluğa ve genişliğe nail kılarak zengin ederdi. Demek ki, o fakirdir, biz ise zenginiz."

"Biz, onların (bu) dediklerini, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız..." Buradaki yazmaktan maksat saklamak, muhafaza etmek veya amel defterlerinin sayfalarına geçirmektir, ki anlam olarak hepsi aynı sonuca varır. Haksız yere peygamberleri öldürmekten maksat yanlışlıkla, istemeyerek ve bilmeyerek değil de bile bile, önceden tasarlayarak öldürmektir. Yüce Allah Yahudilerin bu sözlerini peygamberleri öldürmeleri ile yan yana zikretti. Çünkü bu söz ağır bir sözdür. "Azab-el harîk" ifadesinde yer alan "harîk" kelimesi "ateş" ya da "alev" anlamına gelir. Bazıları tarafından "yakıcı" anlamına geldiği de ileri sürülmüştür.

"Bu (azap), kendi ellerinizle yaptıklarınızın karşılığıdır..." Yani "Bu, önden gönderdiğiniz amellerin karşılığıdır." Amelleri yapıp önden gönderme eylemi, bu ayette ellere nispet ediliyor. Çünkü eller çoğunlukla amel yapıp gönderme eyleminin aracıdırlar. "Yoksa Allah hiçbir şekilde kullarına zulmetmez." ifadesi "ma kaddemet=yap-tıklarınız (önden gönderdikleriniz)" cümlesine atfedilmekte (onunla bağlantılı olmakta), ayrıca yazma ve azap işlemlerinin sebebini bildir-mektedir. Çünkü eğer amelleri muhafaza etme ve ceza işlemi olmasay-dı, amel düzenine ihmalkârlık egemen olurdu ki, bunun kendisinden nice zulümler doğardı ve ameller arttıkça bu zulüm de artardı. O takdirde Allah kullarına karşı zalim olurdu ki, O bunlardan yüce ve münezzehtir.

"Onlar ki; "Allah bize... emretti..." Bu ifade daha önce zikredilen kimselerin sıfatıdır. Ayette geçen "ahide" kelimesi "emretmek" demektir. "Kurban" kelimesi ise "Allah'a yaklaşmanın aracı olan nimetler ve diğer şeyler" anlamındadır. "ateşin yiyeceği" tabiri, "ateşin yakacağı" anlamını taşıyan kinayeli bir tabirdir. "Size, benden önce... nice peygamberler geldi." ifadesi ile İsrail Oğullarına gönderilen ve onların elleri ile öldürülen Zekeriyya (a.s) ve Yahya (a.s) gibi peygamberler kastediliyor.

"Eğer seni yalanladılar ise, senden önce nice... peygamberler de yalanlanmışlardı." Bu ifade Yahudilerin Peygamberimizi (s.a.a) yalanlamaları konusunda o hazreti teselli etme amacı taşıyor. Ayette geçen "zubur" kelimesi "zebur" kelimesinin çoğuludur; "zebur" ise "hüküm ve öğüt kitabı" demektir. Buradaki "zubur" kelimesi ve "kitab-ul munir=aydınlatıcı kitap" ifadesi ile Hz. Nuh'a (a.s) indirilen kitap, Hz. İbrahim'e indirilen sahifeler ile Tevrat ve İncil gibi kutsal kaynaklar kastediliyor.

"Herkes ölümü tadacaktır..." Bu ayet inanan için vaat (müjde), inkâr eden için ise tehdit niteliğindedir. Ayet her nefis sahibi, her canlı varlık hakkında kesinlikle geçerli olan genel bir hükümle söze giriyor. Ayette geçen "tuveffevne" kelimesi "tevfiye" kökünden "tam olarak verme" anlamındadır. Bazı tefsirciler bu ayeti Berzah âleminin (dünya ile ahiret âlemi arasındaki âlemin) varlığını gösteren bir delil olarak görmüşlerdir. Gerekçeleri de, ayetin ahiret ödülünün bir bölümünün daha önce verileceğine delâlet etmesidir. Buna göre kıyamet günü gerçekleştirilecek olan ödüllendirme işlemi "tam olarak verme" olacaktır. Bu güzel bir istidlâldir.

Ayetteki "zuhzihe" kelimesinin mastarı olan "zehzehe" kelimesi "uzaklaştırmak" demektir. Bu kelimenin asıl anlamı, bir şeyi acele ile arka arkaya kendine doğru çekmektir. "Fâze" fiilinin kökü olan "fevz" kelimesi "amaca ulaşmak" demektir. "Gurur=aldatma" kelimesi "garre" kelimesinin mastarı olabileceği gibi "gârrun" kelimesinin (yani ism-i failin) çoğulu da olabilir.

"Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda kesinlikle sınanacaksınız..." Ayette geçen "letublevunne" kelimesinin kökü olan "iblâ" kelimesi "deneme, imtihan etme" demektir. Yüce Allah yukarda müminlerin belaya duçar olma ve imtihana çekilme yasasının müminlerin hakkında uygulanacağını belirttikten sonra Yahudilerin sözünü zikrediyor. Bunun da müminlerin azmini kırıcı, morallerini bozucu bir etki meydana getirmesi doğaldır. İşte bundan dolayı bu ayette hemen şunu bildirdi ki: "Bu ilâhî imtihan ve Ehl-i Kitapla müşrikler tarafından söylenen bu üzücü sözler müminlere tekrar edilecek, bu tür sözlerle çok karşılaşacaklar, onlarla kulakları tırmalanacaktır. O hâlde onlara düşen görev sabretmek, sakınmak ve takva sahibi olmaktır. Böylece Rableri onları ayaklarının kaymasından ve zaafa uğramaktan koruyarak azim ve irade sahibi olmalarını sağlayacaktır." Bu ifade henüz olmamış bir şeyi önceden haber vermektir. Maksat müminlerin o duruma karşı gerekli hazırlıkları yapmaları ve o duruma kendilerini alıştırmalarıdır.

"Kendilerine kitap verilenlerden... üzücü sözler işiteceksiniz." ayetinde "ezen kesiren" ifadesi "söz" yerinde kullanıldı ki bu etkiyi, etkileyenin yerine koyan bir ifade biçimidir.

"Hani Allah... söz almıştı..." Bu ayetteki "nebezuhu" fiilinin kökü olan "nebz" kelimesi "atmak" demektir. "Nebezehu verae zahri-hi=onu sırtının arkasına attı" cümlesi "terk etmek, ilgilenmemek" anlamına gelen bir deyimdir. Nitekim "cealehu nusbe ayneyhi=onu gözlerinin önüne geçirdi" cümlesi de "tutmak, almak, sarılmak ve önemsemek" anlamını taşıyan bir deyimdir.

"Yaptıkları (malları) ile sevinenler... sanmasınlar... Allah'ın her şeye gücü yeter." Ayetin orijinalindeki "bima etev" yani; "yüce Allah'ın onlara bağışladığı mal ve bu malın ayrılmaz sonucu olan mal sevgisi ile onda cimrice davranma tutumu." Ayetteki "mefa-zet" kelimesi "kurtuluş" demektir. Bu kimselerin helâk olmalarının sebebi kalplerinin batıla bağlanması sebebi iledir. Bundan dolayı hakkın onlar üzerinde hiçbir otoritesi (velayeti) yoktur.

Sonra yüce Allah göklere ve yeryüzüne egemen olduğunu, gücünün her şeye yettiğini vurguluyor. Bu iki sıfat, okuduğumuz ayetlerin hepsinin içeriklerini gerekçelendirmeye elverişlidirler.

ayetlerin hadisler ışığında açıklaması

ed-Dürr-ül Mensûr'da yer aldığına göre İbn-i Cerir ve İbn-i Münzir "Andolsun ki... Allah işitmiştir." diye başlayan ayet hakkında Katade-'nin şöyle dediğini naklediyor: "Bize anlatıldığına göre bu ayet Hayy b. Ahtab hakkında inmiştir. "Kimdir o ki, Allah'a güzel bir surette borç versin de Allah da bu borcu o kimseye kat kat fazlası ile ödemesin." (Bakara, 245) ayeti inince bu adam, "Rabbimiz bizden borç talebinde bulunuyor. Oysa ancak fakir, zenginden borç alır." dedi." (c.2, s.106)

Tefsir-ul Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s) bu ayet hakkında şöyle buyurduğu nakledilir: "Vallahi, onlar Allah'ı görmüş değiller ki, Onun fakir olduğunu bilsinler. Fakat onlar, Allah'ın dostlarının fakir olduğunu görerek "Eğer Allah zengin olsaydı dostlarını zengin yapardı." dediler ve zenginlikleri sebebi ile Allah'a karşı böbürlendiler."

Menakıb-u Âl-i Ebitalip adlı eserde yer aldığına göre İmam Bâkır (a.s) bu ayetle ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Bu kimseler imamın, kendisine getirilen şeylere muhtaç olduğunu sanan kimselerdir."

Ben derim ki: İlk iki rivayetin içeriğinin ayetle uyuştuğu daha önce belirtmiştik. Üçüncü rivayete gelince; o, örnek verme amaçlı bir açıklamadır.

el-Kâfi'de İmam Sadık'tan (a.s) şöyle nakledilir: "Bu sözü ["Allah fakir, biz ise zenginiz." sözünü] diyenler ile peygamberleri öldürenler arasında beş yüz yıllık fasıla var. Buna rağmen yüce Allah onları, atalarının yaptıklarını onaylamaları yüzünden peygamberleri öldürmekle suçluyor." (Usûl-i Kâfi, c.2, s.409, h:1)

Ben derim ki: Sözü edilen beş yüz senelik ara elimizdeki milâdî tarih ile bağdaşmıyor. Daha önce yaptığımız tarihî incelemeye başvurulabilir.

"Herkes ölümü tadacaktır." ayeti ile ilgili olarak ed-Dürr-ül Mensûr'da şöyle yer alır: İbn-i Ebu Hatem, Hz. Ali'nin (a.s) şöyle buyurduğunu nakleder: "Peygamberimiz (s.a.a) vefat edip de başsağlığı dileklerine sıra gelince, onların (Ehl-i Beyt'in) yanına biri geldi. Sözleri işitiliyor, fakat kendisi görülmüyordu. Şunları söyledi: 'Ey Ehl-i Beyt! Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Herkes mutlaka ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Allah katında her musibetin bir mükâfatı; her yok olanın, yerine geçen bir karşılığı; her elden gidenin bir telâfisi vardır. O hâlde sırf Allah'a güvenin ve sadece Ona ümit besleyin. Çünkü asıl musibete uğrayan, sevaptan mahrum kalandır.' Daha sonra Hz. Ali (a.s), 'Bu Hızır'dı.' buyurdu." (c.2, s.107)

Yine aynı eserde İbn-i Murdeveyh'in, Sehl b. Saad'dan Resul-i Ekrem'in şöyle buyurduğu geçer: "Herhangi birinizin cennetteki bir kamçılık yeri dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır." Peygamberimiz bu sözlerinin arkasından 'Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete konursa, gerçekten muradına ermiştir.' ayetini okudu." (c.2, s.107)

Ben derim ki: ed-Dürr-ül Mensûr'da bu rivayet başka bazı kanallardan Sehl b. Saad'dan başkalarına dayandırılarak da nakledilmiştir. Bilesin ki, bu ayetlerin iniş sebepleri hakkında birçok rivayetler vardır. Bunlar şahsi görüşler doğrultusunda yakıştırmalar oldukları açık olduğu için onlara yer vermedik.


 


 

190- Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler (deliller) vardır.

 

191- Onlar, ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yeryüzünün yaratılışı hakkında düşünürler ve (şöyle derler:) "Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen (böyle bir iş yapmaktan) münezzehsin. Bizi cehennem azabından koru!

 

192- Ey Rabbimiz! Sen kimi ateşe atarsan, gerçekten onu rezil-rüsva etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.

 

193- Ey Rabbimiz! Gerçekten de biz, imana çağıran bir davetçiyi (Hz. Muhammed'i) duyduk ki (diyordu:) "Rabbinize inanın!" Biz de hemen inandık. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi (küçük günahlarımızı) ört ve bizi iyilerle beraber öldür!

 

194- Ey Rabbimiz! Peygamberlerinin ağzından bize vaad-ettiklerini ver ve kıyamet günü (vaadinden dönerek) bizi rezil-rüsva etme. Hiç şüphesiz sen vaadinden caymazsın!"

 

195- Rableri de onlara cevap verdi ki: "Ben, erkek olsun, kadın olsun, içinizden çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmam. Bazınız bazınızdan meydana gelmedir. Öyleyse onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, savaşıp vuruştular ve öldürüldüler, andolsun ben de onların kötülüklerini (küçük günahlarını) örteceğim ve onları -Allah tarafından verilmiş bir mükâfat olarak- altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah'tır ki, mükâfatların en güzeli Onun katındadır.

 

196- Kâfirlerin (zevk içinde) diyar diyar gezip dolaşmaları sakın seni aldatmasın!

 

197- Azıcık bir faydalanmadır bu. Sonra varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir yurttur, yataktır!

 

198- Fakat Rablerinden korkanlar için, Allah tarafından bir ikram olarak, altlarından ırmaklar akan ebediyen kalacakları cennetler vardır. İyi kişiler için Allah katındaki daha hayırlıdır.

 

199- Hiç şüphesiz kitap ehlinden, Allah'a, hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene Allah'a boyun eğerek inananlar, Allah'ın ayetlerini az bir menfaate satmayanlar vardır. İşte onlar için Rableri katında mükâfatları vardır. Şüphe yok ki Allah, hesabı çabuk olandır.

ayetlerİn açıklaması

Okuduğumuz ayetler müminlerin, müşriklerin ve kitap ehlinin bu surede anlatılan durumlarının özeti niteliğindedir. Bunun için açıklanıyor ki, "ebrar=iyi kişiler" mertebesine yükselen müminlerin hâlleri; yü-ce Allah'ı anmak, Onun ayetleri üzerinde düşünmek, cehennem azabından Allah'a sığınmak, mağfiret (bağışlanma) ve cennet dilemektir. Ayrıca açıklanıyor ki, Allah onların dualarını kabul etmiş ve onlara di-lediklerini bağışlayacağına dair vaatte bulunmuştur. İşte onların genel durumu budur. Kâfirlerin hâllerine gelince; onlar az bir faydalanma uğruna diyar diyar dolaşıp dururlar. Arkasından ise barınakları cehennem olacaktır. Görüldüğü gibi müminlerin hâlleri, kâfirlerin hâlleri ile asla kıyaslanamaz. Tabi burası da bir gerçektir ki, Ehl-i Kitaptan hakka bağlı olanlar, onlardan istisna edilerek ayrı tutuluyor ve bunların müminler ile beraber oldukları açıklanıyor.

"Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında..." Galiba buradaki yaratılıştan; varlıkların yaratılış biçimleri, etkileri ve hareket, hareketsizlik, değişme ve dönüşme gibi eylemleri kastedilmiştir. Buna göre göklerin ve yeryüzün yaratılışı, gece ile gündüzün birbirinin ardınca gelip gidişi somut ayetlerin (nişanelerin) çoğunluğunu kapsamaktadır. Bununla ilgili açıklama, Bakara suresinde yapılmıştır.[10] Ayrıca "ulu'l elbab=temiz akıl sahipleri" ifadesinin anlamına da daha önce değinilmişti.[11]

"Onlar ayakta iken, otururken... Allah'ı anlarlar..." Yani onlar ayakta durma, oturma ve yatma gibi bütün durumlarında Allah'ı anlarlar. Zikrin ve tefekkürün ne anlama geldiği daha önce incelenmişti. Bu iki ayetin anlamından çıkan sonuç şudur: Göklerin ve yeryüzünün ayetlerine, gecenin ve gündüzünün ardarda gelişine yönelik gözlem, onlara sürekli bir zikir hâli kazandırıyor ve böylece onlar hiçbir durumda Allah'ı unutmuyorlar. Ayrıca bu gözlem onlara göklerin ve yeryüzünün yaratılışı hakkında düşünme bilinci de kazandırıyor. Ki bu düşünce sayesinde yüce Allah'ın kendilerini öldükten sonra diriltip hesaplaşmaya çağıracağı gerçeğine varıyorlar. İşte o zaman Allah'ın rahmetini istiyorlar ve verdiği vaatleri gerçekleştirmesini diliyorlar.

"Ey Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın..." Burada işaret edilenler çoğul ve müennes olmalarına rağmen işaret zamirlerinden müfret (tekil) ve müzekker edatı olan "haza=o" kelimesi kullanıldı. Çünkü maksat işaret edilenlerin şahıslarını ve isimlerini belirlemekle ilgili değildir. Hepsi de "yaratık" olmaları bakımından birdir, tekildir. Bu durum yüce Allah'ın, Hz. İbrahim'in ağzından aktardığı aşağıdaki durumun bir benzeridir: "Güneşi doğarken görünce de: "İşte Rabbim budur, zira bu daha büyüktür" dedi." (En'âm, 78) Çünkü Hz. İbrahim, güneşin henüz ne mahiyetini ne ismini bilmiyordu. Sadece onun bir şey olduğunu biliyordu.

Bu ayette geçen "batıl" kelimesi "amaçla ilgili hiçbir gayesi olmayan şey" demektir. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Köpük, dağılır gider. İnsanlara fayda veren şeyse, yeryüzünde kalır." (Ra'd, 17) İşte bundan dolayı o düşünen müminler yaratılışta gayesizliğe yer olmadığını dile getirince, yüce Allah'ın insanları yargılamak üzere tekrar dirilteceği, orada zalimleri rezil-rüsva edici bir cezaya yani ateşe çarptıracağı gerçeğini apaçık görüyorlar. Ki azaba çarptırmadaki maslahatı hiçbir kimse reddedemez. Aksi hâlde yaratılış boşuna olur, gayesiz duruma düşer. İşte onların "Bizi cehennem azabından koru! Ey Rabbimiz! Sen kimi ateşe atarsan, onu rezil-rüsva etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur." şeklindeki sözlerinin anlamı budur.

"Ey Rabbimiz! Gerçekten de biz... bir davetçiyi duyduk ... " Davetçiden maksat, Allah'ın resulü Hz. Muhammet'tir (s.a.a). Ayetin orijinalinde geçen "en âminu=inanın" 'ifadesi, çağrının içeriğini açıklıyor. Buradaki "en" edatı beyaniye=açıklama niteliklidir. Müminler burada kendilerinin, çağrı görevlisine iman ettiklerini vurguluyorlar. Bu çağrı görevlisi de Peygamber efendimizdir. O onlara Allah tarafından bazı hususları haber veriyor. Ki bu hususların bazısından onları sakındırıyor. Günahlar, kötülükler, küfür ve günah üzereyken ölmek gibi. Bazılarına da teşvik ediyor. Mağfiret, rahmet, yüce Allah'ın eb-rar=iyiler derecesine yükselmiş mümin kullarına vaadetmiş olduğu cennete ilişkin ayrıntılar gibi.

Böyle olunca müminler Rablerinden kendilerini affetmesini, kötülüklerini örtmesini, ebrar dereceli müminlerle birlikte canlarını almasını, Allah'ın izni ile peygamberlerin kendilerine garanti ettikleri cennet ve rahmet vaadinin yerine getirilmesini isteyerek şöyle diyorlar: "Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla..." Ayetin orijinalinde geçen "ala resulike" ifadesi yani; peygamberlerine taşıttığın ve onların senin adına garanti ettiklerini bize ver. "Bizi rezil-rüsva etme." yani; sözünü yerine getirmemek, vaadinden dönmek suretiyle bizi rezil-rüsva etme. Bundan dolayı bu duanın arkasından "Hiç şüphesiz sen vaadinden caymazsın!" ifadesine yer veriliyor.

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki, onlar Allah'a ve ahiret gününe inanmayı ve Allah'ın peygamberleri olduğu gerçeğini ayetler üzerinde düşünerek elde etmişlerdir. Peygamberin getirdiği mesajın ayrıntılarını ise peygamberlere inanarak kazanmışlardır. Buna göre onlar fıtratın hüküm alanında fıtrata uygun davrandıkları gibi söz dinleme ve itaatin gerekli olduğu yerlerde de bu kurala bağlı kalmaktadırlar.

"Rableri de onlara cevap verdi ki..." Burada "Rabb" kelimesinin kullanılması ve bu kelimenin müminlere izafe edilmesi, ilâhî rahmetin coşkuluğuna delâlet eder. "Ben... çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmam." ifadesindeki genellik de bu gerçeğe delâlet eder. Yani yüce Allah katında bu ve şu amel ile bu ve şu çalışan kimse arasında ayırım gözetilmez.

Buna göre, "Öyleyse onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar..." şeklindeki iyi amelleri ayrıntılı olarak sayan ve okuduğumuz cümlelerin uzantısı olarak gelen ifade, bu iyi amellerin sevaplarının belirlenmesi amacını taşır. İfadenin cümleleri arasındaki "vav" harfi ayırma işlevi taşır; bağlama, toplama işlevi taşımaz. Çünkü eğer bağlama işlevi görse idi, o zaman muhacirlerin sadece şehit olanlarının sevabı açıklanmış olurdu. [Halbuki burada, hicret eden herkesin makamına değinilmek istenmiştir; ister bu adam şehit de olsun, ister olmasın.]

Bununla birlikte bu ayet sadece bu surede yapılması istenen, ısrarla teşvik edilen ve özendirilen amelleri sıralıyor. Bunlar da dini yur-da tercih etmek, Allah yolunda sıkıntılara katlanmak ve cihada gitmek amelleridir.

Anlaşıldığına göre bu ayetteki hicret, şirkten ve yurttan ayrılmayı birlikte ifade ediyor. Çünkü hem kullanılan kelime mutlaktır, hem de özel ve sınırlı hicreti dile getiren "yurtlarından çıkarıldılar." ifadesi ile bunun arkasından gelen "ben de onların kötülüklerini örteceğim." ifadesine karşılık olarak zikrediliyor. Çünkü bu sonraki ifadede yer alan "seyyiat=kötülükler" kelimesinin Kur'an'daki zahirî anlamı "küçük günahlar"dır. Buna göre onlar, kaçınmak ve tövbe etmek suretiyle büyük günahlardan hicret etmişlerdir [ve Allah da onların küçük günahlarını örtmüş, bağışlamıştır]. Dolayısıyla ayette sözü geçen "hicret" ge-nel kapsamlıdır. Bunun üzerinde iyice düşünün.

"Kâfirlerin diyar diyar gezip dolaşmaları sakın seni aldatmasın..." Bu ayet akıllara takılabilecek bir yanılgıyı gidermeyi amaçlıyor. Söylenmek istenen şudur: Bu anlatılanlar, ebrar=iyiler derecesine yükselmiş olan müminlerin durumu, bu da onların ödülüdür. Kâfirlerde gördüğün refaha, debdebeli hayata ve bolluk içindeki geçim şartlarına gelince; bu durum sakın seni aldatmasın. (Hitap Peygamberimize yönelik olmakla birlikte kastedilen bütün insanlardır.) Çünkü bu az bir metâ ve faydalanmadır, devamlı değildir.

"Fakat Rablerinden korkanlar için..." Ayette geçen "nuzu-len=ikram" kelimesi "ağırlanan konuklar için hazırlanan yiyecekler ve içecekler" demektir. Bu konuklardan maksat "ebrar" derecesine yükselmiş müminlerdir. Ayetin sonu bunun delilidir. Bu ayet, daha önceki ayetin akıllara takılabilecek bir yanılgıyı giderme amacı taşıdığı yolun-daki yorumumuzu teyit ediyor.

"Hiç şüphesiz kitap ehlinden..." Bu ayet, söz konusu nitelikleri taşıyan kitap ehlinin güzel ödülde müminler ile ortak olduklarını belirtmek istiyor. Ayetin maksadı, ahiret mutluluğunun belirli bir kesimin tekelinde olmadığını, bu yüzden iman etseler de kitap ehlinin bundan mahrum kalacaklarının ileri sürülemeyeceğini vurgulamaktır. Meselenin ekseni Allah'a ve peygamberlere iman etmektir. Eğer kitap ehli bu ilkelere inanırsa, müminler ile eşit olurlar.

Yüce Allah burada övülen kitap ehlinde, daha önceki ayetlerde kınanmalarına gerekçe olan tutumların bulunmadığını bildiriyor. Bu tutumlar Allah'ın peygamberleri arasında ayırım gözetmek [bazısına inanıp bazısına inanmamak], Allah'ın ayetlerini bir kaç para karşılığında satmak için açıklayacakları yolunda söz verdikleri gerçekleri saklı tutmaktır.

felsefÎ bİr İnceleme ve karşılaştırma

Gözlem ve tecrübe, erkek ile kadının ortak bir cevhere sahip bir türün iki ferdi olmasına hükmediyor. Bu ortak cevher ise insandır. Çünkü erkek kesiminde görülen bütün sonuçlar, farksız bir şekilde kadın kesiminde de görülüyor. Hiç şüphesiz bir türe ait sonuçların ortaya çıkması o türün konusunun (objektif) varlığının gerçekleşmesini gerektirir. Evet şu da var ki kesimlerden biri, bu ortak belirtilerin bazılarında şiddet ve zayıflık farklılığı gösterebilir. Fakat bu farklılık türdeşlik niteliğinin fertte yok olup aradan gitmesini gerektirmez. Bundan anlaşılıyor ki, iki kesimden biri için mümkün olan türsel kemal öbürü için de mümkündür. Bunlardan biride iman ile, ibadet ile ve Allah'a yaklaştırıcı eylemlerle elde edilen manevî kemâllerdir. Bundan anlayabilirsin ki, bu anlamı ifade eden en güzel ve geniş kapsamlı söz, yüce Allah'ın "Ben, erkek olsun, kadın olsun, içinizden çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmam. Bazınız bazınızdan meydana gelmedir." ayetidir.

Eğer bu ayeti, Tevrat'ta yer alan konuya ilişkin ifadelerle karşılaştırırsan, bu iki kitabın bu konudaki bakış açısı farkını açıkça görürsün. Tevrat'ın bir bölümünde şu ifadeler ile karşılaşıyoruz: "Döndüm, ve hikmeti, ve şeylerin sebebini bilmeğe ve araştırmağa ve aramağa, ve kötülüğün akılsızlık olduğunu, ve akılsızlığın delilik olduğunu bilmeğe koyuldu. Ve kadını ölümden acı buldum, o kadın ki, yüreği tuzak ve ağlar, ve elleri zincirlerdir..." Bu satırlar şöyle noktalanıyor: "Birer birer hesabı çıkarmak için bunu buldum; canım hâlâ onu arıyor, fakat bulmadım; binde bir erkek buldum; fakat onların hepsinde bir kadın bulmadım." (Vaiz Kitabı, Bap 7 : 23-28)

Eski milletlerin çoğu, kadının amellerinin Allah katında kabul edilmeyeceğini düşünüyorlardı. Eski Yunan'da; "kadın şeytan işi bir pis-lik" olarak adlandırılıyordu. Romalıların ve bazı eski Yunanlıların görüşüne göre erkek soyut bir insanî benliğin sahibi idi; ama kadının böyle bir benliği yoktu. Milâdî 586 yılında Fransa'da toplanan bir kongrede uzun tartışmalardan sonra kadının insan olduğu kabul edilmiş; fakat erkeğe hizmet etmek için yaratıldığı sonucuna varılmıştır. İngiltere'de yaklaşık yüz yıl öncesine kadar kadın, insan toplumunun bir parçası sayılmıyordu. Eğer milletlerin görüşlerini, inançlarını ve edebiyatlarını inceleyen kitaplara başvurursan, o milletlerin kadına ilişkin birçok şaşırtıcı görüşlerini bulursun.

ayetlerin hadisler ışığında açıklaması

ed-Dürr-ül Mensûr'da şöyle geçer: "Ebu Nuaym, Hilyet-ul Evliya adlı eserinde İbn-i Abbas'tan Peygamberimizin (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor: "Allah'ın yaratıkları üzerinde düşünün; ama Allah hakkında düşünmeyin." (c.2, s.110)

Ben derim ki: ed-Dürr-ül Mensûr'da bu anlama gelen hadisler, Abdullah b. Selâm ve Abdullah b. Ömer gibi değişik sahabelere dayandırılarak başka kanallardan da nakledilmiştir. Aynı hadis Şia kanallarından da rivayet edilmiştir. (Usûl-i Kâfi, c.1, s.92, et-Tevhit, Şeyh Saduk, s.54) "Allah hakkında" veya farklı rivayetlerdeki ifade ile "Allah'ın zatı hakkında düşünmek"ten maksat, Onun mahiyeti, özü ve künhü hakkında düşünmektir. Oysa yüce Allah "Onlar ise bilgice Onu (Allah'ı) kavrayamazlar." (Tâhâ, 110) buyuruyor. Yüce Allah'ın sıfatlarına gelince, Kur'an yüce Allah'ın bunlar aracılığı ile bilineceğinin en adil şahididir. Yüce Allah birçok ayetlerde kendisini sıfatları aracılığı ile tanımaya çağırmıştır.

 

Yine aynı eserde Ebu Şeyh'in Azamet adlı kitabında Ebu Hüreyre'den şöyle aktardığı nakledilir: "Resulullah buyurdu ki: "Bir saat (=kısa bir süre) düşünmek, altmış yıl ibadet etmekten daha hayırlıdır." (c.2, s.111)

Ben derim ki: Bu hadisin ikinci yarısı bazı rivayetlerde "bir gece ibadet etmekten" başka bazı rivayetlerde de "bir yıl ibadet etmekten" biçimindedir. Bu hadis Şia kanallarından da rivayet edilmiştir. (Usûl-i Kâfi, c.2, s.54, bab-ut Tefekkür)

Ehl-i Sünnet kanallarından nakledildiğine göre, "Rableri de onlara cevap verdi ki..." ayeti Ümmü Seleme hakkında inmiştir. Ümmü Seleme Peygamberimize "Ya Resulallah, (ne oldu da) yüce Allah kadın muhacirlerden söz ettiğini duyurmadı." demesi üzerine, "Rableri onlara cevap verdi ki..." ayeti indi." (ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.112)

Şia kanallarından nakledildiğine göre, "Öyleyse onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar..." ayeti Hz. Ali (a.s) hakkında indi. Hz. Ali (a.s), yanında Fatıma'lar yani Fatıma bint-i Esed, Fatıma bint-i Muhammet ve Fatıma bint-i Zübeyr olduğu hâlde Mekke'den yola çıktı. Sonra Dacnan denen yerde kendilerine Ümmü Eymen ile birkaç zavallı mümin de katıldı. Hep birlikte bütün durumlarında Allah'ı zikrederek yollarına devam ettiler ve Peygamberimizin yanına vardılar. Bunun üzerine bu ayet indi. (Tefsir-us Safî, c.1, s.322) Ehl-i Sünnet kanallarından gelen bilgilere göre ise bu ayet muhacirler hakkında inmiştir. (ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.112)

 

Yine nakledildiğine göre, "Kâfirlerin (zevk içinde) diyar diyar gezip dolaşmaları sakın seni aldatmasın!" ayeti bazı müminlerin, kâfirlerin müreffeh durumuna imrenerek onlar gibi yaşama şartlarına sahip olmayı istemeleri üzerine indi. (Tefsir-us Safî, c.1, s.323)

Yine gelen bilgiye göre, "Hiç şüphesiz kitap ehlinden..." ayeti, zamanın Habeşistan kralı Necaşî ile birkaç arkadaşı hakkında indi. Necaşî öldüğünde Medine'de olan Peygamberimiz (s.a.a) onun için dua etmişti. Bunun üzerine bazı münafıklar, "Muhammed, kendi dininden olmayan biri için dua ediyor." diye Peygamberimizi eleştirmişlerdi. Bunun üzerine, "Hiç şüphesiz kitap ehlinden..." ayeti indi. (Tefsir-i Ebu'l Futûh-i Razî, c.3, s.299)

Görüldüğü gibi bu rivayetlerin hepsi, ancak ayetleri bu olaylara uyarlamak istemiştir; yoksa bu olayların hiçbirisi gerçekten ayetlerin iniş sebepleri değildir.


 

 

 

 

 

 

200- Ey inananlar! Sabredin; (düşman karşısında) topluca sebat gösterin; sürekli (ilişki içinde ve) hazırlıklı olun ve Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.

ayetlerin açıklaması

Yukarıdaki ayet, surede açıklaması yapılan hususların özeti niteliğindedir. Bu ayette sonuç alıp vermek suretiyle sure hulâsa ediliyor.

"Ey inananlar! Sabredin; (düşman karşısında) topluca sebat gösterin..." Ayetteki emirler mutlaktır. Buna göre buradaki sabırla hem sıkıntılara karşı sabretmek, hem Allah'a ibadet etmekte sabretmek hem de Allah'a itaatsizlik etmeme konusunda sabretmek kastediliyor. Hangi durum olursa olsun, emirler arasındaki karşılığın verdiği ipucu ile anlıyoruz ki, "saberdin" emrinde ferdin sabrı söz konusudur.

Ayette geçen "sabiru" fiili "musabere" kökünden "bazılarının sabrı diğer bazılarının sabrına dayanarak toplumun sabretmeye zorlanması, sıkıntılara katlanması" anlamınadır. İşte böyle olunca durumları güç kazanır, sabırları çoğalır ve bu sabrın etkisi kaç kat olur. Fertleri bir kere yalnız başına ve başka bir kere de toplum ve dayanışma hâlinde –ki fertler güçlerini birbirlerine iletmektedirler- ele alıp değerlendirdiğimizde, bu hususun fert üzerindeki etkisi somut olarak görülür. İnşallah yeri geldiğinde bu konu ile ilgili geniş incelemelerimiz ve açıklamalarımız olacaktır.

Ayetin orijinalinde geçen "rabitu" kelimesi toplumun, sıkıntılı ve rahatlık hâlleri dahil olmak üzere dinî hayatlarının bütün olaylarına ilişkin güçleri ve eylemleri arasındaki bağlantıyı (toplumsal dayanışma-yı) meydana getiren "musabere" kelimesinden daha kapsamlı ve genel bir anlam taşır. Böyle olmaktan maksat arzulanan gerçek dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşmaktır. Aksi hâlde bu yollarla sadece dünya mutluluğunun bir bölümü gerçekleşebilir ki, bu gerçek mutluluk değildir. İşte bundan dolayı ayetteki bu emirlerden sonra, "Allah'tan korkun ki, kurtuluşa erebilesiniz." yani; tam ve gerçek felâha erebilesiniz, ifadesine yer verildi.

İslam'da toplum ve toplumsal İlİşkİler

1- İnsan ve Toplum

İnsan türünün toplumsal bir tür olduğunu ispat etmek için çok araştırma yapmaya gerek yoktur. Çünkü bu türün her ferdi bu fıtrat üzerine doğar. [Yani toplumsal yaşayış garizesi, her insanın fıtratında yatmaktadır.] Tarihin ve insanın yaşadığı ve yeryüzünde egemenlik kurduğu en eski çağların hikâyesini yansıtan elimizdeki kalıntıların anlattıkları üzere insan her zaman toplum hâlinde yaşayagelmiştir.

Bunu bize en güzel şekilde Kur'an haber veriyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık..." (Hucurât, 13) "Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık ve bir kısmı, diğer bir kısmı çalıştırması için bir bölümünü bir bölümü üzere derecelerle yükselttik." (Zuhruf, 32) "Bazınız bazınızdan meydana gelmedir." (Âl-i İmrân, 195) "Ve insanı sudan (meniden) yaratıp da ona, (ana-baba tarafından) soy-sop, (karı-koca tarafından) akrabalık veren Odur." (Furkan, 54) Bu konuda daha birçok ayet vardır.[12]

2- İnsan ve Toplumdaki Gelişimi

İnsan toplumu, onun diğer ruhî (psikolojik) özellikleri ve bu özelliklerle bağlantılı yetenekleri gibi, ilk ortaya çıkışında gelişme ve artma kabul etmez bir eksiksizlikte ve olgunlukta ortaya çıkmamıştır. Tersine insan toplumu, insan algılaması ile ilgili diğer ruhî özellikleri gibi maddî ve manevî alanlardaki olgunlaşmalarına paralel bir şekilde gelişip olgunlaşmaktadır. Gerçekten bu insanî özelliğin diğer özelliklerinden ayrılarak daha ilk ortaya çıkışında olabileceği kadar olgun ve en gelişmiş düzeyde olması beklenemezdi. Tersine bu özellik, ilim ve irade ile bağlantılı diğer insanî özellikler gibi tedrici bir gelişme hâlinde olmuştur [ve zaman süreci içerisinde gelişip kâmilleşmiştir].

İnsan türünün gelişim tarihi incelendiğinde, ilk görülen toplum biriminin evlilik sonucu oluşan aile toplumu olduğu ortaya çıkar. Çünkü bu toplum biriminin doğal faktörü olan üreme ve çoğalma sistemi [yeme, içme ve benzeri işlerin aksine] toplumlaşmayı sağlayan en güçlü faktördür. Zira bu toplum birimi temelde ancak birden çok ferdin varlığı hâlinde gerçekleşebilir. Oysa beslenme ve benzeri insanî faaliyetlerde böyle bir zorunluluk yoktur.

Arkasından, bu kitapta daha önce yaptığımız incelemelerde istihdam (=diğerlerini hizmete alma ve üstünlük taslama) adını verdiğimiz insanî özellik kendini gösterdi. İstihdam; insanın, ihtiyaçlarını giderme konusunda başka insanları aracı kılması demektir. İnsan bunu egemenlik alanını genişleterek, iradesini diğer insanlara dayatarak gerçekleştirir. Sonraları bu insanî özellik, reislik biçiminde kendini gösterdi. Aile reisliği, aşiret reisliği, kabile reisliği, millet reisliği gibi. Doğal olarak ilk zamanlar öne çıkan reisler, o toplum birimi içindeki en güçlü ve en yiğit kişiler oldu. Sonraları en yiğit, en zengin ve en çok çocuklu fertler toplumlarının reisleri oldu. En sonunda hikmet ve siyaset dallarındaki en bilgili fertlerin reis oldukları bir aşamaya ulaşıldı. Putperestliğin ortaya çıkmasının ve günümüze kadar ayakta kalmasının temel ve ilk sebebi işte bu durumdur. İnşallah ilerde bu konuyu geniş bir şekilde inceleyeceğiz.

Sözünü ettiğimiz çağlarda her ne kadar insanlık, toplum hâlinde yaşama özelliğinden -tüm kısımları ile; hem evliliğe dayalı bir aile topluluğu, hem de diğer topluluk hâllerinden- her ne kadar kısa bir dönem için bile ayrı düşmedi ise, insan o zamanlar bunun ayrıntılı biçim-de bilincinde değildi. Tersine bu dönemlerde insan istihdam, savunma ve benzeri güdüler gibi kendisi ile ilgili diğer özelliklere bağlı olarak yaşayıp gelişiyor, olgunlaşmasını sürdürüyordu.

Kur'an bize haber veriyor ki, insanın dikkatini toplum üzerine ayrıntılı biçimde çeken ve bağımsız bir şekilde onun korunmasına ilgi gösteren ilk mesaj, nübüvvet mesajı [yani peygamberler] olmuştur. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "İnsanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler." (Yûnus,19) "İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arsında anlaşmazlığa düştükleri konularda hüküm vermeleri için onlarla beraber hak içerikli kitapları da indirdi." (Bakara, 213)

Yüce Allah bu ayetlerde haber veriyor ki, insan en eski çağlarda sade yapılı bir tek ümmet idi, fertleri arasında ihtilâf yoktu. Zamanla ihtilâflar baş gösterdi, çatışmalar ortaya çıktı. Bunun üzerine yüce Allah peygamberler gönderdi ve insanlar arasındaki anlaşmazlığı gidermek, onları toplumsal birliğe yöneltmek ve bu birliği, teşri ettiği yaslarla koruma altına almak için de bu peygamberlerle birlikte kitaplar da indirdi.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'in bir başka yerinde de şöyle buyuruyor: "O; 'Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi sizin için de (din olarak) yasallaştırdı." (Şûrâ,13) Yüce Allah bu ayette haber veriyor ki, insanlar arasındaki ihtilâfı giderme ve aralarında görüş birliği meydana getirme girişimi, dini ayakta tutma ve onda ayrılığa düşmeme çağrısı şeklinde ortaya çıkmıştır. [Yani; halkın arasından ihtilafı kaldırıp yerine birlik ve dayanışmayı icat etmek, ancak toplumsal ilişkilerin dinle düzenlenmesi ve dinde birliğin sağlanması ile müyesserdir.] Çünkü din o insanlara sağlıklı toplumu garanti ediyordu.

Görülüyor ki, bu ayette bu toplumsallaşma ve birlik çağrısını, şeriat ve kitap sahibi peygamberlerin ilki olan Hz. Nuh'a dayandırarak naklediyor. Sonra bu çağrı sıra ile Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya dayandırılıyor. Hz. Nuh ile Hz. İbrahim'in şeriatlarında çok az sayıda hüküm vardı. Bu dört şeriatın en geniş kapsamlısı -Kur'an'ın bildirdiğine göre- Hz. Musa'nın şeriatı idi. Onu kapsam zenginliği bakımından Hz. İsa'nın şeriatı izliyordu. Eldeki İnciller de bunu ortaya koyuyor. Söylendiğine göre Hz. Musa'nın şeriatında yaklaşık olarak sadece altı yüz hüküm vardı.

[Şu neticeye varıyoruz ki:] Toplumsallaşmaya ilişkin açık ve bağımsız çağrı nübüvvet kaynaklı olarak din biçiminde başladı. [Şöyle ki Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin dine davet etmelerini toplumsal birliğe davet etmekle özdeş saymıştır. Dolayısıyla toplumsal hayatın tesisi için, insanlığa ilk açık davet peygamberler tarafından sunulmuştur.] Bunu Kur'an açıkça belirttiği gibi, ilerde değinileceği üzere tarih de onaylamaktadır.

3- İslâm'ın Topluma Yönelik İlgisi

Hiç şüphesiz İslâm dini, yapısını (temelini) açık bir biçimde toplum temeli (toplum hayatı) üzerine kuran ve hiçbir ananında toplum konusunu göz ardı etmeyen tek dindir. Eğer bu konuda etraflıca bilgi edinmek ve bu gerçeği daha net olarak görmek istiyorsan, insan düşüncesinin saymaktan âciz kalacağı insanî faaliyetlerin genişliğine, bu faaliyetlerin bölümlerine, cinslerine, türlerine ve çeşitlerine bak. Arkasından bu ilâhî şeriatın söz konusu faaliyetleri nasıl saydığına, kapsamına aldığına ve her birine yönelik hükümler koyduğuna bak. Şaşar kalırsın. Sonra da bu faaliyetleri nasıl toplum çerçevesine aldığına bak. O zaman bu dinin toplumsal ruhu bütün insan faaliyetlerine mümkün olan en yüksek düzeyde işlediğini görürsün.

Sonra da elde ettiğin bulguları Kur'an'ın ilgi alanına giren diğer hak şeriatlarla karşılaştır, ki bu şeriatlar Hz. Nuh'un, Hz. İbrahim'in, Hz. Musa'nın ve Hz. İsa'nın şeriatlarıdır. Bu karşılaştırmayı yapınca İslâm ile onlar arasındaki oran farkını ve bu dinin topluma verdiği önemi yakından görürsün.

Kur'an'ın ilgi alanına girmeyen putperestlik, Sabiîlik, Manîlik ve Senevîlik (Mecusilik) gibi dinlerin şeriatlarında bu durum daha açık ve daha belirgindir.

Şimdi de uygar ve uygar olmayan milletlerin bu konuya ilişkin durumlarına gelelim. Bu konuda tarihin bize anlattığı sadece şudur: Bu milletler, toplumu istihdam esasına bağlama ve fertleri monarjik bir hükümetin egemenliği ve kralların sultası altında tutma ilkesine dayanma biçiminde özetleyebileceğimiz insanlık tarihinin ilkel mirasına bağlı kalmışlardır. Kavim, yurt ve bölge esasına dayanan toplumlar, kendi toplumsal yaşayışına müstakil bir ilgi göstererek bunu inceleme ve uygulama konusu etmeksizin krallık ve reislik bayrağı altında yaşıyorlardı; veraset (gelenek), bölge ve bezeri faktörler ile yönlendiriliyorlardı. Öyle ki din (İslâm) güneşi doğup da aydınlığını yaygınlaştırmaya başlayınca, o günün dünyayı egemenliği altında tutan büyük milletleri, yani Roma ve Fars (İran) imparatorlukları bile, milletlerini krallık ve sultanlık bayrağı altında toplayan birer Kayser ve Kisrâ toplumundan başka bir nitelik taşımıyorlardı. Toplum, gelişme ve ilerlemesinde bu krallara ve sultanlara bağlı idi ve onların ağır temposuna uyarak yerinde sayıyordu. [Yani toplumdaki ilerleme, gelişme; gerileme, duraklama ve çöküş, kral olan tek bir kişinin iradesine bağlıydı.]

Evet, o milletlerin devraldıkları mirasta Sokrates, Aristoteles ve Eflâtun (Platon) gibi filozofların yazılarında yer alan sosyal incelemeler vardır; yalnız bunlar uygulama imkânına sahip olamayan sayfalar ve kağıtlar, somut olaylarla dış dünyaya yansımayan zihnî örnekler ve kuramsal=teorik saplantılardan ibaretti. Vârisi olduğumuz tarih, sözümüzün doğruluğuna en âdil şahittir.

İnsan türünün kulağını tırmalayarak bu türü toplum konusu ile ilgilenmeye çağıran, bu konuyu ihmalkârlık ve bağımlılık hükmü dışında bağımsız bir konu yapmayı öneren ilk ses, İslâm Peygamberinin yani Hz. Muhammed'in -ki onun üzerine en üstün selam ve salat olsun- çağrısıdır. Peygamber Efendimizin (s.a.a) kendisine Rabbinden inen ayetlerle insanları topluluk hâlinde mutlu hayata ve temiz geçinme biçimine çağırdı.

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bu, benim dosdoğru yolumdur; topluca ona uyun. Sizi Onun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın." (En'âm, 153) "Ve topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın... Sizden; hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk olsun. (Bu emir, toplumu bölünme ve parçalanmaktan korumaya işaret ediyor.) İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın." (Âl-i İmrân, 103-105) "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar (var ya), senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur." (En'âm, 159) Kur'an'da bunlar gibi insanları toplum ve birlik ilkesine çağıran birçok mutlak anlamlı ayet vardır.

Yine yüce Allah buyuruyor ki. "Müminler ancak kardeştirler. O hâlde kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin." (Hucurât, 10) "Birbirinizle çekişmeyin; sonra çözülüp yılgınlaşırsınız ve gücünüz gider." (Enfâl, 46) "Sizden; hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk olsun." (Âl-i İmrân, 104) Kur'an'da bunlar gibi ittifak ve birliğe dayalı bir İslâm toplumu oluşturmayı emreden ve bu toplumun çıkarlarını, maddî ve manevî ayrıcalıklarını gözeterek onu savunmaya çağıran başka birçok ayet vardır. İlerde bu konuyu biraz daha geniş bir şekilde inceleyeceğiz.

4- İslam Açısından Fert ve Toplum İlişkisi

Hilkat (yaratma) ve icat mekanizması, önce bazı eserleri ve özellikleri olan birtakım temel elementler var eder. Sonra aralarındaki ayrılıklara rağmen onları birbirleri ile uyuşturup birleştirir. Bu sentez sonucunda temel elementlerdeki görünen faydalara ek olarak, bu unsurlar yeni faydalar (kabiliyetler) kazanır. Meselâ, insanın birçok maddî ve manevî kabiliyetleri olan unsurları, vücut bölümleri, organları ve güçleri vardır. Bunlar kimi zaman uyumlu bir şekilde birleşirlerse, güçlenir ve büyüklük kazanırlar. [Şöyle ki, birleşerek daha güçlü ve yeni bir kabiliyet odağının oluşmasına sebep teşkil ederler.] Söz konusu parçaların ağırlığı ile bu parçaların oluşturduğu bütünün ağırlığı, vücut dengesini sağlama, bir taraftan başka bir tarafa dönme ve benzeri kabiliyetler gibi.

[Dolayısıyla unsurların her birinin tek başına ağırlığıyla bütünün ağılığı, elementlerden birinin kapladığı yerle bütünün kapladığı yer veya bunların gelişme ve kemâle erme için taşıdıkları kabiliyetler, istidatlar tamamen birbirinden farklıdır.] Kimi zaman da uyumlu olarak bir araya gelmezler; uyuşmazlık ve farklılık durumunda kalırlar. İşitme, görme, tatma, irade ve hareket gibi.

Yalnız bunların hepsi sentez birliği açısından bir tek yaratığın, yani insanın kontrolü altındadırlar. O zaman insan vücudunu oluşturan elementlerin her birinde ayrı ayrı bulunmayan faydalar (kabiliyetler) elde edilir. [Yani bu unsurlar (elementler), ayrı hâldeyken sahip olmadıkları birçok yeni kabiliyetlere sahip olurlar.]

Bu faydalar aksiyon, reaksiyon türünden faydalar ile manevî ve maddî faydalar gibi sayıca pek çoktur. Bu faydalardan biri vücut azalarının bu uyumu sayesinde tek bir faydadan, şaşılacak kadar çok faydanın meydana gelmesidir. Meselâ, insanın ana maddesi olan ve onu oluşturan meni; gelişimi kemale erince, kendinden bir bölümünü dışarı salmaya (üretmeye) ve onu başka bir eksiksiz insan olarak yetiştirmeye kadir olur. Bu yeni yetişen insan, aslının ve üreme kaynağının yaptığı maddî ve manevî eylemlerin benzerlerini yapar. [Yani insanı oluşturan nütfe, madde olarak aynı maddeyi üretmek suretiyle gelişir. Gittikçe gelişen bu maddeden, maddî ve manevî yöne sahip mükemmel bir insan meydana gelir.]

Buna göre insan fertleri, çokluklarına rağmen insandırlar. İnsan birdir [ve bir türün adıdır]. Bu fertlerin eylemleri sayıca çok olmakla birlikte tür olarak birdir. Bu yüzden, bu eylemler (fiiller) bir araya toplanıp birleşebilirler. Birleşen ve aralarında uyum bulunan bu eylemler, değişik kaplara bölüştürülen sulara benzer. Bu sular aynı türün özelliklerini taşıyan çok miktarda sulardır. Onların çok özellikleri var, ama türleri birdir. Bu sular bir yerde toplanınca özellikleri güçlenir ve etkileri daha büyük olur.

İslâm, bu türün fertlerinin eğitiminde, yetiştirilmesinde ve gerçek mutluluğuna yöneltilmesinde onda varolan bu gerçek anlamı göz önünde bulundurmuştur. Ki bunu göz önünde bulundurmak kaçınılmaz bir gerekliliktir de. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ve insanı sudan yaratıp da ona, (ana-baba tarafından) soy-sop, (karı-koca tarafından) akrabalık veren Odur." (Furkan, 54) "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık." (Hucurât, 13) "Bazınız bazınızdan meydana gelmedir." (Âl-i İmrân, 195)

Fert ile toplum arasındaki bu gerçek ilişki, kaçınılmaz biçimde toplumda başka ve yeni bir oluşuma yol açar. Ancak bu oluşum fertlerin varlıkları, güçleri, özellikleri ve [toplumsal hayattaki] etkileri ile orantılıdır. [Yani toplum diye adlandırdığımız bu oluşum, fertlerin onu desteklediği oranda gelişir.]

Böylece toplum için de fertlerin varlığından ve bu varlığın özelliklerinden fazla olan ek bir oluşum meydana gelir. Bu gözlenebilen açık bir gerçektir. Bundan dolayı Kur'an ümmetler (toplumlar) için fertlerden ayrı bir varlık, yaşama süresi, kitap, bilinç, kavrama yeteneği, eylem, ibadet ve itaatsizlik kabul etmiştir.

Nitekim yüce Allah aşağıdaki ayetlerde şöyle buyuruyor: "Her ümmet için bir ecel (belirlenmiş bir süre) vardır. Ecelleri gelince, ne bir an gecikebilirler ve ne öne geçebilirler." (Araf, 34) "Her ümmet kendi kitabına çağrılır." (Câsiye, 28) "İşte böyle, biz her ümmete yaptıklarını süslü (çekici) gösterdik." (En'âm,108) "Onlardan aşırılığa kaçmayan (mutedil) bir ümmet (toplum) var." (Mâide, 66) "Kitap ehlin-den bir topluluk var ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar." (Âl-i İmrân, 113) "Her ümmet kendi peygamberini yakalamaya yeltendi. Hakkı batıl ile yok etmek için batıla dayanarak mücadele ettiler. Ben de onları yakalayıverdim. Benim cezalandırmam nasıl olurmuş (görsünler)!" (Gafir, 5) "Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hüküm verilir." (Yûnus, 47)

İşte biz bu ayetler ışığında Kur'an'ın fertlerin hikâyeleri ile ilgilendiği kadar, hatta ondan daha fazla milletlerin tarihleri ile ilgilendiğini görüyoruz. Kur'an bu ilgiyi tarihçilerin sadece ünlü kralların ve liderlerin durumlarını kayda geçirmekle uğraştıkları dönemlerde göstermiştir. Tarihçiler ancak Kur'an indikten sonra milletlerin ve toplumların tarihleri ile meşgul olmaya başladılar. Bu ilgiyi de bir dereceye kadar Mes'udî ve İbn-i Haldun gibi tek tek tarihçilerde görüyoruz. Nihayet nakle dayalı tarih anlayışında son zamanlarda şahısların yerine milletleri koyan bir değişiklik meydana geldi. Söylendiğine göre bu çığırın açıcısı, milâdı 1857 yılında ölen Fransız kökenli Auguste Camte (Ogust Kont) olmuştur.

Bu söylediklerimizin kaçınılmaz kıldığı sonuç şudur: Daha önce işaret edildiği üzere toplumsal güçler ve özellikler güçlüdürler ve çatışma, zıtlaşma durumunda ferdî güçleri ve özellikleri yenilgiye uğratırlar.

Üstelik gözlem ve tecrübe hem aksiyoner, hem de reaksiyoner güçler ve özelliklerde bunun böyle olduğuna şahittirler. Meselâ, kavgalarda, toplumsal ayaklanmalarda ve sosyal saldırılarda görüldüğü gibi herhangi bir konuda toplumun gayreti ve iradesi harekete geçince, o toplumun şahıslarından ya da alt guruplarından kaynaklanan hiçbir karşıt ya da zıt irade ona karşı duramaz. Bu yüzden parçanın (alt gurubun) bütününe uyması ve onun hareketlerine ayak uydurması kaçınılmazdır. Öyle ki, böyle durumlarda toplum [ve toplumsal gelenekler], fertlerinin ve alt guruplarının bilincini giderir [onların idrak ve anlama güçlerini etkilemekle birlikte bu erdemlerini tamamen yitirmelerine sebep olur].

Nitekim genel korku ve dehşet durumları da böyledir. Ordunun yenilgisi, güvensizlik, deprem, kıtlık, veba gibi. Hatta bunlardan daha alt düzeyde olan geleneksel töreler, milli modalar ve bunlara benzer toplumsal irade hareketleri, fertleri kendilerine uymak zorunda bırakır, onların idrak ve düşünme yeteneğini ortadan kaldırır.

İşte İslâm'ın, hiçbir başka dinde ve hiçbir uygar milletin gelenek sisteminde eşine rastlayamayacağımız bir ciddiyetle toplumun konumuna önem vermesinin gerekçesi budur. -Ki belki sen bu önemin çapını kabul etmezsin.- [Topluma öylesine önem vermenin nedeni de açıktır.] Çünkü toplumun temeli olan, onu oluşturan ferdin ahlâkını ve içgüdülerini terbiye edebiliriz. Fakat toplum içerisinde karşıt ve zıt ah-lâk anlayışı ve eğilimlerin varlığı hâlinde bu ferdî terbiye gayretinin başarı şansı yoktur. Ancak çok az bir başarı kazanabilir ki, karşılaştırmaya ve değerlendirmeye tâbi tutulduğunda hiçbir değeri olmadığı, yok denilecek kadar az olduğu görülür.

Bundan dolayı İslâmiyet hac, namaz, cihat, infak ve özetle dinî takva kuralları gibi en önemli hükümlerini ve yasalarını toplumsal hayatı esas alarak ortaya koymuştur. İslâm dini, [toplumsal hayatın kıvamını korumak ve toplumu ulaşması gereken erdemlere yöneltmek için] dinin genel ilkelerini ve sınırlarını korumakla görevli olan İslâmî hükümet güçlerinin (İslâm devletinin), ayrıca bütün ümmetin omuzlarına yüklenmiş bir farz olan iyiliğe çağırma, marufu emredip kötülükten sakındırma görevinin yanında, gerçek mutluluğu, Allah'a yakın olmayı ve Onun katında derece kazanmayı İslâm toplumunun (ortak) hedefi yaparak koymuş olduğu bu kuralların koruyucusu olmuştur. Ki her toplumun ortak bir hedefe sahip olması da vazgeçilmez bir gerekliliktir.

Söz konusu ortak ve toplumsal hedef [toplumun bütün fertlerinde bulunan] bir iç denetleyicidir. Öyle ki, insanın görünen yanları bir yana içinde sır olarak sakladığı hususlar bile, iyiliğe çağıran guruplardan ve marufu emredip kötülükten sakındıran topluluklardan gizli tutulsa da ondan gizli tutulamaz. İşte bizim daha önce vurguladığımız İslâm'ın topluma yönelik önemini diğer gelenek ve akımların (ekollerin) bu konuya verdikleri önemden daha üstün ve ileri olduğu biçimindeki gerçek budur.

     5- İslâm'ın Toplumsal Sistemi Uygulanabilir ve Kalıcı mı?

Şayet şöyle bir söz diyebilirsin: Eğer söylendiği gibi İslâm'ın sağlıklı toplum oluşturmaya yönelik görüşü, gerçekten kalkınmış uygar milletlerin oluşturduğu toplumlarınkinden daha ileri yapıda ve daha titiz temelli ise, niye çok kısa bir dönem dışında uygulamaya konamamış, o kısa dönemin arkasından varlığını koruyamayarak Kayser ve Kisrâ toplumlarına dönüşmüş, kendisinden öncekilerden daha kötü uygulamalar yapan bir imparatorluk hâline gelmiştir. Oysa varlığını sürdüren Batı uygarlığının oluşturduğu toplumda bu dönüşümler söz konusu değildir.

Bu durum batılıların medeniyetlerinin daha ileri ve toplumsal sistemlerinin daha kusursuz ve daha sağlam temelli olduğunun delilidir. Batılılar, sosyal sistemlerini ve yürürlükteki yasalarını millet iradesi, insanların doğal eğilimlerinin önerisi esasına dayandırmışlar. Sonra da bu konuda çoğunluğun iradesini ve önerisini geçerli saymışlardır. Çünkü normalde bütünün iradesi bir noktada birleşmez. Çoğunluğun üstünlüğü, tabiatta geçerli ve gözlemlenen bir ilkedir. Biz maddî nedenlerin ve doğal sebeplerin sürekli olarak değil, ancak çoğu zaman etkili olabildiklerini görüyoruz. Birbirleri ile çatışan değişik faktörlerde de durum böyledir. Onların da bütünü veya azınlığı değil, çoğunluğu etkili olabiliyor. Buna göre toplum iskeletinin, amacı, geçerli sistemleri ve yasaları bakımından çoğunluğun iradesine dayandırılması en uygun tercihtir.

Dinin varsayımına gelince, günümüzün dünyasında bu, varsayım aşamasının ötesine geçmemiş bir özlemden ve ulaşılmaz bir düşünce idealinden başka bir şey değildir.

Buna karşı, çağdaş uygarlık hangi ülkeye girdiyse, topluma güç ve mutluluk, bireylere güzel ahlâk kazandırdı ve onları toplumun beğenmediği, hoş karşılamadığı olgulardan ibaret olan yalan, hıyanet, zulüm, sertlik vb. rezaletlerden arındırdı.

Anlattığımız bu görüş, Şarklı araştırmacılarımızın bir kesiminin, özellikle sosyal ve psikolojik araştırmalar alanında fikir yürüten seçkin öğrencilerimizin gönüllerinde yatan görüşlerin özetidir. Fakat onlar bu araştırmaya yanlış bir yerden girdikleri için doğru bakış açısını seçememişlerdir. Bu dediğimizi açıklamak için diyoruz ki:

Onların, "İslâm'ın sosyal sistemi, mevcut şartların oluşturduğu ortamda günümüz dünyasında uygulanamaz. Ama çağdaş uygarlığın kuralları ve gelenekleri böyle bir imkânsızlıkla karşı karşıya değildir. Bunun anlamı şudur: Günümüz dünyasının şartları İslâm'ın ortaya koyduğu hükümlerle uyumlu değildir." sözleri doğrudur ve bunu kabul ediyoruz. Fakat bu insanı bir sonuca ulaştırmaz. Çünkü insanlık âleminde yürürlükte olan bütün sistemler bir zamanlar yokken sonradan ortaya çıktı.

Üstelik, bu ortaya çıkışları sırasında geçerli olan şartlar ve uygulamalar bu sistemlere karşıt, onları dışlayıcı nitelikte idi. Buna rağmen bu yeni sistemler ortaya çıkmıştır; eski, kökleşmiş ve süreklilik kazanmış gelenekler ile çatışmışlardır. Kimi zaman ilk ortaya çıkışlarında bastırılmışlar, bozguna uğratılmışlardır. Fakat ikinci ve üçüncü kez ortaya çıkmışlar. Sonunda üstün gelerek yerleşmiş ve egemenliklerini elde etmişlerdir. Kimi zaman da kaybolmuşlar, kökleri kazılmıştır. Çünkü şartlar ve faktörler gelişmelerine yardımcı olmamıştır. Tarih, bütün dinî ve dünyevî sistemler konusunda bu kuralın şahididir.[13] Bu kural demokrasi ve sosyalizm sistemleri hakkında da hükmünü yürütmüştür. Yüce Allah şu ayette buna benzer bir duruma işaret ediyor: "Sizden önce ilâhî yasaların değişmezliğini kanıtlayan birçok olaylar geldi geçti. O hâlde yeryüzünü gezin de Allah'ın ayetlerini yalan sayanların akıbetini görün." (Âl-i İmrân, 137) Bu ayet, yüce Allah'ın ayetlerini inkâr etme tutumuna eşlik eden geleneğin güzel ve övülecek bir akıbetle noktalanamayacağına işaret ediyor.

Buna göre herhangi bir sistemin insanlığın mevcut şartlarına uymayışı, onun geçersizliğini ve bozukluğunu ortaya koymaz. Tersine bu uyumsuzluk aksiyon, reaksiyon ve çeşitli faktörlerin çatışması sonucunda yeni olayların oluşumunu gerçekleştirmek ve tamamlamak amacıyla âlemde cereyan eden doğal sistemlerden biridir.

İslâm, doğal ve sosyal bakış bakımından diğer sistemler gibidir. Bu bütünden kopuk ve ayrı değildir. Onun gelişme, geride kalma, faktörlere ve şartlara karşı üstün gelme bakımlarından durumu diğer sistemlerin durumu gibidir.

Dört yüz milyondan fazla[14] insanın vicdanında yer tutmuş ve kalplerine yerleşmiş bir sistem olarak İslâm'ın günümüz dünyasındaki durumu, Hz. Nuh'un, Hz. İbrahim'in ve Hz. Muhammed'in (hepsine selam olsun) dinin çağrısını seslendirdikleri dönemdekinden daha zayıf değildir. Bu peygamberlerden her birinin çağrısı bir kişi ile başladı. O günün dünyası fesattan başka bir şey tanımıyordu. Sonra o çağrı yayıldı, kökleşti, hayat buldu, egemenlik dönemleri birbirine eklendi ve günümüze kadar varlığını kesintisiz bir biçimde sürdürdü.

Peygamberimizin (s.a.a) bu çağrıyı duyurmaya giriştiği günlerde bir tek erkek ile bir tek kadından başka yanında hiçbir destekleyicisi yoktu. Sonra bunlara birer birer sürekli katılanlar oldu. O günler tam anlamı ile sıkıntılı günler idi. Sonunda Allah'ın yardımı imdatlarına yetişti. Bu ilâhî yardım sayesinde kişiliklerinde salâhın ve takvanın egemen olduğu fertlerden oluşmuş sağlıklı bir toplum oluşturdular. Müslümanlar bir süre bu toplumsal salâh hâlinde yaşadıktan sonra Peygamberimizin (s.a.a) arkasından bilinen fitneler ortaya çıktı.

Bu kısa süreli örnek, ömrünün azlığına ve alanının darlığına rağmen yarım yüz yıldan az bir zaman zarfında sürekli biçimde etki alanını genişleterek yer yüzünün doğusuna ve batısına yayıldı ve tarihin seyrini, köklü biçimde değiştirdi. Bu köklü değişikliğin önemli sonuçları günümüze kadar görüldüğü gibi ilerde de hep görülmeye devam edecektir.

Sosyolojik ve psikolojik araştırmalar, nazarî tarihe ilişkin yorumlarında dünyada görülen çağdaş gelişmenin ana faktörünün ve yakın kaynağının İslâm sisteminin doğuşu ve ortaya çıkışı olduğunu itiraf etmekten kaçınamazlar. İslâm'ın insanlık camiası üzerindeki etkisini göz ardı eden bütün Avrupalı araştırmacıların bu tutumunun sebebi, sadece dinî taassup ve siyasî sebeplerdir. Olaylara insafla bakan bir uzman araştırıcı, çağdaş uygarlık hareketine nasıl bir Hıristiyanlı hareketi adını ve bu hareketin liderinin ve bayraktarının nasıl Hz. İsa olduğunu ileri sürebilir? O Hz. İsa ki, sadece ruh ile ilgilendiğini, bedenlerle uğraşmadığını, devlet ve siyasetle işi olmadığını açıkça söylüyor.[15]

Ama İslâm'a gelince, o insanları topluluk içinde yaşamaya, dayanışmaya çağırıyor; insan toplumunun ve bu toplumu oluşturan fertlerin bütün yönlerini tasarruf alanı içine alıyor. Acaba batılı araştırmacıların bu görmezden gelmeleri, bu ihmalkârlıkları, sırf İslâm'ın nurunu söndürmek (oysa yüce Allah mutlaka nurunu tamama erdirecek), onun kalplerde yanan ateşini zulüm ve düşmanlık tutumu ile söndürerek onu parçalanmış, birbirinden kopuk nesillerden başka hiçbir eseri olmayan kuru bir kimlik yaftasına çevirmek için değil midir?

Kısacası İslâm, insanları mutluluğa ve temiz hayata yöneltmeye elverişli olduğunu ispat etmiştir. Durumu bu olan bir sistem, insanlık hayatına uyarlanması mümkün olmayan bir faraziye diye adlandırılamaz. Günün birinde dünyanın yönetim dizginlerini ele geçirmekten ümidini kestiği de ileri sürülemez. Amacı gerçek insan mutluluğu olmasına rağmen onun hakkında böyle bir hüküm verilemez. "İnsanlar bir tek ümmet idi..." (Bakara, 213) ayetinin açıklaması sırasında şunları söylemiştik: Evrensel varlıkların durumlarına ilişkin derinlemesine araştırmalar bizi şu sonuca ulaştırıyor: İnsan türü gayesine ulaşacak, ulaşabileceği son noktaya varacaktır. Bu son nokta dünyada İslâm'ın gerçek veçhesi ile kâmil anlamda ortaya çıkması ve insan toplumunun yönetim dizginlerini tam olarak ele geçirmesidir.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de bu görüşün uygulamaya yansıyacağını İslâm'a vaadetmiştir. O şöyle buyuruyor: "Allah öyle bir topluluk ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler; bunlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler..." (Mâide, 54)

Başka bir ayette de şöyle buyuruyor: "Allah, aranızdaki iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerini tıpkı daha önceki müminler gibi yeryüzünde egemen kılacağını, kendileri için seçtiği dinlerini yerleşik kılıp sağlamlaştıracağını ve onları korkularından sonra güvenliğe dönüştüreceğini vaadetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar..." (Nûr, 55)

Başka bir ayette de şöyle buyuruyor: "...ancak salih kullarım yeryüzünün vârisleri olabilirler..." (Enbiyâ, 55) Bu anlamı taşıyan başka ayetler de vardır.

Ortada bu araştırmacıların araştırmalarında göz ardı ettikleri başka bir nokta var ki, o da şudur: İslâm toplumunun yegane prensibi, nazariyatta ve pratik davranışlarda hakka uymaktır. Çağdaş uygarlığı benimsemiş toplumun prensibi ise, çoğunluğun görüşüne ve isteğine uy-maktır. Bu iki prensip, oluşmuş toplumlarda amaç farklılığı gerektirir. Buna göre, İslâmî toplumun amacı akla dayalı gerçek mutluluktur. Bunun anlamı şudur:

İnsan, güçlerinin gereksinimleri konusunda dengeli bir tutum benimseyerek cismin arzularına, onu Allah'ı ibadet yolu ile bilmekten ve tanımaktan alıkoymayacak miktarda cevap verecektir. Cismin arzularına verdiği cevap, kendisini Allah'a ulaştırmaya hazırlayıcı bir geçiş olacaktır. İnsan mutluluğu, bütün güçlerinin mutluluğunu sağlayan bu amaca varmakla mümkündür. Büyük huzur da bundadır. (Gerçi biz bunu bu gün tam olarak kavrayamıyoruz. Çünkü tutarlı bir İslâmî terbiyeye sahip değiliz.)

Bundan dolayı İslâm, kanunlarını hakka bağlılık fıtratı üzerine yaratılmış olan aklın gereklerini gözetme esası uyarınca ortaya koymuştur. Aklıselimi bozacak şeyleri ısrarla yasaklamıştır. Davranışların, ahlâkın ve temel inançların, bunların hepsinin uygulama garantisini toplumun sırtına yüklemiştir. Bu yükümlülüğü hükümetin ve İslâmî yönetimin gözeteceği siyasî, cezaî ve başka icraatlara ek olarak getirmiştir.

Bu durum, insanların genel arzusuna hiçbir şekilde uymaz. Hem zenginler, hem de yoksullar tabakasında görülen arzulara ve ihtiraslara bu acayip dalış, onların bu sisteme boğun eğmesini engeller. Bu sistem insanların haz alma, oyalanma, saldırganlık ve canavarlık konusunda özgürlüklerini kısıtlar. Bu sistem ancak ısrarlı bir uğraşmadan sonra insanların genel arzusuyla uyum sağlayabilir. Bu uğraşı çağrıyı yayma ve terbiyeyi yaygınlaştırma konularında verilmelidir. Aynı zamanda bu uğraşı, elde edilmeleri için insanın kesin gayretine, yeterli uzmanlığına ve sürekli dikkatine muhtaç olduğu yüksek düzeyli işler için gösterilen gayret ölçüsünde olmalıdır.

Mevcut uygar toplumun amacı ise, maddî yarar sağlamaktır. Açıktır ki, bundan içgüdülerin eğilimli olduğu duygusal hayat ortaya çıkar. Bu hayat aklın hak gördüğü ile ister uyuşsun, ister uyuşmasın. Daha doğrusu bu hayat gayesinde, sadece amacına ters düşmediği durumlarda akla uyulur.

Bundan dolayı kanunların konması ve yürütülmesi, toplum çoğunluğunun ve bu çoğunluğun içgüdüsel eğilimlerinin isteklerine uyuyor ve sadece eylemlere ilişkin kanun maddelerinin işlemesi garanti oluyor. Ahlâk ve temel inançların ise, hiçbir işletilme güvencesi olmuyor. İnsanlar isterlerse bunları benimseyip onlara uyuyor, isterlerse onlara uymuyor. Yalnız eğer kanun ile uygulamada üst üste çakışırlarsa, o zaman yaptırım gücü kazanırlar.

Bunun kaçınılmaz sonucu, durumu böyle olan bir toplumun arzusuna uygun düşen şehevi rezillikleri alışkanlık hâline getirmesi ve neticede dinin çirkin gördüğü şeylerin bir çoğunu güzel sayması, kanunî özgürlüğü koz alarak ahlâkî erdemlerle ve yüce inanç ilkeleri ile alabildiğine oynamaktır.

Böyle bir durumun kaçınılmaz sonucu da düşünce türünün akıl yolundan çıkarak duygu ve içgüdü mecrasına girmesidir. Böylece akıl yolundayken kötü ve iğrenç olan kimi davranışlar içgüdülerin ve duyguların mecrasına girilince takva olurlar; delikanlılık, mertlik ve iyi ahlâk adını alırlar. Avrupa'da delikanlılar arasında, erkekler ile evli ve bakire kadınlar arasında, kadınlar ile köpekler arasında, erkekler ile evlâtları ve yakınları arasındaki çoğu ilişkiler ile törenlerde, dans partilerinde ve diğer yerlerde yapılan ve din terbiyesi almış bir kimsenin ağza alamayacağı ahlâksızlıklar gibi.

Böyle kimselere din yolunun âdetleri garip, acayip ve gülünç gelirken dinin bakış açısı ile garip, acayip ve gülünç olan şeyler onlara normal gelebilir. Bütün bunlar farklı yola koyulan düşünce ve idrak türünün farklılığından kaynaklanır. Senin de anladığın gibi bu duygusal sistemde akıl ve düşünceden ancak, maddeden yararlanma ve haz duyma yolunu aştığı kadar yaralanılır. Bu, hiçbir şeyin karşı duramayacağı, hiçbir şeyin engelleyemeyeceği tek gayedir. Bu gayeyi ancak onun türünden olan bir başka gaye engelleyebilir. Bu yüzden sen yürürlükteki kanun maddeleri arasında intihar, düello ve benzeri uygulamalara rastlarsın. Yani toplumun arzuları ve güdüleri ile çatışmadıkça, insan nefsi istediğini, arzu ettiğini yapabilir!

Bu farklılığı iyi düşündüğün takdirde, batıdaki toplum sisteminin neden insanlık camiasının zevkine dinî toplum sisteminden daha uygun geldiğini açıkça anlarsın. Yalnız hatırlatmak gerekir ki, insanın içgüdülerine uygun sistem sadece batı uygarlığının sistemi değildir ki, sırf bu yüzden tercih edilsin. Eski çağlardan zamanımıza kadar müntesipleri arasında uygulanan bütün geleneksel sistemler ilkel olan göçebelik sisteminden uygar olanına kadar hepsi, ilk kez hak dinin çağrısına muhatap olan insanlar tarafından dine tercih edilmekte ortak özelliğe sahip olmuşlardır. Çünkü o insanlar madde putperestliğine boyun eğmişlerdir.

Eğer iyi irdelersen görürsün ki, mevcut batı uygarlığı eski putperestlik sistemlerinin karmasından başka bir şey değildir. Yalnız bu çağdaş putperestlik ferdilikten toplumsallığa ve basitlik aşamasından sanatsal inceliğe dönüşmüştür.

Az önce İslâm sisteminin içgüdülere uymaya değil, hakka uymaya dayandığını söylemiştik. Bu ilke, Kur'an'ın açıkladığı mesajların en be-lirginlerinden biridir. Yüce Allah şöyle buyuruyor. "Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." (Tevbe, 33) "Allah hak ile hüküm verir." (Mü'min, 20) Yüce Allah müminleri "Onlar hakkı birbirlerine tavsiye ederler." (Asr, 3) diye tanıtıyor. Başka bir ayette şöyle buyuruyor: "Biz size hak ile geldik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz." (Zuhruf, 78) Yüce Allah, bu ayette hakkın çoğunluğun içgüdüleri ve arzuları ile uyuşmadığını açıkça ifade ediyor.

Başka bir ayette yüce Allah, çoğunluğun arzularına uymanın gereğini reddederek ve öyle davranmanın fesada sebep olacağını vurgulayarak şöyle buyuruyor: "Hayır; o (Peygamber) kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu ise, haktan hoşlanmamaktadırlar. Eğer hak onların havâ ve heveslerine uymuş olsaydı, gökler, yeryüzü ve bu ikisinde bulunan varlıklar fesada uğrardı. Tersine biz onlara zikir (öğüt veya şeref)lerini getirdik. Onlar ise, kendi şereflerinden yüz çeviriyorlar." (Mü'minun, 70-71) Olayların akışı ve günden güne fesadın birikmesi, yüce Allah'ın bu ayetteki açıklamasını doğruluyor.

Yüce Allah başka bir ayette de şöyle buyuruyor: "Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Nasıl gerçeklerden saptırılıyorsunuz?" (Yûnus, 32) Bu ve buna yakın anlamdaki ayetler pek çoktur. Eğer bu konuda daha çok bilgi edinmek istiyorsanız, Yûnus suresine başvurunuz. Çünkü yüce Allah o surede "hak" kelimesini yirmi küsur kez zikrediyor.

"Çoğunluğa uymak, tabiatta da geçerli bir kanundur" sözüne gelince, hiç kuşkusuz tabiat etki bakımından çoğunluğa uyar. Ancak bu, hakka uymak zorunluluğu ile çelişecek ve onu geçersiz kılacak nitelikte değildir. Çünkü bunun bizzat kendisi hakkın bir somut örneğidir. O hâlde kendisini geçersiz kılması nasıl düşünülebilir?

Bunun açıklanması için bu bir kaç noktanın aydınlatılması gerekir:

Birincisi; insanın ilmî ve amelî inançlarının kökleri olan dış gelişmeler, oluşumlarında ve değişme bölümlerinde sebep-sonuç düzenine bağlıdır. Bu, sürekli ve değişmez bir düzendir. İstisna kabul etmez. İlim ve nazariye alanlarında uzmanlaşmış bilginler bu konuda görüş birliğinde oldukları gibi daha önce belirtildiği üzere Kur'an da buna şahitlik ediyor.[16] Dış dünyadaki gelişmelerin sürekliliğinde ve değişmezliğinde sapma olmaz. Hatta çoğunlukla meydana gelmeleri kural sonucu olan olaylarda, çoğunlukla vuku bulma hâli sürekli ve değişmezdir. Meselâ bütün durumlarına kıyasla çoğunlukla ısı meydana getiren ateşin, bu çoğunlukla ısı meydana getirme durumu, onun sürekli bir etkisidir. Diğer olaylarda da durum budur. İşte bu haktır.

İkincisi; insan, fıtratı gereği şu ya da bu şekilde dış dünya kaynaklı ve objektif olarak bulduğu şeye uyar. Böylece o fıtratı uyarınca hakka uyar. Hatta kesin bilginin varlığını inkâr eden bir kimseye, içinde tereddüt uyandırmayan bir bilgi sunulduğu takdirde bu bilgiyi karşı koymadan kabul eder.

Üçüncüsü; öğrendiğin gibi hak, insanın inançlarında kabul ettiği ya da davranışlarında uyduğu dış dünya kaynaklı bir husustur. İnsanın görüşü ve idraki ise, sadece hakka ulaşmaya yarayan bir araçtır. Ayna ile aynaya yansıyan cisim arasındaki ilişki gibi.

Bu üç noktayı kavrayınca açıkça anlarsın ki, tabiatta sürekli veya -süreklilik ve değişmezlik ilkelerine dayalı olan- çoğunlukla meydana gelme hâli demek olan hakikat, sürekli olarak veya çoğunlukla meydana gelen dış kaynaklı olayın niteliğidir, yoksa bu olaya ilişkin bilginin ve idrakin sıfatı değildir.

Başka bir ifade ile hakikat bilginin değil bilinen şeyin sıfatıdır. Dış dünyadaki sürekli olarak ve çoğunlukla meydana gelme hâli de bir yönü ile hak kapsamına girer. Çoğunluğun görüşlerine, inançlarına ve kanaatlerine gelince, bunlar azınlıktakiler karşısında her zaman hak olmazlar. Dış dünyaya uydukları zaman hak olurlar, uymadıkları zaman ise hak olmazlar. O zaman insanın onlara boyun eğmesi yerinde olmaz. Zaten eğer insan dış dünyada olanın farkında olursa, bununla bağdaşmayan çoğunluk görüşüne uymaz.

Meselâ sen eğer bir şeyin doğru olduğundan emin olursan da bütün insanlar sana o konuda ters düşerse, doğal olarak insanların görüşlerine boyun eğmezsin. Eğer böyle bir konuda insanlara uyar gibi görünürsen korktuğun için, utandığın için veya başka bir sebepten dolayı onlara uyar görünürsün. Yoksa insanların o görüşü, uyulması gereken hak bir görüş olduğu için ona uyar görünmezsin. Çoğunluğun görüşünün uyulması gerekli bir hak olmasının gerekli olmadığına ilişkin en güzel açıklama yüce Allah'ın "Hayır; o (Peygamber) kendilerine hakkı getirmiştir. Fakat onların çoğu, haktan hoşlanmamaktadır." (Mü'minun, 70) buyruğudur. Eğer çoğunluğun bütün görüşleri hak olsaydı, ayette sözü edilen çoğunluğun hakkı hoşnutsuzlukla karşılamaları, ona karşı çıkmaları mümkün olmazdı.

Bu açıklama, çoğunluğa uymayı doğal sisteme dayandırmanın yanlışlığını ortaya koyuyor. Çünkü bu sistem bilginin ve düşüncenin kendisinde değil, bilginin ilişkili olduğu dış dünyada geçerlidir. İnsanın bu sistemden iradesinde ve davranışlarında uyduğu husus, çoğunluğun inandığı şey değil, dış dünyadaki meydana gelmeye ilişkin çoğunluktur. Yani insan davranışlarını ve eylemlerini "genelde iyi olan" ilkesine dayandırır.

Kur'an yasal hükümlerinde ve bu hükümlerle ilgili maslahatlarda bu ilkeyi gözetir. Nitekim  yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah sizi zora koşmak istemiyor. Sadece sizi temizlemek, size yönelik nimetini tamama erdirmek istiyor ki, şükredesiniz." (Mâide, 6) "Oruç size farz kılındı. Tıpkı sizden öncekilere farz kılındığı gibi. Umulur ki sakınırsınız." (Bakara, 183) Bunlar dışında da ortaya konan hükümlerin çoğunlukla uygulana gelmişlik gerekçesine dayandığını içeren başka ayetler vardır.

"Mevcut uygarlık gelişmiş ülkelere toplumsal mutluluk sağladı. Fertleri toplumun onaylamadığı çirkinliklerden temizleyip arındırdı." iddiasına gelince, bu söz doğru olmayan ve yanılgılarla karışık bir sözdür.

Öyle sanıyorum ki, böyle diyenlerin toplumsal mutluluktan kastettikleri şey toplumun insan sayısı, güç ve maddî kaynaklardan yararlanma alanındaki gelişme bakımından üstün oluşudur. Oysa birçok kere yaptığımız tekrarlardan öğrenmiş olmalısın ki, İslâm böyle bir gelişmişliği mutluluk saymaz.

Açık delillere dayalı incelemeler de, İslâmiyet'in bu yaklaşımını teyit eder. İnsana özgü mutluluk, ruh ve bedenin birlikte mutluluğundan meydana gelir. Bu mutluluk, insanı maddî nimetlerle nimetlendirir ve onu ahlâkî erdemlerle ve gerçek ilâhî marifetle donatır. İnsanın hem dünya hayatındaki, hem ahiret hayatındaki mutluluğunu ancak böyle bir formül garantiye bağlayabilir. Ruh mutluluğunu göz ardı ederek sadece maddî hazlara dalmaya gelince bu, İslâm'ın gözü ile sadece bedbahtlıktır.

Bizdeki düşünürlerin gelişmiş milletlerin fertlerinde gördükleri doğruluk, dürüstlük, güvenirlik, mertlik gibi iyiliklere duydukları hayranlığa gelince, bu konuda onlara gerçekten uzak bir yanılgı içindedirler. Çünkü bizim doğulu araştırmacıların düşünürlerinin büyük çoğunluğu toplumsal düşünmeyi gerçekleştiremiyor. Onlar ferdî düşünüyorlar. Şöyle ki, eğer içimizden biri kendini ısrarla her şeyden bağımsız bir varlık olarak görürse, gerçek bunun tersi olduğu hâlde şahsının bağımsızlığını ortadan kaldıracak nesnel ilişkilerden kendini soyutlanmış farz ederse, sonra da hayatında sadece kendine çıkar sağlamayı ve kendine gelebilecek zararı başından savmayı düşünürse ve yalnız kendisi ile meşgul olursa, başkasını kendisi ile karşılaştırır ve onun hakkında da kendisi için geçerli gördüğü türden bir bağımsızlığın varlığına hükmeder.

Adamın verdiği bu hüküm -eğer doğru olursa- sadece bu tür bir düşünce tarzını benimsemiş kimseler hakkında doğru olabilir. Buna karşılık toplumsal düşünce tarzını benimseyen kimseler de vardır. Bu düşünce tarzını benimseyen kimse sırf kendini göz önüne almaz. Kendini toplumun bağımlı ve ayrılmaz parçası görür. Kendi çıkarlarını toplumsal çıkarların bir parçası kabul eder. Toplumun iyiliğini kendi iyiliği ve toplumun kötülüğünü kendi kötülüğü sayar. Toplumun her hâlini ve niteliğini kendi hâli ve niteliği bilir. Böyle bir insanın düşünce tarzı deminki örnekten farklıdır. Onun başkaları ile ilişkisi sadece toplumunun dışındakiler ile söz konusudur. Kendi toplumunun parçaları ile uğraşmak onun önem ve değer verdiği bir iş değildir.

Vereceğimiz örnekle bu söylediklerimizi açıklığa kavuşturmak istiyoruz: İnsan çeşitli organlardan ve güçlerden oluşmuş bir bütündür. Bunların hepsinin oluşturduğu bütün ona gerçek bir birlik kazandırır ki, biz bu bütüne insan adını veriyoruz. Bu bütün, parçaların tümünün bizzat ve fiili olarak insan bağımsızlığı altında yok olmalarını sağlar. Meselâ göz, kulak, el ve ayak insan için görür, işitir, tutar ve yürür. Bunların hepsi eylemlerinden insanın o eylemden aldığı haz çerçevesinde haz alırlar. Bu organların ve güçlerin her birinin gayesi, bu organların sahibi olan insanın ilişki kurmak istediği dış dünya ile ilişki kurmaktır. Bu ilişki ister iyilik, ister kötülük olsun. Meselâ göz veya kulak ya da el veya ayak sadece bu organların sahibi olan insanın iyilik veya kötülük yapmak istediği insana iyilik ya da kötülük yapmak isterler. Bu organların ve güçlerin tek insanlık sancağı altında olmalarıyla birlikte birbirlerine kötülük ettikleri ya da birbirlerine zarar verdikleri ender olarak görülür.

Bu örnek, toplumsal tek bir seyir izleyen insanın parçalarının durumudur. İnsanların oluşturduğu toplumun fertleri toplumsal düşünceye sahip oldukları takdirde o fertlerin durumu da bu örnekteki gibidir. O fertlerin salih olmaları, muttaki olmaları, bozguncu olmaları, suçlu olmaları, iyi ya da kötü olmaları toplumlarının bu sıfatlarla ilgili durumlarına bağlıdır. Eğer toplumlarının tek kişilik sahibi olduğu farz edilirse, bu böyledir.

Mezhep ya da ırk taassubunun toplumsal düşünce tarzını benimsemeye sürüklediği milletler ve kavimler hakkında, Kur'an'ın verdiği hüküm bu ilke doğrultusundadır. Yahudiler, Araplar ve geçmişte yaşamış başka bazı milletler gibi. Kur'an'ın bu milletlerin yeni nesillerini, eski atalarının suçları sebebi ile hesaba çektiğini, yaşayan kuşakları bu gerekçe ile azarladığını, eskilerin ve ölülerin davranışları yüzünden şimdikileri kınadığını görürsün. Bütün bunların sebebi şudur: Toplumsal düşünceyi benimsemiş fertler hakkında bu hüküm haklıdır. Kur'an'da bu nitelikte çok sayıda ayet vardır. Onları aktarmayı gerekli görmüyoruz.

Evet; insaflı tutum şunu gerektirir: Eğer böyle bir toplumda iyi fertler varsa bunların hakkını çiğnememek gerekir. Böyle iyi kimseler kötü toplumun fertleri arasında yaşıyorlar ve onlarla sosyal ilişkilerde bulunuyorlarsa da, kalpleri bozuk düşünceler ile kirlenmemiş ve bu tür toplumların içine işleyen yaygın hastalıklara kapılmamış ve şahısları o toplumun iskeletinde ve bünyesinde fazlalık gibi duruyor. Zaten Kur'an da herkesi azarlayan ayetlerinde bu ilkeyi gözeterek salihleri ve iyileri genelden hariç tutuyor.

Bu anlattıklarımızdan ortaya çıkıyor ki, gelişmiş ve uygar toplumların fertleri hakkında diğer milletlerin fertleri ile karşılaştırarak vereceğimiz iyi veya kötü hükümleri, o fertlerin aralarındaki ilişkilere, karşılıklı tutumlarına ve iç yaşantılarına dayandırmak doğru değildir. Tersine bu fertlere ilişkin hükümleri, diğer zayıf milletlere yönelik tutumlarında ve dünyadaki öbür toplumsal kişilikler ile olan canlı ilişkilerinde ortaya çıkan toplumsal şahsiyetlerine göre vermek gerekir.

Bir toplumun iyi veya kötü, mutlu veya bedbaht olduğu konusunda hüküm verirken gözetilmesi ve ölçü kabul edilmesi gereken ilke işte budur. Araştırmacılarımız bu yolu izlemelidirler. Sonra isterlerse, o toplumlara hayran olsunlar, isterlerse de onların yaptıklarına hayret etsinler.

Hayatım hakkı için söylüyorum ki, eğer derin düşünceli bir araştırmacı Avrupalıların sanayi devriminden günümüze kadar uzanan toplumsal hayatlarının tarihini incelerse, onların kendileri dışındaki zayıf milletlere ve kuşaklara karşı uyguladıkları politikaları derinliğine irdelerse, hiç tereddüt etmeden şunları görür: Bu batılı toplumlar insanlık için merhamet ve iyi niyetle dolu gibi görünürler. İnsanlığa hizmet yolunda, onlara özgürlük vermek için, hakkı çiğnenen mazlumların elinden tutmak, kölelik ve tutsaklık sistemini kaldırmak için canlarını ve mallarını feda ettiklerini söylerler.

Fakat dikkatli araştırıcı görür ki, onlar yeryüzünün zavallı, zayıf milletlerini kendilerine köle etmekten başka bir gayeleri yoktur. Bulabildikleri her yolu kullanarak ellerinden geldiği her yere el atarak bu gayelerini gerçekleştirmeye çalışırlar. Bir gün silâh zoru ile, bir gün sömürgeleştirme yolu ile, bir gün müstemleke edinerek, bir gün yönetimi kontrol altına alarak, bir gün ortak çıkarları koruma adına, bir gün bağımsızlığı koruma adına, bir gün barışı koruma ve ona yönelik tehditlere karşı koyma adına, bir gün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan yoksul zümrelerin haklarını savunma adına, kısacası her gün bir adla hep o gayelerini gerçekleştirmeye çalışırlar.

Sağlıklı insan fıtratı, durumu böyle olan toplumlara iyi demeye, onlara mutluluk sıfatını yakıştırmaya razı olamaz. Dinin hükmüne, vahyin ve nübüvvetin yargısına göre mutluluk kavramının taşıdığı anlam göz ardı edilse bile söz konusu toplumlara iyi gözle bakılmaz.

İnsan tabiatı bütün fertlerini, birtakım imkânlarla eşit biçimde donattıktan sonra bu fertlerinde, bazılarına diğerleri üzerinde onların kanlarını, mallarını ve namuslarını mubah sayacak şekilde egemenlik kurmalarına nasıl izin verebilir? Bu fertlerin diğerlerinin hayatları ve varlıkları ile oyun oynamalarına, eski çağ insanlarının bile karşılaşmadığı ve katlanmadığı şekilde idrakleri ve iradeleri üzerinde tasarrufta bulunmalarına nasıl zemin hazırlar?

Bütün bu anlattıklarımızda, bu saldırgan milletlerin tarihleri ile mevcut nesillerin onların ellerinden gördükleri eziyetlerin belgeli ispatlarına dayanıyoruz. Eğer bu toplumların durumu mutluluk ve iyilik ise, bu iyiliğin ve mutluluğun anlamı tahakküm ve sınırsız serbestlik olmalıdır.

      6- İslâm Toplumunun Oluşumu ve Yaşaması Neye Dayanır?

Hiç şüphesiz niteliği ne olursa olsun her toplum dağınık fertleri arasında ortak olan bir gayenin varlığı ile gerçekleşir, ortaya çıkar. Bu gaye, toplumun her tarafına yayılarak ona bir tür birlik kazandıran tek ruhtur. Bu ortak gaye, ortak amaç, dinî olmayan temeller üzerinde kurulmuş toplum türlerinde, sadece insanın dünya hayatı gayesidir. Fakat bu hayat ortaklaşa bir hayat olmalı, bireyselliğe dayalı olmamalıdır. Ortaklaşa hayat, maddî hayatın ayrıcalıklarından toplu hâlde yararlanmak demektir.

Toplumsal yararlanma ile bireysel yararlanma arasında özellik bakımından şu fark vardır: İnsan eğer tek başına yaşayabilse, her tür yaralanmada tamamen serbest olur. Karşısına ne karşı çıkan ve ne denetleyici bulunur. Sadece bazı organik sistemlerinin diğer bazılarına karşı koyduğu sınırlamalarla karşı karşıya kalır. Meselâ böyle bir kişi içinde yaşadığı havanın tümünü soluyamaz. Çünkü istese bile bu hava akciğerlerine sığmaz. Yine bu kişi sınırsız miktarda besin maddesi yiyemez. Çünkü sindirim sistemi buna dayanamaz. Adamın bazı organları ve güçleri diğerleri ile karşılaştırıldığında durumu budur. Kendisi gibi bir başka insana göre durumuna gelince, eğer yararlandığı maddî imkânlar üzerinde bir ortağı olmadığını farz edersek, çalışma alanının daralmasını, herhangi bir eyleminin ya da davranışının daralmasını gerektiren bir sebep olmaz.

Bu durum toplum içinde, toplum alanında yaşayan insan için böyle değildir. Çünkü toplum içinde yaşayan insan eğer iradesinde ve hareketlerinde tamamen serbest olsa, bu durum yaşam kargaşasına ve insan türünün helâk olması ile sonuçlanacak karşılıklı bir iticiliğe ve çatışmaya yol açar. Bu konuda nübüvvet ile ilgili incelememizde geniş açıklama yapmıştık.

İşte toplumda kanun hükümetinin iş başında olmasını gerektiren yegâne sebep budur. Fakat barbar toplumlar bu kanun hükümetini orta-ya çıkarma gereğinin düşüncesine ve görüşüne varamazlar. O tür toplumların fertleri arasında çatışma ve vuruşma gelenekleri geçerli olur. Bunlar sonucunda bu tür toplumların bütün fertleri, toplumlarını bir dereceye kadar koruyacak bazı tedbirlere uymak zorunda kalırlar. Fakat bu tedbirler sağlam bir temele dayanmadıkları için çiğnenmeye ve ortadan kalkmaya maruzdurlar. Sık sık değişirler ve yürürlükten kalkarlar.

Fakat uygar toplumlar uygarlık ve kültür dereceleri oranında sağlam temellere dayanırlar. Bu tür toplumlar bu sağlam yapıları sayesinde toplumdaki iradeler ve davranışlar arasındaki çelişkileri ve çatışmaları ortadan kaldırırlar. Bunun için iradeleri ve davranışları sınırlamalara ve kayıtlara bağlayarak aralarında denge kurarlar. Sonra da kanunun sözünü yürürlüğe koyma teminatı ile donatılan gücü ve iktidarı bir merkezde yoğunlaştırırlar.

Buradan şu üç sonuç çıkıyor.

Birincisi: Gerçek kanun, insanların iradelerini ve davranışlarını dengelemeye yarayan bir tedbirdir. Bu dengeyi ise, getirdiği sınırlamalarla insanlar arasındaki engellemeleri ve çatışmaları ortadan kaldırarak sağlar.

İkincisi: Kanunun egemen olduğu toplumların fertleri kanun ötesinde özgürdürler. İnsanın bilinçle ve irade ile donanmış olması, dengeleme sağlandıktan sonra böyle olmasını gerektirir. Bundan dolayı zamanımızın kanunları ilâhî bilgilere ve ahlâka dokunmaz. Bu iki önemli kurum, kanunun onlara yönelik tasavvuru uyarınca tasavvur ediliyorlar. Bunun sonucu olarak bu iki kurum, bağlılık hükmü çerçevesinde kanunla uyuma ve uzlaşmaya giriyorlar. Bu bağımlılığın gereği olarak er veya geç görünüşte kalan törenlere dönüşerek manevî saflıklarını kaybediyorlar.

Gözlemlediğimiz siyasetin din ile oynamasının sebebi de budur. Bir gün siyaset dine son veriyor, onun başını eziyor, başka bir gün ona yönelerek itibarının yükselmesi konusuna aşırı önem veriyor. Başka bir gün ilişkisini keserek onu kendi hâlinde bırakıyor.

Üçüncüsü: Bu yol kesinlikle eksiklikten ve aksaklıktan kurtulamaz. Çünkü gerçi kanunun icra güvencesi bir ya da bir kaç fertte odaklaşan iktidara yüklenmiştir; ama sonuç itibarı ile onun icra edilme garantisi yoktur. Şu anlamda icra garantisi yok ki, eğer iktidar ve egemenlik kaynağı haktan sapar da türün türe karşı egemenliğini şahsının türe karşı egemenliğine dönüştürürse ve kanun sistemi alt-üst olursa, ortada böyle bir zorbayı zorla frenleyecek ve kendisini tekrar adalet yoluna koyacak bir güç yoktur.

Bu söylediklerimizin zamanımızda gördüğümüz birçok örnekleri vardır. Zamanımız kültür ve uygarlık zamanı olduğu hâlde bu olumsuz örnekler görülüyor. Tarihte yaşanan bu tür örnekler ise sayısızdır. Bu aksaklığa bir başka aksaklığı da eklemek gerekir ki, o da zaman zaman kanunun icra gücünden gizli olarak çiğnenmesi veya kanunun çiğnenmesi olayının icranın güç alanı dışına çıkmasıdır. (Sözümüzün başına dönelim.)

Sözün kısası, uygar toplumları tek bir gaye birleştirir. Bu gaye dünya hayatının ayrıcalıklarından yararlanmaktır. Onlara göre mutluluk budur. Fakat İslâm'a gelince, onun görüşüne göre insanlığın hayatı, maddî dünya hayatından daha geniş çerçevelidir. Onun hayat çerçevesine asıl hayat olan ahiret hayatı da dahildir. Yine İslâm'ın görüşüne göre bu hayatta sadece ilâhî marifet işe yarar ki bu, bütünü ile tevhit ilkesine havale edilmiştir. Yine İslâm'a göre bu ilâhî marifet sadece iyi ahlâkla ve insan benliğinin her türlü rezillikten arındırılması ile korunabilir.

Yine İslâm'a göre bu iyi ahlâkın tam ve kâmil anlamda gerçekleşmesi, Allah'a kulluk etmeye, O'nun rübubiyetinin gereklerine boyun eğilmesine ve insanlar arası ilişkilerin toplumsal adalet ilkesine dayandırılmasına bağlıdır. İslâm bu görüşte olduğu için insan toplumunun oluşum temeli olan ve tevhit dininin bütünleşmesini sağlayan gayeyi ele aldı, sonra da tevhit esasına dayalı olan kanunu ortaya koydu. Bunları yaparken sadece fertlerin iradeleri ve hareketleri arasında denge kurmakla yetinmedi. Bu dengeleme çabasını ibadetlerle tamama erdirdi ve bunlara hak bilgilerle erdemli ahlâkı ekledi.

Sonra bunların yürütme güvencesini, birinci derecede İslâm hükümetinin omuzlarına, ikinci derecede de toplumun omuzlarına yükledi. Toplum bu yükümlülüğünü, ilim ve davranış bakımından sağlıklı eğitim vererek ve iyiliği emredip kötülükten sakındırarak yerine getirecektir.

Bu dinin göze çarpan en önemli özelliklerinden biri, bütün unsurları arasında tam bir birliğe varan bir ilişkinin bulunmasıdır. Şu anlamda ki, tevhit ruhu bu dinin benimsemeye çağırdığı iyi ahlâka yayılmış ve ahlâkın ruhu, toplumdaki fertlerin yapmakla yükümlü oldukları hareketlere dağılmıştır. İslâm dininin bütün unsurları tahlil yo-lu ile tevhit ilkesine varıp dayanır. Tevhit ilkesi de sentez yolu ile ahlâk ve amel (hareket) olur. Eğer tevhit aşağı inerse, ahlâk ve amel olur; ahlâk ve amel de yukarı çıktığında tevhit olur. "Güzel söz O'na yükselir ve iyi amel de onu yükseltir." (Fâtır, 10)

Şöyle diyebilirsin: Uygar ülkelerde kanunların karşılaşacakları aksaklıklar, meselâ yürütme gücünün bu kanunları işletmemesinden veya bu gücün farkında olmayacağı kanun çiğneme olaylarından doğan aksaklıklar aynen İslâm için de geçerlidir. Bunun en açık delili, hepimizin gördüğü din zayıflığı ve onun İslâm toplumu üzerindeki egemenliğinin kaybolmasıdır. Bu da bir gün için bile olsa kanunlarını insanlara dayatabilecek bir kimsenin yokluğunu gösterir.

Cevap olarak şöyle derim: İster ilâhî olsunlar, ister beşerî olsunlar, gerçekten bütün kanunlar sadece insanların kafalarında varolan zihnî tasarılardan ve kalplerde saklanan bilgilerden başka bir şey değildirler. Kanunlar, ancak onlara yönelik iradeler sayesinde uygulama alanına yansıyabilir ve somut görünürlük kazanabilirler. Açıktır ki, eğer iradeler kanunlara karşı gelirse, dış dünyada onlar uygulanma ortamı bulamazlar. Kanunların uygulama ortamı bulabilmeleri için o ortamın hazırlanmasına yönelik iradelere görev düşer. Kanunlar ancak böylece ayak-üstü durabilirler.

Uygar ülkelerin kanunları, hareketleri iradelere, yani çoğunluğun iradesine bağlamaktan öteye bir şeye önem vermiyor. Arkasından bu iradeleri koruyacak şeye de önem vermiyor. Bu durumda eğer fertlerin iradeleri canlı, şuurlu ve etkili ise bu irade kanunu yürütür. Ama durum her zaman böyle olmayabilir. Fertlerin vicdanlarında beliren bir çökme veya toplumun yapısında meydana gelen bir yaşlanma yüzünden bu irade canlılığını yitirip ölü hâle gelebilir. Ya da eğlenceye, aşırı azgınlığa ve yararlanma çılgınlığına daldığı için şuurunu ve idrakini kaybedebilir. Yahut toplum iradesi canlı ve bilinçli olur, ama çoğunluğun iradesini zorla ayaklar altına alan, üstün ve baskın bir zorba güç ortaya çıktığı için etkinliğini kaybedebilir.

Gizli cinayetler gibi yürütme gücünün haberdar olamayacağı olaylar ile etki alanın dışındaki olaylar gibi yaptırım gücünün çerçevesine alamayacağı durumlar da böyledir. Bütün bu durumlarda millet, kanunun uygulanması, toplumun yozlaşmadan ve dağılmadan korunması yolundaki özlemine kavuşamaz. İşte birinci ve ikinci dünya savaşlarından sonra Avrupa toplumlarında görülen dağılmaların, bölünmelerin başlıcaları, bu söylediklerimizin en güzel örnekleridir.

Bu kanunların çiğnenmesinin ve toplumun bozulup dağılmasının tek sebebi toplumun, iradelerin güçlerini ve egemenliklerini koruyan sebebe önem vermemiş olmalarıdır. Bu sebep yüce ahlâktır. Çünkü irade, kalıcılığını ve hayatının devamını uygun ahlâktan alır. Psikoloji ilmi bu gerçeği ortaya koyuyor. Toplumda geçerli olan gelenekler sistemi eğer istikrarlı olmazsa, eğer o toplumda uygulanan kanun yüksek ahlâk temeline dayanmazsa, söz konusu toplum kökü yerden kesilmiş dik duramayan bir ağaca benzer.

Bu konuda komünizmin ortaya çıkışını göz önüne al. Komünizm, demokrasinin doğurduğu bir yavrudur. Onu toplumdaki sosyal sınıflardan birinin aşırı israfı ile diğerlerinin mahrumiyeti üretmiştir. O toplumlarda zulüm ve insafsızlık noktası ile öfke, kin birikimi ve intikam duygusu noktası arasında büyük bir mesafe meydana gelmişti. Birbiri arkasından meydana gelen iki dünya savaşları da öyle. Şimdi insanlık üçüncüsünün tehdidi altındadır. Bu savaşlar yeryüzünün kargaşaya boğmuş, ekini ve nesli mahvetmiştir. Bu savaşların tek güdüsü, büyüklük kompleksi, ahlâksızlık ve ihtirastır. Bu hususu iyice kavramak gerekir.

Fakat İslâm yürürlükteki sistemini ve uygulanacak kanunlarını ahlâk temeli üzerine kurdu ve insanların bu alandaki eğitimine büyük bir önem verdi. Çünkü hareketlerde uygulanan kanunlar ahlâkın güvencesinde ve uhdesindedir. O gizli işlerinde, açık işlerinde, yalnızlığında ve açıkta olduğu durumlarında hep insanla beraberdir. Görevini yapar. Titiz bir gözetici polisin veya düzeni korumaya çalışan herhangi bir gücün yapabileceğinden daha güzel bir şekilde işini görür.

Evet. O ülkelerdeki genel eğitim insanları iyi ahlâk üzerine yetiştirmeye önem veriyor, onları ahlâklı olmaya teşvik ediyor, özendiriyor, bu yolda bütün gayretini seferber ediyor; ama bu onlara hiçbir fayda sağlamıyor. Bunun iki önemli sebebi var:

Birincisi şudur: Ahlâkî rezilliklerin yegâne kaynağı, bir yanda maddî yararlanmadaki israf ve aşırılık ile öbür yanda görülen mahrumiyettir. Kanunlar bu alanda insanları tamamen serbest bırakıyorlar. Bazılarına her şey verilirken diğerleri mahrum bırakılıyorlar. Bu durumda insanları ahlâkî erdemlere çağırmak ve bunu teşvik etmek iki zıt kutba yöneltilmiş bir çağrı veya iki zıt kutbu bir araya getirmeyi istemek değil de nedir?

Üstelik o ülkelerin insanları daha önce belirttiğimiz gibi toplumsal tarzda düşünüyorlar. Onların toplumları sürekli biçimde ve gitgide artan şiddetle zayıf toplumlar üzerinde baskı kurup onların haklarını çiğniyorlar, onların ellerindeki kaynakları kendi çıkarlarına katıyorlar, onların kendilerini köleleştiriyorlar, üzerlerindeki tahakkümün çapını ellerinden geldiğince genişletiyorlar. Bu bozukluğa rağmen iyiliğe ve takvaya yönelik çağrı çelişkili bir çağrıdır ve her zaman sonuçsuz kal-maya mahkumdur.

İkinci sebep de şudur: Erdemli ahlâk devamlı ve istikrarlı olabilmek için korunmasını, yerleşik kılınmasını üstlenecek bir güvenceye muhtaçtır. Bu güvence tevhit ilkesinden başkası olamaz. Yani şöyle bir inanca sahip olmaktır: Bu âlemin bir tek ilâhı vardır. O'nun güzel isimleri vardır. O, yaratıkları kemale ermeleri ve mutlu olmaları gayesi ile yarattı. O iyiliği ve düzenliliği sever, kötülüğü ve fesadı sevmez. O bütün insanları yargılamak ve herkese hak ettiği karşılığı eksiksiz olarak vermek üzere bir araya getirecektir. İyilik yapana iyi, kötülük yapana kötü karşılık verecektir.

Besbelli ki, eğer ahiret gününe inanılmazsa, arzulara uymayı engelleyecek ve nefsin doğal hazları peşinden sürüklenmeyi engelleyecek köklü bir sebep bulunmaz. Çünkü insan tabiatı kendi nefsinin arzularının yerine gelmesini sağlar. Başkasının yararı, meselâ diğer bir ferdin tabii istekleri umurunda değildir. Ancak başkasının yararı şu ya da bu şekilde kendi arzusuna dönük olur ve onunla çakışırsa, başkasının arzusunun gerçekleşmesini isteyebilir. Bu noktayı iyi düşün.

Eğer bir insanın başka birinin haklarından birini çiğnemekte çıkarı varsa ve onu bundan alıkoyacak bir engel, bu yüzden kendisini cezalandıracak bir yetkili, onu kınayacak ve azarlayacak bir kınayıcı yoksa, onu suç işlemekten ve zulüm yapmaktan alıkoyacak ne engel olabilir? Bu suç ve zulüm istediği kadar büyük olsun. Bu arada bazı araştırmacıların yanlış değerlendirmeleri sonucunda engelleyici olduğu sanılan bazı motifler var. Vatana bağlılık, insan sevgisi, iyi övgü ve benzeri gibi. Bunlar birtakım kalp kaynaklı heyecanlar ve iç duygulardır. Eğitim ve öğretimden başka koruyucu bir sebebe sahip değildirler. Hiçbir gerektirici sebebe dayanmazlar.

Buna göre onlar tesadüfi nitelikler ve sıradan hususlardır. Onların ortadan kalkmalarına bir engel yoktur. İnsan başkası için, o başkası kendi ölümünden sonra rahat yaşasın diye niye kendini feda etsin. Ölmeyi yok olmak olarak gören bir insan bunu niye yapsın? Güzel övgü başkalarının dilinde olan bir şeydir. Kendini feda edene şahsen yok olduktan sonra vereceği bir tat yoktur.

Sözün kısası basiretli düşünür şüphe etmez ki, karşılığında kendisine hiçbir şey getirmeyen, şahsına hiçbir çıkar sağlamayan bir mahrumiyete insan girişmez. Bu durumlarda insana bazı vaatler sunulur, ona bazı özlemler aşılanır. Arkada iyi bir ad bırakmak, sürekli güzel övgü, dünya durdukça kalacak bir iftihar gibi. Bunlara kanmak bir aldanma ve kandırılmadır. İnsanın duyguları ve heyecanları coşar da öldükten ve şahsen yok olduktan sonra durumunun ölmeden önceki durumu gibi olacağını, böylece hakkındaki övgüleri duyacağını ve onlardan haz alacağını zanneder. Bu aldatıcı bir kuruntudan başka bir şey değildir. Sarhoş bir adam gibi. Sarhoş adam, duygularının coşması ile büyülenir ve kendinden, ırzından, malından, değerli bildiği her şeyden ayık ve akıllı zamanlarında girişemeyeceği fedakârlıklarda, harcamalarda bulunur. O aklı başında olmayan bir sarhoş olduğu için bu yaptıklarını cömertlik sayar, fakat aslında yaptığı aptallık ve deliliktir.

Bu tökezlenmeler öyle tökezlenmelerdir ki, insanın bunlardan kaçıp kurtulabilmesi için az önce anlattığımız tevhit kalesinden başka sığınabileceği bir yer yoktur. Bundan dolayı İslâm yürüyen yolunun bir parçası yaptığı iyi ahlâkı, tevhit esası üzerine kurdu. Bu tevhidin unsurlarından biri ahirete inanmaktır. Onun ayrılmaz sonucu ise insanın nerede olursa olsun ve ne zaman olursa olsun iyiliği benimsemesi ve kötülükten kaçınmasıdır. İster bilinsin, ister bilinmesin; ister biri tarafından övülsün, ister övülmesin; ister yapacağı harekete onu sürükleyen olsun, ister onu yapmaktan alıkoyan olsun ya da ne sürükleyen ne de alıkoyan bulunsun.

Çünkü onun yanında her şeyi bilen, olup bitenleri kayda geçiren, yaptıkları sebebi ile herkesin başında duran yüce Allah vardır. Önünde ise öyle bir gün var ki, o gün herkes yaptığı her iyiliği ve işlediği her kötülüğü karşısında bulur. Yine o gün herkes yaptıklarının karşılığını mutlaka alır.

7- Akıl Mantığı ve Duygu Mantığı

Duygu mantığı, insanı dünya menfaatine çağırır, ona doğru kışkırtır. Eğer bir davranışa menfaat eşlik eder de insan bunu hissederse, duygu onu ateşler; onu uyarıp hareket geçirmekte şiddetli coşkunluk gösterir. Ama insan eğer bir davranışta menfaat hissetmez ise, duygu o konuda donuk ve soğuk kalır. Akıl mantığı ise insanı hakka uymaya sevk eder ve bunun insana en iyi şekilde faydalı olacağı görüşünde olur. Bu davranışın beraberinde menfaat olduğunu hissetsin veya etmesin, fark etmez. Çünkü Allah katındaki ödül daha hayırlı ve daha süreklidir. Şimdi duygu mantığı ile akıl mantığını karşılaştırmamıza yarayan iki örnek verelim. Ünlü muallaka şairi Antere'nin şu beyti duygu mantığına örnektir.

"Nefsim ne zaman coşar ve taşarsa ona derim ki / Yerinde dur. Ya övülür ya rahatlarsın."

Şair şunu demek istiyor: Nefsim, savaşın sarsıcı ve korkunç sahnelerinde ne zaman sarsılırsa, ona şöyle diyerek kendisini sakinleştirmeye çalışırım: Sakin ol! Eğer öldürülürsen insanlar direndiğin ve savaştan kaçmadığın için seni överler. Eğer düşmanını öldürürsen rahatlar, amacına erersin. O hâlde her iki durumda da sebat etmen, direnmen hayırlıdır.

Yüce Allah'ın şu buyruğu ise akıl mantığının örneğidir: "Onlara de ki: Başımıza gelenler sadece Allah'ın alnımıza yazdıklarıdır. Bizim mevlâmız O'dur. Müminler sadece Allah'a dayansınlar. De ki: Bizim için beklediğiniz sonuç iki iyiden, yani zaferden veya şehit olmaktan biri değil mi? Biz ise Allah'ın sizi ya doğrudan doğruya kendi tarafından ya da bizim elimizle azaba uğratmasını bekliyoruz. Bekleyin bakalım, biz de sizinle birlikte bekliyoruz." (Tevbe, 51-52)

Bu ayette şöyle denmek isteniyor: Bizim velilik ve zafer kazanma işimiz yüce Allah'a aittir. Başımıza gelen iyilik ve kötülük için sadece O'nun bize vaadettiği kendisine teslim olmanın ve dinini benimsemenin ödülünü istiyoruz. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Çünkü Allah yolunda çekecekleri her susuzluk, katlanacakları her yorgunluk, karşılaşacakları her açlık, kâfirleri öfkelendirecek her bir karış toprağa ayak basmaları, düşmanın zararına kazanacakları her tür başarı karşılığında mutlaka hesaplarına iyi amel yazılır. Hiç şüphesiz Allah iyi işler yapanların ödülünü zayi etmez. Yaptıkları küçük-büyük bütün maddî harcamalar ve aştıkları her vadi mutlaka hesaplarına yazılır ki, Allah işledikleri iyilikleri en güzel karşılıklarla ödüllendirsin." (Tevbe, 120-121)

Durum böyle olunca eğer bizi öldürürseniz ya da sizden başımıza bir kötülük gelirse, Rabbimiz katında büyük ödül ve güzel akıbet bizim olur. Yok, eğer biz sizi öldürürsek veya size bir darbe vurursak, büyük ödül, güzel akıbet ve dünyada düşmanımızı tepelemiş olma başarısı bizim olur. Buna göre biz her iki durumda da mutlu ve imrenilecek bir konumdayız. Bizim ile olan savaşlarınızda bize zarar veremezsiniz. Bizim hakkımızda iki güzel sonuçtan başka bir beklentiniz olamaz. Biz her iki durumda da güzelliğe ve mutluluğa nail olacağız. Siz ise inancınıza göre sadece iki durumdan birinde mutlu olur, amacınıza erebilirsiniz. Bu iki durumdan biri savaşın bizim aleyhimize sonuçlanmasıdır. Bizim, sizin kötülüğünüze olacak bir beklentimiz vardır. Oysa sizin bizimle ilgili beklentiniz sadece bizi sevindirecek, mutlu edecek sonuçlardır.

Burada iki mantıkla karşı karşıyayız. Biri duygu temeline dayalı olarak sebat etmek, görevden kaçmamaktır. Buna göre sebat eden için iki faydadan biri vardır. Ya insanların övgüsü veya düşmanın şerrinden kurtulmak. Bu durum canını tehlikeye atan savaşçı insana yönelik bir fayda olduğu zaman söz konusudur. Ama ona yönelik bir fayda olmayabilir.

Meselâ insanlar cihadın değerini takdir edemedikleri ve hizmet ile hıyaneti eşit saydıkları için bu savaşçıyı övmeyebilirler. Ya da adamın yaptığı hizmet insanların gözüne batmayan bir hizmet olur veya ne hıyanet ve ne hizmet insanların dikkatine sunulacak türden olmaz. Yahut duygular düşmanın yok edilmesinden huzur duymayabilir. Bu durumda böyle bir başarı sadece hakka yarar sağlar. Sonuçta bu mantığın eline dilsizlikten ve dermansızlıktan başka bir şey geçmez.

Bu sayılan amiller her zulmün, hıyanetin ve cinayetin genel sebepleridir. Kanunları savsaklayan hain şöyle düşünür: Yaptığı hizmet halk nazarında hakkettiği şekilde değerlendirilmiyor. Hizmet eden ile ihanet eden onlara göre aynıdır. Hatta hain daha üstün konumda ve daha iyi hayat sürebilmektedir. Ona göre her kanunu çiğneyen ve her cani kanunun pençesinden kurtulacaktır. Güvenlik güçleri böylelerini yakalayamayacak, onlardan saklanacak ve insanlar onu gerçek kimliği ile tanıyamayacaklardır.

Hakkı destekleme ve düşmana karşı çıkma görevini ihmal eden, böyle durumlarda işi ağırdan alan ve düşmanla uzlaşan herkes şu mazereti ileri sürer: Hakkı tutmak onu insanlar arasında küçük düşürür. Şimdiki dünya ona güler. Kendisini orta çağ veya masal çağlarının kalıntısı sayarlar. Eğer ona onurluluktan ve iç temizliğinden söz edersen sana şu cevabı verir: Sonu geçim sıkıntısı ve hayatta perişanlık olan onurluluğu ne yapayım? Bu mantık işte böyle işler.

Öbür mantığa gelince, o İslâm mantığıdır. Bu mantık hakka bağlılık, ödülü ve karşılığı Allah'tan bekleme esasına dayanır. Dünyevî gayeleri ve maksatları ikinci derecede ve arka planda görür. Bilinen bir gerçektir ki, hiçbir durum bu inancın, bu gaye anlayışının dışında olmaz. Bütün durumlar bu genel ilkenin ve uyumun çerçevesi dışına düşmez. Yapmak veya yapmamak biçimindeki her davranış, Allah rızası için, O'na teslim olmak için ve O'nun isteği olan hakka uymak için yapılır. O her şeyi kaydeden, her şeyi bilendir. Onun için ne uyuklama ve ne uyku söz konusudur. O'na karşı koruyucu yoktur. Yeryüzünde ve gökte hiçbir şey O'ndan saklı kalmaz. "Allah sizin yaptıklarınızdan haberdardır."

O hâlde herkesin yaptığı her işte, her girişiminde gözetleyen, yaptıklarını izleyen bir denetleyicisi vardır. İnsanlar onu görsünler veya görmesinler, övsünler ya da övmesinler, yaptığını takdir etsinler veya etmesinler fark etmez.

İslâm terbiyesinin olumlu etkisi o kadar ileri düzeye vardı ki, insanlar Peygamberimize (s.a.a) gelerek suçlarını, cürümlerini onun önünde itiraf edip tövbe ediyorlar ve haklarında kararlaştırılan cezaların acısını (ölüm ve onun altındaki ağır cezalar) tadıyorlardı. Bunu Allah'ın rızasını elde etmek ve vicdanlarını günah pisliklerinden ve kötülüklerin kirlerinden arındırmak için yapıyorlardı. Eğer ilmî araştırmalar yapan kimse, bu eşine az rastlanır olaylar üzerinde derinliğine düşünürse, dinî mesajın insan vicdanları üzerindeki şaşırtıcı etkisinin ve onları kendilerine en tatlı ve en aziz varlık olan hayatlarından ve onu izleyen değerlerinden gönüllü olarak vazgeçmeye nasıl alıştırdığının farkına varırlar. Eğer araştırmamızın konusu Kur'an olmasaydı, bu konudaki tarihî olaylardan birkaç seçkin örneğe yer verirdik.

      8- Ödülü Allah'tan Beklemenin ve Diğerlerine Önem Vermemenin Anlamı

İnsanın toplumsal hayatında ahiret ödülünü genel amaç kabul etmenin, insanın tabii yapısının elde edilmesine çağırdığı hayatî gayelerin gündemden düşmesini gerektireceği sanılabilir. Bunun da toplumsal düzeni bozduğu, insanı hayattan kopararak mahrumiyetlere mahkûm ettiği ileri sürülebilir. Başka önemli maksatlar güdülerken bir tek maksada nasıl bağlı kalınabileceği ve bunun çelişkiden başka bir şey olup olmadığı sorulabilir.

Fakat bu düşünce ilâhî hikmetten ve Kur'an bilgisinin açıklığa kavuşturduğu sırlardan haberdar olmamaktan kaynaklanır. Bu kitabın daha önceki incelemelerinde tekrar tekrar vurgulandığı üzere İslâm, kanunlarını tekvin temeline dayandırır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey Muhammed, Allah'ı bir bilerek yüzünü doğruca dine çevir. Allah'ın yaratma kanununa uygun olan dine dön ki, O insanları ona uygun olarak yarattı. Allah'ın yaratması değiştirilmez. İşte doğru din budur." (Rum, 30)

Bu ayetten çıkan sonuç şudur: Dış âlemdeki tekvinî sebepler zinciri, uzantılarında insan türünün varolması için el ele verdiler, onu kendisi için hazırlanan hayatî gayeye doğru sevk etmek için elbirliği yaptılar. Buna göre insanın hayatını, mücadele ve tercih çerçevesinde, bu sebeplerin istekleri ve yönlendirmeleri ile uyumlu olma ilkesine dayandırması gerekir. Böyle yaparsa hayatı ile bu sebepler arasında çelişki olmaz. Böyle bir çelişki helâke ve bedbahtlığa götürür.

Eğer yukarıdaki görüşü ileri sürenler bu gerçeği kavradılarsa, bu İslâm dinin ta kendisidir. Ayrıca bu sebeplerin üzerinde olan yegâne sebep var ki O, bu sebeplerin yoktan var edicisi, önemli-önemsiz bütün gelişmelerinin önceden tasarlayıcısıdır. Bu yüce Allah'tır ki, kelimenin bütün anlamı ile bütün sebeplerin üzerindeki tam sebeptir. Bu yüzden insanın O'na teslim olması ve emrine boyun eğmesi gerekli olmuştur. İşte tevhit ilkesinin İslâm'ın yegâne temeli olduğunun anlamı budur.

Bundan açıkça anlaşılıyor ki, kelime-i tevhidi korumak, Allah'a teslim olmak ve hayatta Allah'ın rızası peşinden koşmak, sebepler ile atbaşı yürümek, şirke ve gaflete düşmeksizin hayatta sebeplerden her birine kendi hakkını vermektir. Müslümanın hem dünyevî hem de uhrevî gayeleri vardır. Onun, bir bölümü maddî ve öbür bölümü manevî olan maksatları vardır. Fakat o bu amaçlarına gerekli olandan fazla önem vermez. Bundan dolayı İslâm'ın aynen şöyle yaptığını görürüz: O insanlara yüce Allah'ı bir bilmeye, her şeyden kopup sırf O'na bağlanmaya, O'na ihlâsla kulluk etmeye, O'nun dışındaki her sebebi ve her gayeyi bir yana atmaya çağırır. Bunun yanı sıra insanlara hayatın gereklerine uymayı ve tabii gelişmelerle atbaşı yürümeyi emreder.

Bundan ortaya çıkıyor ki, İslâm toplumunun fertleri hem dünyada, hem de ahirette gerçek anlamda mutludurlar ve amellerde Allah'ın rızasını elde etmekten ibaret olan gayeleri, ortaya çıktığı ve öncelik kazandığı durumlarda diğer gayeler ile çatışmaz.

Yine buradan başka bir sanının asılsızlığı ortaya çıkar. Bir gurup sosyolog tarafından ortaya atılan bu yanlış görüşe göre dinin özü ve temel amacı sosyal adaleti gerçekleştirmektir. İbadetler ise bu temel amacın ayrıntılarıdır. Buna göre sosyal adaleti gerçekleştiren kimse, hiçbir inanca ve kulluğa sarılmamış olsa bile din yolundadır, dine bağlı sayılır.

Kur'an'ı ve sünneti iyi inceleyen ve özellikle Peygamberimizin hayatını iyi araştıran kimsenin, bu görüşün asılsızlığını anlamak için, başka bir yardıma ve delil arama külfetine katlanmaya ihtiyacı yoktur. Üstelik tevhidi ve ahlâkî erdemleri dinî sistemin bütününden düşürmeyi içeren bu görüşte, kelime-i tevhitten ibaret olan dinî gayeyi, maddî fayda sağlamaktan ibaret olan uygar toplumların gayesine dönüştürmek vardır. Oysa daha önce vurguladığımız gibi, bunlar iki farklı gayelerdir ve ne temellerinde, ne ayrıntılarında ve ne sonuçlarında biri birlerine dönüşemezler.

9- İslâm'da Özgürlüğün Anlamı

Özgürlük kelimesinin bugünkü anlamı ile dillerde dolaşmasının ömrü bir kaç yüz yılı geçmez. Herhâlde bu kavramın ortaya çıkmasının sebebi bir kaç yüz yıl önce ortaya çıkan Batı uygarlığı devrimidir. Fakat bu kelimenin anlamı eski yüzyıllardan beri zihinlerde dolaşmış ve kalplerde özlem olarak yaşatılmıştır.

Bu anlama kaynaklık eden doğal tekvinî temel, insanın varlığında yer tutmuş olan iradedir. Bu irade insanı davranışa, harekete götürüyor. Bu psikolojik bir hâldir. Bunun yok edilmesi insanlık niteliğinin yok edilmesine yol açan duygu ve bilincin yok edilmesi demektir.

Fakat insan toplumsal bir varlıktır. Tabiatı onu toplum içinde yaşamaya, kovasını diğer kovalar arasına daldırmaya, iradesini diğer iradelere katmaya, davranışlarını diğer davranışlarla harmanlamaya sevk eder. Bunun sonucu olarak iradeler ve davranışlar arasında denge kuracak kanunlara, onların getirdiği sınırlamalara uymak zorundadır. Buna göre kendisine irade ve davranış serbestliği veren tabiatın yine kendisi onun iradesini sınırlar, başlangıçtaki ve temeldeki serbestliğe ve özgürlüğe kayıt getirir.

Bilindiği gibi mevcut uygarlığın kanunları, hükümlerini maddî yararlanma esasına dayandırmışlardır. Bundan şu sonuç doğdu: Halk temel dinî bilgiler konusunda, bu bilgileri ve gereklerini benimseyip benimsememe konusunda özgür sayıldı. Ahlâk konusunda da aynı anlayış egemendir. Kanunların ötesinde kalan bütün istekleri ve tercihleri ile ilgili iradelerinde ve davranışlarında bu özgürlük geçerlidir. Batılıların özgürlükten kastettikleri budur.

İslâm ise, daha önce belirtildiği üzere, kanunlarını birinci derecede tevhit ilkesine, ikinci derecede de ahlâkî erdemlere dayandırdı. Sonra da önemli-önemsiz bütün ferdî ve sosyal hareketlere el attı. İnsanı ilgilendiren veya insanın ilgilendiği her şeyde İslâm'ın mutlaka ya adımı ya da ayak izi vardır. Buna göre az önce değinilen anlamda bir özgürlüğün İslâm'da yeri ve uygulama alanı yoktur.

Evet, İslâm'da özgürlük var. Bu özgürlük yüce Allah'tan başkasına kul olma bağımlılığından kurtuluş özgürlüğüdür. Bu ilke, gerçi bir tek cümleden ibarettir; fakat İslâm sistemini ve onun pratik uygulamasını derinliğine inceleyen bir araştırmacıya göre bu cümlenin anlamı geniştir. O pratik uygulama ki, İslâm insanları ona çağırmakta, onu toplumun fertlerinin ve zümrelerin hayatlarına yansıtmaktadır. İslâm'ın bu özelliğini inceleyen araştırıcı sonra bunu uygar toplumlarda gördüğü baskılarla, diktatörlüklerle ve tahakkümlerle karşılaştırmalıdır. Bu bas-kılar ve zorbalıklar o toplumların hem kendi fertleri ve zümreleri arasında, hem de güçlü ve zayıf milletler arasında hüküm sürmektedir.

İslâmî hükümler açısından yüce Allah'ın mubah saydığı temiz rı-zıklar ve hayatın ayrıcalıkları alanında gelişmeye ve kalkınmaya engel yoktur. Yalnız bu yararlanma ölçülü olmalı, ifrata ve tefrite kaçmamalıdır. Yüce Allah şöyle buyuruyor. "De ki: Allah'ın, kullarının yararına sunduğu güzellikleri ve temiz yiyecekleri kim haram ilân etti.?" (A'râf, 32) "Allah yeryüzündeki her şeyi sizin için yarattı." (Bakara, 29) "Allah, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütfu olmak üzere) size boyun eğdirmiştir." (Câsiye, 13)

"Dinde zorlama yoktur." (Bakara, 256) ayeti ile buna benzer ayetleri zorlamalı bir yoruma tâbi tutarak bunları İslâm'da inanç özgülüğünün varlığına delil göstermek isteyen araştırmacıların ve tefsircilerin tutumları şaşırtıcıdır.

Bu ayetin tefsiri ile ilgili incelemeyi Bakara suresinde yapmıştık. Orada söylediklerimize burada şunları eklemek istiyoruz: Daha önce vurguladığımız gibi bütün İslâmî kurallar tevhit ilkesine dayanır. Durum böyleyken İslâm, inanç özgürlüğünü nasıl meşru kabul edebilir? Bu açık bir çelişki olmaz mı? İslâm'da inanç özgürlüğünün olduğunu söylemek, uygar toplumlarda kanun hâkimiyeti özgürlüğünün olduğunu söylemekle aynı şeydir.

Başka bir ifade ile inanç, insan zihninde şekillenen tasdikî bir idrakin meydana gelmesidir. O insanın tercihine dayalı bir eylem değildir ki onunla ilgili olarak yasaklama, serbest bırakma, köleleştirme ve özgür bırakma söz konusu olsun. Yasaklamayı ve serbest bırakmayı kabul eden husus, inancın gerektirdiği davranışları yerine getirmektir. İnancın gerekleri insanları o inanca çağırmak, onların ona inanmasını sağlamak, o inançla ilgili kitap yazıp yayınlamak, savunulan inanca karşıt olan insanların benimsediği başka bir inancı ve eylemleri çürütmek gibi şeylerdir. İşte yasaklamayı ve serbestliği kabul eden hususlar bunlardır.

Bilindiği gibi bu hususlar, toplumda geçerli olan kanunun bir maddesine veya bu kanunun dayandığı bir temel ilkesine ters düşerse, o eylemin kanun tarafından yasaklanması kaçınılmaz olur. İslâm yasa koyma faaliyetinde tevhit dininden (Allah'ın birliği, nübüvvet ve ahiret günü inancı) başka bir temele dayanmaz. Bu temel Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Mecusilerin (yani bütün kitap ehlinin) üzerinde birleştikleri şeydir. Buna göre özgürlük, ancak yukarda örnekleri sayılan inançla ilgili eylemler için söz konusudur. Bunlar dışındaki özgürlük, dinin temelini yıkmaktan başka bir şey değildir. Evet, ortada başka bir özgürlük daha var. O da ilmî inceleme çerçevesi içinde inancı açıklamaktadır. Bu konuyu on dördüncü bölümde inceleyeceğiz.

10- İslâm Toplumunda Değişme ve Tekâmülün Yolu

Şöyle bir söz söylenebilir: İslâm sisteminin, mutlu hayatın bütün gereklerini topluca içeren bir sistem olduğunu, İslâm toplumunun mutlu ve imrenilecek bir toplum olduğunu kabul edelim. Fakat bu sistem geniş kapsamlılığı ve inanç özgürlüğüne yer vermemesi sebebi ile toplumun duraklamasını ve değişip gelişmeden mahrum kalmasını gerektirir. Bu da söylendiğine göre kâmil toplum için bir kusur, bir eksikliktir. Çünkü gelişme süreci, bir şeyde zıt güçlerin bulunmasını ve bu güçlerin karşılıklı ilişkide bulunmasına muhtaçtır. Bu karşılıklı ilişki sonucunda, kırma ve kırılma yolu ile yeni bir şey doğacak ve bu yeni doğan şey, karşılıklı etkileşim sonunda ortadan kalkacak doğurucu faktörlerin eksikliklerinden arınmış olacaktır. İslâm'ın zıtları ve eksiklikleri, özellikle karşıt inançları kökünden kaldırdığı farz edilirse, bu durum, onun oluşturduğu toplumun gelişme sürecinden mahrum kalmasını gerektirir.

Ben derim ki: Bu, eytişimsel maddeciliğin (diyalektik materyalizm teorisinin) ileri sürdüğü bir problemdir. Bu görüşte büyük bir yanılgı vardır. Çünkü insanla ilgili bilgiler ve inançlar iki kısımdır.

Bir kısmı değişmeye ve gelişmeye açıktır. Ki bunlar teknoloji ile ilgili bilimlerdir. Bu bilgiler hayatın maddî temellerini yükseltme ve insana isyan eden tabiata boyun eğdirme yolunda kullanılırlar. Matematik, fizik ve diğer pozitif bilimler gibi. Bu ilimler, teknolojiler ve bu kategoriye giren bilgiler, eksiklikten kemale doğru değiştikçe bu durum, bu gelişmeye bağlı olarak sosyal hayatın değişmesini gerektirir.

İlimlerin ve inançların başka bir kısmı var ki, başka bir anlamda tekâmül etmeyi kabul etmekle birlikte değişmeye kapalıdır. Bunlar hayatın başlangıcı, ahiret, mutluluk, bedbahtlık gibi konular hakkında kesin, değişmez, başkalaşmaz sabit hükümler için genel ilâhiyat bilgileridir. Ama bu bilgiler incelik ve derinlik kazanma anlamında gelişmeyi ve tekâmülü kabul ederler. Bu bilgiler toplumları ve hayat tarzlarını sadece genel şekilde etkilerler. Bu bilgilerin değişmemesi, aynı durumu hep koruması, toplumların gelişme sürecinin durağan olmasını gerektirmez. Gözlemlerimiz bunun böyle olduğunu ispat eder. Bizim birçok genel ve aynı durumu koruyan görüşlerimiz vardır. Fakat bu görüşlerimizin varlığı yüzünden toplumumuz gelişme çizgisinde duraklamaya uğramıyor. Bu görüşlerimizin bazı örnekleri şunlardır:

İnsan hayatını devam ettirebilmek için çalışmaya yönelmelidir. Çalışmada insana yönelik bir fayda olması gerekir. İnsanlar toplu hâlde yaşamalıdır. Kâinat bir vehim değil, gerçek bir varlıktır. İnsan kâinatın bir parçasıdır. İnsan yeryüzü âleminin bir parçasıdır. İnsan vücudunda organlar, sistemler ve güçler vardır. Bunlar ve bunlara benzer değişmez görüş ve bilgilerimiz vardır. Fakat bunların değişmez ve durağan olmaları, toplumların yerlerinde saymalarını, duraklamalarını gerektirmiyor.

Şu söz de bu kategoriye girer: Kâinatın bir tek ilâhı vardır. O, nübüvvet aracılığı ile insanlar için bütün mutluluk yollarını kapsamına alan bir şeriat ortaya koydu. O, bütün insanları bir gün bir araya toplayıp onlara amellerinin karşılığını verecektir. İşte İslâm'ın toplumunu üzerine kurduğu ve korunmasına büyük özen gösterdiği yegane söz budur. Bilinen bir şeydir ki, bu sözün sabit olup olmadığına ilişkin tartışmak veya onun hakkında başka bir görüş ortaya atmak, birçok kez açıklandığı üzere toplumu sadece çöküntüye götürür. İşte tabiat ötesine ilişkin bütün değişmez gerçeklerin durumu budur. Bunları inkâr etmek, toplumu sadece çöküşe ve yozlaşmaya mahkum eder.

Kısacası, insan toplumu gelişme sürecinde günden güne tabii imkânlardan yararlanma yolunda değişmeye ve tekâmüle muhtaçtır. Bu ancak sürekli teknolojik araştırmalarla ve devamlı bilime uygun çalışmalarla gerçekleşebilir. İslâm bu doğrultudaki hiçbir gayreti engellemez.

Monarşi, demokrasi ve komünizm gibi toplumların yönetim biçimlerinin ve toplumsal geleneklerin değişmesine gelince; bu, toplumun eksiklikten olgunluğa doğru ilerlemesinden değil; sadece bu sistemlerin insanın toplumsal kemalini gerçekleştirmede yetersiz ve eksik olmaları bakımından kaçınılmaz olmuştur. Çünkü bu sistemler arasında varolabilecek olan fark, eksik ile kâmil arasındaki fark değil, yanlış ile doğru arasındaki farktır.

Şöyle düşünelim: Toplumsal sistem insanın fıtratının arzusu olan sosyal adalet uyarınca istikrar bulmuş; insanlar faydalı ilimle ve salih amelle beslenen bir eğitimin koruyucu şemsiyesi altına alınmış; bunun arkasından sevinç ve coşku içinde ilim ve amel merdiveninin basamaklarında mutluluğa doğru yükselmeye başlamışlar; sürekli gelişiyorlar; mutluluklarını pekiştirip alanını durmadan geliştiriyorlar; böyle insanların toplumsal sistemlerini değiştirmeye, olduğundan başka bir biçime dönüştürmeye ne ihtiyaçları olabilir? İnsanın her alanda sırf değişmiş olmak için değişmesi, bu değişimin hiç gereksiz olmayan alanlarda bile inatla gerçekleştirilmesi, akıl ve basiret sahibi bir insanın vereceği bir hüküm olamaz.

Eğer desen ki: İnançlar ve genel ahlâk gibi değişmeye ihtiyacı olmadığını söylediğin bütün kurumların değişmeye uğramaları kaçınılmazdır. Çünkü bunların hepsi sosyal şartların değişmesi, çevrelerin farklılığı ve zamanın geçmesi sebebi ile değişir. Yeni insanın, eski insanın düşüncelerinden farklı düşüncelere sahip olduğunu inkâr etmek caiz değildir.

Bunun yanı sıra insanın düşünce tarzı, yaşadığı yörelerin değişmesine bağlı olarak da değişir. Meselâ ekvator bölgelerinde, kutuplarda ve mutedil iklimlerin egemen olduğu yerlerde yaşayan insanlar farklı düşünce tarzlarına sahip olurlar. Yine insanın hayat şartlarının farklılığı da düşünce tarzında farklılığa yol açar. Meselâ hizmetçi ile efendinin, köylü ile şehirlinin, varlıklı ile yoksulun, fakir ile zenginin düşünce tarzı bir değildir. Demek ki, zaman aşımı ve etkenlerin değişmesi sonucu, hangi alanda olurlarsa olsunlar bütün fikir ve görüşler değişme ve farklılık gösterirler.

Ben derim ki: Bu problem, insanla ilgili ilimlerin ve görüşlerin göreceli teorisine dayanır. Bu nazariyenin kaçınılmaz sonucuna göre hak, batıl, hayır, şer göreceli ve nispî kavramlardır. Hayatın başlangıcına ve sonuna ilişkin genel ve nazari bilgiler, bunların yanı sıra toplu-mun insan için yararlı olduğuna, adaletin iyi olduğuna (olaylara uygulanması bakımından değil de genel bir hüküm olarak) ilişkin hükümler gibi uygulamaya dönük genel görüşler zamanların, şartların ve durumların değişmesi ile değişen nispî hükümlerdir. Daha önce bu nazariyeyi ele aldığımızda genelliği açısından dayanaksız ve asılsız olduğunu açıklamıştık. Orada anlattıklarımızın özeti şuydu: Bu nazariye genel nazarî hükümler ile bir kısım pratiğe dönük genel görüşleri kapsamaz.

Bu nazariyenin genel geçerli sayılmasının dayanaksız olduğunu ispatlamak için şu kadarını söylemek yeterlidir. Eğer bu nazariye doğru olsa (yani bu nazariye, mutlak ve değişmez tümel bir önerme olsa) nispî olmayan mutlak bir önermenin var olduğu sabit olur ki, o da bu nazariyenin kendisidir. Eğer bu nazariye genel ve mutlak olmayıp cüz'î bir önerme olursa, zorunlu olarak mutlak bir tümel önermenin varlığı sabit olmuş olur. Demek ki, her iki durumda da bu nazariyenin genel geçerliliği asılsızdır. Başka bir ifade ile eğer "Her görüşün ve inancın günün birinde değişmesi gerekir" hükmü doğru ise, bu görüşün kendisinin günün birinde değişmesi gerekir. Yani bazı inançların hiçbir zaman değişmez olması gerekir. Bu noktanın iyi anlaşılması gerekir.

11- İslâm Kanunları Bugünkü Hayatı Mutlu Edebilir mi?

Kimi zaman şöyle deniyor: İslâm, Kur'an'ın indiği çağda varolan insanla ilgili bütün meseleleri ele aldığı için, onun o çağın toplumunu gerçek mutluluğa ve o günkü insanları bütün özlemlerine kavuşturmaya yeterli olduğunu kabul edelim. Fakat zamanın geçmesi ile insan hayatının yolları değişti. Bugünkü uygarlığın kültürel ve sanayi hayatı, on dört yüzyıl öncesinin doğal ve ilkel araçları ile sınırlı basit hayatına benzemez.

İnsan uzun ve yorucu çalışmaları sonucunda öyle bir uygar tekâmül ve gelişme düzeyine ulaştı ki, eğer bu gelişmişlik düzeyi bir kaç yüzyıl öncesinin seviyesi ile karşılaştırılırsa bu, iki benzemez türün birbiri ile karşılaştırılması gibi olur. O çağdaki hayatı düzenlemek için konan kanunlar, bugün karmaşık ve ileri düzeydeki hayatın ihtiyaçlarını nasıl karşılayabilir? Bu hayat düzeylerinden biri nasıl öbürünün yüklerini taşıyabilir?

Cevabım şudur: Söz konusu iki çağ arasında meydana gelen hayat biçimi farklılığı, hayatın genel hususları ile ilgili değildir. Bu farklılık örnekler ve uygular açısından geçerlidir. Başka bir ifade ile insan, besleneceği gıdaya, giyilecek elbiseye, barınacağı ve içinde oturacağı bir eve, kendisini ve yüklerini taşıyacak, bir yerden başka bir yere ulaştıracak araçlara, fertleri arasında yaşayacağı bir topluma, soy artışını sağlayacak ilişkilere; ticari, sinai, iş-işçi ve benzeri münasebetlere muhtaçtır. Bunlar değişmez genel ihtiyaçlardır. İnsan bu fıtratın, bu bünyenin sahibi oldukça ve bu insanî hayatı varoldukça, ihtiyaçlar aynı kalacaktır. İlk insan ile bu günkü insan bu ihtiyaçlar açısından eşit düzeydedir.

Söz konusu iki çağ arasındaki farklılık, insanın maddî ihtiyaçlarını gidermek için yararlandığı araç örnekleri, farkına vardığı ihtiyaç örnekleri ve bu ihtiyaçları giderme araçları bakımındandır.

Meselâ ilk insan bulabildiği meyvelerle, bitkilerle ve av etleri ile basit ve sade biçimde besleniyordu. Bugün ise keşifleri ve orijinal buluşları sayesinde bu ilkel maddelerden binlerce çeşit yiyecek ve içecek hazırlıyor. Bu yiyecek ve içecek çeşitleri tabiatına faydalı olan birçok özelliklere, göz zevkini okşayan değişik renklere, tat alma duygusunun hoşlandığı çeşitli tatlara, dokunmada yararlık sağlayan çeşitli biçimlere, sayılması zor başka birçok niteliklere ve hâllere sahiptirler. Birinci guruptaki yiyecekler ile ikinci guruptaki yiyecekler arasında müthiş fark vardır. Ama bu müthiş farklılık, onların hepsinin insanın açlığını gidermek ve istek ateşini söndürmek için yararlandığı gıdalar olmalarına yönelik bir farklılık değildir.

İnsanın söz konusu dönemlerin ilkinde taşıdıkları genel inançlar nasıl bu dönemin bir yüzyıldan öbür yüzyıla değişmesi ile değişmeyip ilk dönemdeki öbürüne uyarlandı ise, İslâm'da fıtratın çağrısı ve mutluluğun isteği uyarınca ortaya konan genel kanunlar da ortadan kalkmaz. Bir aracın yerine başka bir aracın geçmesi, bu genel kanunların değişmesi için gerekçe olamaz.

Fıtratın özü ile uyum korundukça, bu konuda bir değişme ve sapma olmadıkça, genel İslâmî kanunlar için değişme söz konusu olamaz. Fakat eğer kanunlar ile fıtratın özü arasında bağdaşmazlık olursa, İslâm sistemi bu kanunlara uymaz. Bunların eski çağda veya yeni çağda olmaları bu bakımdan fark etmez.

Bir de zaman zaman meydana gelen ve doğal olarak hızla değişen güncel olaylara ilişkin cüz'î hükümler vardır. Maliye, savunmaya ilişkin güvenlik, ulaşım ve haberleşmeyi kolaylaştırma yolları, belediye hizmetlerine ilişkin düzenlemeler ve bunlara benzer hükümler gibi. Bunlar devlet yetkilisinin ve hükümeti elinde bulunduran kimsenin inisiyatifine bırakılmıştır.

Devlet yetkilisi yetki alanı içinde bir aile reisi konumundadır. Devlet yetkilisi, bir aile reisinin evinde tasarrufta bulunabildiği gibi, bu konularda karar verip kararını yürütmekle yetkilidir. Buna göre devlet yetkilisi (veliyy-i emr) toplumun içindeki ve dışındaki savaşa, barışa, maliyeye ve maliye dışı alanlara ilişkin toplumsal meselelerde toplumun yararını gözeterek ve Müslümanlarla istişare ettikten sonra karar verebilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Yapacağın iş hakkında onların görüşlerini al. Ama karar verince artık Allah'a dayan." (Âl-i İmrân, 159) Bütün bunlar kamu işleri hakkındadır.

Bunlar sürekli biçimde biri ortaya çıkarken öbürü kaybolan, çıkarların ve sebeplerin değişmesi ile değişen cüz'î (ayrıntılara ilişkin) hükümler ve kararlardır. Bunlar Kur'an'ın ve sünnetin kapsadığı ve yürürlükten kalkmalarına imkân olmayan ilâhî hükümlerden başkadır. Bu konuyu yeri gelince ayrıntılı biçimde anlatacağız.

12- İslâm Toplumunun Önderi ve Tutumu

İslâm toplumunun önderliği (velayet-i emri) Peygamberimizin uhdesine bırakılmıştır. Kur'an-ı Kerim açık bir dille ona itaat etmenin, direktiflerine uymanın farz olduğunu bildirmiştir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin." (Teğâbun, 12) "Biz sana bu hak içerikli kitabı indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın gösterdiği gibi hüküm veresin." (Nisâ, 105) "Peygamber, müminler için kendilerinden daha önde gelir." (Ahzâb, 6) "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki; Allah sizi sevsin." (Âl-i İmrân, 31) Kur'an'da bunlar gibi çok sayıda ayet var. Bu ayetler Peygamberimizin İslâm toplumuna yönelik velayetinin ya bazı ya da bütün yönlerini içerir.

Bu konuda araştırmacının gayesini tatmin edecek yöntem, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) hayatını inceleyip doyurucu miktarda nazarî bilgi almak, arkasından ahlâk, ibadet, muamelât, siyaset, diğer, ilişkiler ve uygulamalar alanlarında inen ayetlerin tümüne başvurmaktır. İlâhî vahyin zevkinden süzerek elde edilen bu delil, bir iki cümlelik sözlerde bulunmayacak derecede yeterli dile ve tatmin edici açıklamaya sahiptir.

Burada araştırmacının özen göstereceği bir başka ince nokta vardır ki, o da şudur: İbadetleri yapmayı, cihat emrini yerine getirmeyi, hadleri ve kısasları uygulamayı ve diğer İslâm hükümlerini içeren ayetlerin çoğunda hitap bütün müminlere yöneltilmektedir, sadece Peygamberimize hitap edilmemektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Namazı ayakta tutun." (Nisâ, 77) "Allah yolunda infak edin." (Bakara, 195) "Oruç tutmak üzerinize farz kılındı." (Bakara, 183) "Sizden; hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk olsun." (Âl-i İmrân, 104) "Allah yolunda cihad edin." (Mâide, 35) "Allah için gerektiği gibi cihad edin." (Hac,78) "Zina eden erkek ve kadının her birine yüz kırbaç vurun." (Nûr, 2) "Hırsızlık eden erkeğin ve kadının ellerini kesin." (Mâide, 38) "Kısasta sizin için hayat vardır." (Bakara, 179) "Şahitliği, Allah için yapın." (Talâk, 2) "Ve topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın." (Âl-i İmrân, 103) "Dinin gereklerini yerine getirin ve onun hakkında ayrılığa düşmeyin." (Şûrâ, 13) "Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce daha nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi eğer o ölür ya da öldürülürse, topuklarınız üzerinde geri mi döneceksiniz? Kim iki topuğu üzerinde geri dönerse, Allah'a hiçbir zarar vermeyecektir. Şükredenleri ise Allah ödüllendirecektir." (Âl-i İmrân, 144) Bu konuda bunların dışında daha birçok ayet vardır.

Bu ayetlerin hepsinden çıkan sonuç şudur: Bu din Allah'ın insanlara yüklediği toplumsal bir boyadır. O, kulların kâfir olmalarına razı değildir. Dinin gereklerinin yerine getirilmesi, insanların tümünün gerçekleştireceği bir görevdir. O hâlde toplumun işleri, toplumu oluşturan insanların omuzlarındadır.

Bu konuda bazı fertlerin diğerlerine göre ayrıcalığı ve özelliği yoktur. Peygamber ile başkaları bu konuda eşittir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ben, erkek olsun, kadın olsun, içinizden çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmam." (Âl-i İmrân, 195) Bu ayetin kayıtsız-şartsız ifadesi gösteriyor ki, İslâm toplumunun unsurlarının toplumlarının kendisi üzerindeki etkisi hem teşriî, hem de tekvinî açıdan O'nun tarafından göz önünde tutuluyor ve O bu etkiyi boşa çıkarmıyor. Yüce Allah başka bir ayette de şöyle buyuruyor: "Allah, yeryüzünü dilediği kullarına miras bırakır. İyi son, (günahlardan) sakınanlar içindir." (A'râf, 128)

Evet; Peygamberin (s.a.a) omuzlarında dine çağrı, yol gösterme ve eğitme görevleri vardır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Peygamber onlara Allah'ın ayetlerini okur, onları kötülüklerden arındırır, onlara Kitabı ve hikmeti öğretir." (Cum'a, 2) Resulullah (s.a.a), ümmetin işlerini yürütmek, dünyada ve ahirette önderliklerini üstlenmek ve hayatta oldukça onlara liderlik yapmak için Allah tarafından belirlenmiştir.

Fakat burada araştırmacılar tarafından göz ardı edilmemesi gereken nokta şudur: Bu yol, Allah'ın malını taht sahibi sultanın haracı sayan, Allah'ın kullarını onun köleleri kabul eden, köleleri saydığı Allah'ın kullarına dilediği gibi davranan, onlar üzerinde istediği gibi hükmeden saltanat egemenliği yolundan başka bir yoldur. Yine bu yol, maddî yararlanma esasına dayanan demokratik veya antidemokratik bir toplumsal yöntem de değildir. Bunlar ile İslâm arasında benzeşmeye, aralarında özdeşlik kurulmasına engel, açık ayrılıklar vardır.

Bu farklılıkların en önemlilerinden biri şudur: Söz konusu toplumlar maddî çıkar esası üzerine kuruldukları için istihdam ve sömürme ruhu iliklerine işlemiştir. Bu da insan tahakkümü sistemini doğurur. Bu sistemde her şey insanın iradesine ve keyfî davranışlarına bağlanmıştır. Hatta insanın kendisi bile başka bir insanın iradesi altındadır. Egemen insanın diğer insana el atması, istediği gibi onu eli altına alması ve ondan beklediği her şeyi elde etmesi mubah sayılır.

Bu, geçmiş yüz yıllardaki keyfî monarşi yönetimidir. Ki bugün uygar toplum kılığında ortaya çıktı. Bu durumu güçlü milletlerin zayıf milletlere yaptıkları zulümlerde ve haksızlıklarda görüp durduğumuz gibi, onların tarih tarafından kaydedilen kötülükleri ile ilgili hatıralarımızla da sabittir.

Geçmiş yüzyılların bir firavunu, bir Kayseri veya bir Kisrâsı (bir imparatoru) baskılarla, entrikalarla zayıflar üzerinde meramını, istediği ve arzu ettiği gibi yürütürdü. Sonra da eğer canı mazeret beyan etmek isterse bütün bu yaptıklarının saltanatın gereği olduğu, ülke yarına olduğu, devletin temelini güçlendirmek için yapıldığı mazeretine sığınırdı. Yaptıklarının onun dehasının ve üstün kişi oluşunun hakkı olduğuna inanırdı. Kılıcını bu sözde hakkının delili olarak gösterirdi.

Bu günde eğer güçlü milletler ile zayıf milletler arasındaki siyasî ilişkileri derinliğine incelersen, tarihin ve tarihî olayların geri geldiğini ve gözlerimiz önünde tekrarlandığını görürsün. Yalnız geçmişteki tek adama dayalı biçim, şimdilik toplumsal biçim ile yer değiştirdi. Ama ruh aynı ruh, keyfî arzu aynı keyfî arzudur. Oysa İslâm'a gelince, onun yolu bu keyfî arzulardan uzaktır. Onun delili, Peygamberimizin fetihlerindeki ve anlaşmalarındaki uygulamalarıdır.

İslâm dışı toplumların yöntemleri ile İslâm yöntemi arasındaki başlıca farklardan bir başkası da şudur: İnsanlık tarihi boyunca görüldüğü ve belgelendiği üzere toplumların kesimleri arasında, sonu fertler arası kargaşaya varan ayrıcalıklar mutlaka vardır. Toplum kesimleri arasındaki servet, mevki, makam ayrıcalıkları sonuçta toplumlarda kargaşa belirmesini kaçınılmaz kılar. Fakat İslâm toplumunun kesimleri arasında benzeşme vardır. Birbirleri arasında öncelik, üstünlük, övünme ve seçkinlik yoktur. İnsanın mayasının isteği ve vazgeçilmez arzusu olan farklılık, sadece takvadadır ve bunun belirleyicisi insanlar değil, Allah'tır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey insanlar, biz sizi bir erkek ile bir kadından yarattık. Sizi milletlere ve halklara ayırdık ki, tanışasınız. Allah katında en üstün olanınız, kötülüklerden en çok sakınanınızdır." (Hucurât, 13) "İyiliklerde birbiriniz ile yarışın." (Bakara, 148)

Buna göre İslâm'da yöneten ile yönetilen, amir ile memur, reis ile reisin emri altındakiler, özgür insan ile köle, erkek ile kadın, zengin ile fakir, büyük ile küçük eşit konumdadır. Dinî kanunların haklarında yürütülmesi ve sosyal olaylarda aralarında sınıf farklılıklarının olmaması açısından bu saydıklarımızın hepsi birdir. Peygamberimizin uygulamaları bunun delilidir. Selâm ve övgü bu uygulamayı yapanın üzerine olsun.

Bu önemli farklardan biri de şudur: İslâm'da yürütme gücü, toplumda ayrıcalıklı ve seçkin bir zümrenin tekelinde değildir. Tersine bu güç toplumun bütün fertlerine yaygındır. Buna göre herkes hayra çağırmakla, iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla yükümlüdür. İslâm toplumunun yöntemi ile diğer toplumların yöntemleri arasında daha birçok farklılıklar vardır ki, bunlar dikkatli araştırıcıların gözünden kaçmaz.

Bunların hepsi Peygamberimizin hayatında böyle idi. Peygamberimizden sonra toplum yönetiminde iki görüş belirdi. Müslümanların çoğunluğu toplumda bir halifenin Müslümanlar tarafından seçilmesi yöntemini benimserken, Şiî Müslümanlar halifenin Allah ve Peygamber tarafından nasla belirlendiğini, bu halifelerin kelâm kitaplarında ayrıntılı biçimde anlatıldığı üzere on iki İmam olduğu görüşünü savunmuşlardır.

Fakat bu görüş ayrılıkları bir yana, Peygamberimizden (s.a.a) ve zamanımızda olduğu gibi Hz. Mehdi'nin gaybetinden sonra İslâm hükümetinin işi Müslümanlara bırakıldığı tartışmasızdır. Kur'an'dan bu konuda çıkan sonuca göre toplumun önderini Peygamberimizin uygulamaları uyarınca belirleme yetkisi Müslümanların elindedir. Bu da krallık veya imparatorluk değil, imamlık sistemidir. Belirlenen önderin Müslümanlara yönelik uygulamaları şöyle olmalıdır:

Hükümleri değiştirmeksizin korumak. Temel hükümler dışında, daha önce belirtildiği gibi, güncel ve yerel olaylarda istişare ilkesini benimsemek. Bu konudaki delil, "Sizin için Peygamberde uyulacak güzel bir örnek vardır." (Ahzâb, 21) ayetinin yanı sıra, daha önce değindiğimiz Peygamberimizin önderliğini vurgulayan ayetlerin bütünüdür.

      13- İslâm Devletinin Sınırı İtibarî ve Coğrafi Sınırlarla Değil, İnançla Belirlenir

İslâm, ırk esasına dayalı bölünmenin toplumun oluşumunda etkili olması düşüncesini ortadan kaldırdı. Bu bölünmenin temel faktörleri bedevilik, kabile ve oymak biçimindeki hayat veya yaşanan bölgenin, yurdun farklılığıdır. Bu iki faktör yani bedevilik ile yaşanan yerlerin farklılığı, sıcak iklim, soğuk iklim, çorak arazı, verimli toprak gibi doğal sebeplerin ikinci derecede etkili olmaları yanında insan türünün halklara, kabilelere ayrılmasının, dillerinin ve renklerinin değişik olmasının iki temel faktörüdür. Bu konu yerinde açıklanmıştır.

Sonra bu iki faktör her kavmin yeryüzünün bir parçasını sahiplenmesine yol açtı. Bu sahiplenme kavimlerin hayata ilişkin çalışmalarına, güçlerine ve şiddetlerine göre gerçekleşti. Kavimler bu yeryüzü parçasını kendilerine tahsis ederek onu yurt diye adlandırdılar. Kavimler bu toprak parçası üzerinde yaşamaya alıştılar ve onu bütün güçleri ile başkalarına karşı savunuyorlar.

Gerçi kavimleri bu duruma iten faktör, fıtratın giderilmesini istediği birtakım doğal ihtiyaçlardır. Yalnız bu bölünmede, insan türünün tek toplum hâlinde yaşama isteği biçimindeki fıtrî arzu ile çelişen bir özellik vardır. Tabiat dağınık güçlerin bir araya gelmesini, uyuşmalarını, birikerek ve birleşerek güçlenmelerini ister. Bu kaçınılmazdır. Tabiat, bunu arzuladığı faydalı gayeye tam ve elverişli biçimde ermek için ister. Bu kural, maddenin temel hâlinde görülür. Madde element hâlinden... bitkiye, daha sonra bitkiden canlıya ve sonra canlıdan insana geçiyor.

Oysa yurtlar bazındaki bölünmeler, milletleri, diğer yurtlarda yaşayan toplumlardan ayrılma esası üzerinde birleşmeye sevk eder. O zaman herhangi bir yurt üzerinde yaşayan toplum, diğer yurtlarda yaşayan birimlerden ruh ve bedende ayrılmış bir toplumsal birime dönüşür. Böylece insanlık birleşmeden ve bir araya gelme idealinden uzaklaşarak, parçalanmanın ve dağınıklığın aslında kaçındığı sıkıntılarına katlanmak zorunda kalır.

Ortaya yeni çıkan bir toplum birimi, ortada olan diğer toplum birimlerine karşı insanın diğer doğal nesnelere davrandığı gibi davranır. Yani o insan birimlerini istihdam eder, sömürür. Dünyanın başlangıcından bugüne dek asırlar boyu edinilen tecrübeler bunun şahididir. Daha önceki incelemeler sırasında aktardığımız ayetler, bu konuyu Kur'an'dan yeteri derecede yararlanmamızı sağlayacak düzeydedir.

İşte İslâm'ın bu ayrılıkları, dağılmaları ve farklılaşmaları ortadan kaldırmasının sebebi budur. İslâm aynı gerekçe ile toplumu tâbiiyet, ırk ve yurt temeli üzerine değil, inanç temeli üzerine kurmuştur. Hatta yararlanmayı beraberinde getiren evlilikte ve miras almada göz önünde bulundurulan akrabalıkta bile inanç bağı esas kabul edilmiştir. Bu iki alandaki temel gerekçe, hane ve yurt birliği değil, tevhit inancı ortaklığıdır.

Bunun en güzel örneklerinden birini bu dinin yasal sistemini incelerken görürüz. Bu din hiçbir durumda yasalarda bu ilkesini göz ardı etmiş değildir. İslâm toplumu, yerine getirmekle ve ayrılığa düşmemekle yükümlü olduğu gibi, baskı altında ve mağlup durumda olduğu dönemlerde de elinden geldiği kadar bu dini ihya etmekle ve onun sözünü yüceltmekle yükümlüdür. Bu ölçüye göre tek bir Müslüman bile bu ilkeyi benimseyip elinden geldiği kadar gereklerini yerine getirmekle yükümlüdür. Elinden gelen şey, sadece inançlara kalpten bağlanmaktan ve üzerine farz olan amellere işaret etmekten ibaret olsa, bu görevi yerine getirmekle mükelleftir.

Bundan da anlaşılıyor ki, İslâm toplumu öyle bir model oluşturmuş ki, bu modelin egemenlik, bağımlılık, galibiyet, mağlubiyet, gelişmişlik, geri kalmışlık, meydana çıkma, gizli kalma, güçlülük ve zayıflık gibi durumların ve farazi konumların hepsinde yaşaması mümkündür. Kur'an'ın özellikle takıyye konusundaki ayetleri bunun delilidir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kalbi iman ile dolu olduğu hâlde inkârcılığa zorlanan kimse müstesna olmak üzere kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse... Onların üzerine Allah'tan bir gazap vardır..." (Nahl, 106) "Ancak onlardan (kâfirlerden) korunma gayesiyle sakınmanız başka..." (Âl-i İmrân, 28) "Gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun." (Teğâbun, 16) "Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün." (Âl-i İmrân, 102)

14- İslâm'ın Her Yönüyle Toplumsal Oluşu

Daha önce belirttiğimiz gibi "...topluca sebat gösterin; sürekli (ilişki içinde ve) hazırlıklı olun ve Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz." (Âl-i İmrân, 200) ayeti ve Kur'an'daki daha birçok ayet bunun delilidir.

İslâm'da sistemler ve hükümler gibi ancak toplum hâlinde gerçekleştirilmesi mümkün olan bütün alanlarda toplumsallık gözetilmiş ve esas alınmıştır. Bu gözetilmede bu alanların her birine uygun düşen toplum türü, o alan için mümkün olan ve amaca erdiren emirler ve teşvikler kullanılmıştır. Araştırmacının bu konuya ilişkin araştırmalarında şu iki yönü birlikte göz önünde bulundurması gerekir:

Birinci yön; hükümlerde gördüğümüz farklılıklardır. Meselâ şeriat koyucu, cihat konusunda savunmada başarı sağlayacak düzeyde olan bir kanunî düzenlemeyi ve direkt olarak toplumsal vazifelendirmeyi benimsemiştir. Bu bir tür hükümdür. Yine şeriat koyucu, gücü yetenler ve mazereti olmayanlar için oruç tutmayı ve hacca gitmeyi farz kıldı. Bunun gerekli sonucu insanların oruçta ve hacda birlik meydana getirmeleridir.

Bu birlik, Ramazan ve Kurban bayramları ile bu bayramlarda kılınması yasalaştırılan bayram namazları ile tamamlandı. Bunların yanı sıra bulûğ çağına eren mükellefin her birine günlük namazlar farz kılındı, ama bu namazların cemaatle kılınmaları farz kılınmadı. Fakat bu boşluk, aralarında dört fersahlık bir mesafe bulunan haftada bir kılınacak Cuma namazlarında cemaat oluşturmanın şart koşulması ile dolduruldu. Bu da başka bir hükümdür.

İkinci yön de şudur: Şeriat koyucu, az önce anlattığımız gibi, bazı konularda toplu hâlde olmayı doğrudan doğruya farz kıldı. Fakat doğrudan doğruya cemaat olmayı farz kılmadığı bazı konularda cemaatleşmeyi ısrarla tavsiye etti. Meselâ farz namazları cemaatle kılmak gibi. Farz namazları cemaatle kılmak, aslında müstehap bir sünnettir. Fakat müstehap olan bu uygulama üzerinde sünnet gerçekleşmiş ve cemaatla kılınması bir sünnet hâline gelmiştir. İnsanların da bütün sünnetleri uygulamaları gerekir.[17]  

Peygamberimiz (s.a.a) cemaatle namaz kılmaya katılmayan bir gurup hakkında şöyle buyurdu: "Mescitte namaz kılmayı terk eden bir gurup hakkında nerede ise şöyle bir emri vereceğiz. Evlerinin önüne odun yığılsın, bu odunlar tutuşturulsun da evleri ateşe verilsin." Peygamberimizin bütün sünnetlerinde izlenecek yol budur. Müslümanların hangi vesile ile mümkün olursa ve ne pahasına olursa olsun, onun sünnetlerine özen göstermeleri gerekir.

Bunlar Kur'an ve sünnete dayalı içtihat yolu ile incelenecek konulardır. Bunları açıklamak İslâm fıkhının yetkisindedir.

İslâm'ın insanları benimsemeye çağırdığı ibadete, muamelâta ve siyasete ilişkin davranışlar, iyi ahlâk ve temel bilgiler alanlarında topluma açık olmayı gözettiği gerçeği aydınlığa kavuştuktan sonra burada incelemeyi başka bir yöne çevirmek gerekir ki, İslâm temel bilgilerinin tümünde bile toplumsal bir dindir.

İslâm'ın insanları fıtrat dinine çağırırken bu çağrısını, bu dinin şüphe edilmez bir açık gerçek olduğu tezine dayandırdığını görürüz. Bunu belirten Kur'an ayetleri çoktur ve burada aktarılmalarına gerek yoktur. Bu yaklaşım, değişik idraklere yönelik ilk uzlaşma ve yakınlık kurma adımıdır. Çünkü idrakler, farklılıklarına, ahlâk ve içgüdü kayıtlarına bağımlı olmalarına rağmen "hakka uymak gerekir" ilkesini benimsemekte ihtilâflı değildirler.

Sonra görüyoruz ki, İslâm herhangi bir konuda aydınlatıcı bilgi edememiş, delilleri açık bir şekilde algılayamamış kişileri, bu deliller kulaklarına gelmiş olsa bile, mazur sayıyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Böylece helâk olan bile bile helâk olsun. Hayatta kalan da bile bile hayatta kalsın." (Enfâl, 42) "Yalnız ve çaresiz kalan, hiçbir çıkar bulamayan, ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar bu hükmün dışındadırlar. Böylelerini Allah'ın affetmesi umulur. Hiç şüphesiz Allah affedici ve mağfiret edecidir." (Nisâ, 98-99) Ayetin mutlaklığına ve "çaresiz kalan, hiçbir çıkar yol bulamayan" ifadesinin konumuna dikkat et. Bu yaklaşım, kendini düşünmeye yetkili, incelemeye ve irdelemeye yetenekli gören her düşünen kimseye, din bilgileri ile ilgili konularda düşünme, onları anlamakta derinleşme ve haklarında görüş sahibi olma konusunda tam bir özgürlük tanımaktadır. Üstelik Kur'an ayetleri düşünmeye, kafayı çalıştırmaya, hatırlatmaya ve öğüt almaya yönelik teşviklerle, özendirmelerle doludur.

Zihinsel ve dış kaynaklı faktörlerin tasavvur, tasdik, sonuca varma ve hüküm verme bakımından kavrama yetenekleri üzerinde etkili olduk-ları bilinen bir gerçektir. Daha önce belirtildiği gibi, bu da İslâm toplumunun dayanağını oluşturan esaslara ulaşmada farklılıklara yol açar.

Yalnız psikolojinin, ahlâk biliminin ve sosyolojinin verilerine göre, iki insan arasındaki anlayış ve kavrayış farkı şu faktörlerden birine dayanır:

a) Ya kişi nefsanî ahlâk ve erdemli ve düşük melekelerden oluşan iç nitelikler bakımından farklıdır. Bu durum, zihni etkileyen farklı yetenekler açısından insanla ilgili bilgiler ve marifetler konusunda büyük etkiye sahiptir. İnsaflı insanın idraki ile zihninde oluşturduğu hüküm, inatçı ve katı bir insanın idraki ve hükmü gibi değildir. Ilımlı ve bilgi karşısında ağır başlı bir insanın sonuca varması, aceleci, bağnaz, havalı, her kafadan çıkan sese kanan fevri ve nereye varmak istediğini, ne elde etmek istediğini bilmeyen kaypak bir insanın sonuca varması gibi olmaz.

Dinî terbiye bu farklılığı gidermeye yeterlidir. Çünkü bu terbiye dinin temellerini oluşturan bilgilerle ve kültürle uyumlu olacak şekilde ve bu temel bilgilerle bağdaşacak ahlâkî erdemleri meydana getirecek nitelikte ortaya konmuştur. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Dediler ki, ey kavmimiz! Biz Musa'dan sonra onun elindekini doğrulayıcı olarak inen, hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik." (Ahkaf, 30) "Allah, rızası peşinde koşanları bu kitap sayesinde selâmet yollarına iletir. Onları, kendi izni ile, karanlıklardan aydınlığa çıkarır, doğru yola iletir." (Mâide, 16) "Uğrumuzda cihad edenleri kesinlikle bize ulaştıracak yollara iletiriz. Allah iyi işler yapanlar ile beraberdir." (Ankebut, 69) Bu ayetlerin yukarda söylediklerimize tatbik ettiği açıktır.

b) İnsanlar arasındaki anlayış farkları, farklı davranışlardan da kaynaklanabilir. Çünkü günahlar, çeşitli insanî hevesler ve bu kategoriye giren çeşitli kışkırtılmalar ve vesveseler insana, özellikle de sıradan saf insana bozuk düşünceler telkin eder, onun zihnini şüphe sızmalarına ve batıl görüşlerin istilâsına hazır hâle getirir. O zaman anlayışlar farklılaşır ve hakka uymaktan sapar.

İslâm bunun için de yeterli çare getirdi: Bir defa topluma sürekli olarak dine çağrı yapmayı emretti. İkinci önlem olarak bütün toplumu iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla yükümlü tuttu. Üçüncü tedbir olarak da zihinlerinde hastalık ve şüphe olanlardan uzak durmayı emretti. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sizden; hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk olsun." (Âl-i İmrân, 104) İyiliğe çağırmak, telkin ve hatırlatma yolu ile doğru inancı pekiştirir, onun kalplere yerleşmesini sağlar.

İyiliği emredip kötülükten sakındırmak da hak inançların kalplere yerleşmesine engel olan şeylerin ortaya çıkmasını önler. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ayetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğünde, (bu adamlar) başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana bunu unutturursa, hatırladıktan sonra sakın o zalimlerle birlikte oturma. Günahlardan sakınanlara onların hesabından hiçbir sorumluluk yoktur. Fakat belki korunurlar diye bir hatırlatmadır. Dinlerini alay-eğlence konusu yapan ve dünya hayatına adanan kimseleri bırak da Kur'an aracılığı ile şunu hatırlat ki, eğri davranışlarının, günahlarının esiri olan kimse Allah dışında ne bir yardım edici ve ne bir aracı bulabilir." (En'âm, 68-70)

Görülüyor ki yüce Allah, ilâhî bilgiler konusunda işaret yolu ile veya denilenin bir gereği olarak şüphe uyandırıcı, karşı çıkıcı veya alaycı konuşmalara dalanların sohbetlerine katılmayı yasaklıyor. Yüce Allah bu tür konuşmaların sebebinin, temel bilgileri konusunda ciddiyetten yoksun olmak; temel bilgilerini oyun, eğlence ve alay konusu yapmaktan kaçınmayan bir sorumsuzluğa esir olmak olduğunu hatırlatıyor. Yine hatırlatıyor ki, bu tutumun kaynağı dünya hayatına kapılmaktır ve bu hastalığın ilâcı sağlıklı eğitim ve yüce Allah'ın konumunu hatırlatmaktır.

c) İnsanlar arasındaki anlayış farklılığı, dış faktörlerden de kaynaklanabilir. Oturulan yerin uzaklığı, dinî bilgilerin insana ulaşamaması veya az ya da tahrife uğramış olarak ulaşması. Yahut bu farklılık insanın dinî bilgileri doğru biçimde kavramasına engel olacak anlayış yetersizliğinden kaynaklanabilir. Mizaç özelliğinden ileri gelen kafasızlık ve aptallık gibi.

Bunun tedavisi, tebliği yaygınlaştırmak ve çağrıda, eğitimde yumuşak bir tavır takınmaktır. Bu iki tedbir, İslâm'ın tebliğ metodunun özelliklerindendir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki: Benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar insanları basiretle Allah'a çağırırız." (Yûsuf, 108) Bilinen bir gerçektir ki, tebliği basiretle yapan kimse, onun kalpleri ne oranda etkileyeceğini, dinleyenlerin ve telkine hedef olanların değişik olması ile hangi değişik etkileme biçimlerinin ortaya çıkacağını bilir. Bu yüzden basiretli tebliğ görevlisi herkese ancak zihni kapasitesinin kaldıracağı kadar tebliğ yapar.

Hem Sünnî hem de Şiî kanallardan rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Biz peygamberler topluluğu, insanlarla akıllarına göre konuşuruz." Yüce Allah da şöyle buyuruyor: "Her kabileden bir grup dini iyice öğrenmeleri ve kavimlerine döndükleri zaman korkup sakınmaları umuduyla onları uyarmaları için sefere çıkmaları gerekmez miydi?" (Tevbe, 122)

İşte bunlar, inançlarda anlayış farklılığının meydana gelmesini önleyecek veya meydana gelmiş olan böyle bir farklılığı giderecek tedbirlerdir.

İslâm, toplumu kargaşaya ve çözülmeye götürecek ayrılığın sızmalarından korumak için bunların ötesinde bir toplumsal prensip öneriyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bilin ki, doğru olan benim yolum budur; ona uyun. Değişik yollara kapılmayın; onlar sizi parça parça edip Allah yolundan ayırırlar. Ola ki, kötülüklerden sakınırsınız diye Allah size bunları tavsiye etti." (En'âm, 153) Ayette anlatılan şudur: Müslümanların hep birlikte doğru yola uymaları ve diğer yollara sapmaktan kaçınmaları, onları ayrılıklara düşmekten koruyan, birlik ve bütünlüklerini kaybetmemelerini sağlayan bir tedbirdir.

Bir başka ayette yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa, öylece korkup sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün. Ve topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın..." (Âl-i İmrân, 102-103) Daha önce belirtildiği gibi, "Allah'ın ipi"nden maksat, ya İslâm dininin bilgilerinin gerçeklerini açıklayan Kur'an veya bundan az önceki ayetten anlaşılacağı üzere Kur'an ve Peygamberimizdir. Bir önceki ayette yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler. Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O-'nun Peygamberi aranızdayken nasıl oluyor da inkâr ediyorsunuz? Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru yola iletilmiştir." (Âl-i İmrân, 100)

Bu ayetler şunları gösteriyor: Müslümanların din bilgileri etrafında birleşmeleri, fikrî dayanışma oluşturmaları, öğretmek ve öğrenmekte yardımlaşmaları, her düşünce ve içlerine düşen her şüphe olayında kendilerine okunan ayetlere sığınmaları, ayrılığın kökünü kazımak için bu ayetler üzerinde derinliğine düşünmeleri gerekir. Yüce Allah buyuruyor ki: "Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başkası tarafından olsaydı, içinde birbirini tutmaz çok şey bulurlardı." (Nisâ, 82) "Biz bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onların anlamlarını sadece bilgili kimseler kavrayabilir." (Ankebut, 43) "Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun." (Nahl, 43) Bu ayetlerde Kur'an'ı derinliğine incelemenin ya da böyle bir incelemeyi yapanlara başvurmanın görüş ayrılıklarını ortadan kaldıracağı ifade ediliyor.

Yine Kur'an-ı Kerim, dinin yükünü taşıyan Peygamberimize başvurmanın Müslümanlar arasındaki düşünce ayrılıklarını ortadan kaldırdığını ve onlara uymaları gerekli olan hakkı açıkladığını vurguluyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sana da zikri indirdik ki kendilerine indirileni insanlara açıklayasın tâ ki, düşünüp öğüt alsınlar." (Nahl, 44)

Şu ayet de buna yakın anlamdadır: "Oysa eğer o haberi Peygambere ve kendilerinden emir sahiplerine (ululemre) götürselerdi, aralarından işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar onun ne olduğunu bilirlerdi." (Nisâ, 83) "Ey inananlar! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ululemre de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız- onu Allah'a ve Resul'e götürün. Bu, (sizin için) daha hayırlı ve yorum bakımından daha güzeldir." (Nisâ, 59) İşte İslâm'da toplumsal düşüncenin biçimi böyledir.

Bundan anlaşılıyor ki bu din, kendine özgü ilâhî bilgilerini koruma esasına dayandığı gibi, insanlara eksiksiz bir düşünce özgürlüğü de sağlıyor. Bundan çıkarılacak sonuç şudur: Müslümanların dinlerinin gerçekleri üzerinde hep birlikte ve birbirleri ile bağlantılı olarak düşünmeleri, dinlerinin bilgileri üzerinde düşünce ve içtihat biçiminde zihnî emek vermeleri gerekir. Eğer bu gerçeklerin ve bilgilerin herhangi biri hakkında şüpheye düşerlerse veya bu bilgilere ve gerçeklere zıt bir görüşe varırlarsa, bunda bir sakınca yoktur. Yalnız söz konusu şüphenin veya zıt görüş sahibinin görüşünü, toplumsal bir düşünüşle Kur'an'a arz ederek irdelenmesini sağlaması gerekir. Eğer bu irdeleme problemini çözemiyorsa, onu Peygambere veya onun yerini tutanlara arz eder. Böylece şüphesi aydınlanır ve görüşü asılsızsa bu asılsızlığın farkına varır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve akıl sahipleri onlardır." (Zümer, 18)

Açıkladığımız bu inanç ve düşünce özgürlüğü, az önce sözünü ettiğimiz kişisel görüşü belirtilen mercilere sunmadan ortaya atmak ve halk arasında yaymak demek değildir. Böyle yapmak, sağlam olan toplumun temelini sarsacak ihtilâflara yol açar.

Bu yol, toplumun kendine özgü hayatını (orijinal kimliğini) korumak suretiyle düşünce düzeyini geliştirmesinin önündeki kapıları açacak düzenlemelerin mümkün olan en güzel yoludur. İnançların vicdanlara dayatılması, kalplere mühür vurulması, zorla ve baskı ile insandaki düşünme yeteneğinin öldürülmesi ve bunun için kamçı ya da kılıç kullanılması ya da kâfir ilân etme, sürgün etme, toplumdan dışlama ve hiç kimse ile görüştürmeme yoluna başvurulması, Hak Tealâ-'nın ve hak dinin buna razı olması ya da bu yöntemi destekleyen tedbirleri meşru görmesi düşünülmez. Bu yöntem bir Hıristiyanlık ayıbıdır. Kilise tarihi bu türden sabıkalarla ve baskılarla doludur. -Özellikle milâdî on beşinci ile on altıncı yüzyıllar arasında bu türden uygulamaları çok yoğundur.- Kilisenin bu tür zulümleri, zorbaların ve tağut-ların zulümlerinden bile daha çirkin ve daha beterdir.

Fakat biz Müslümanlar, maalesef, bu nimeti ve bu nimetin kazançları olacak olan topluma yaygın düşünce ile inanç özgürlüğünü kaybettik. Tıpkı Allah'a karşı görevlerimizi yapmamanın sonucu olarak yüce Allah'ın bağışladığı diğer birçok nimetten kendimizi yoksun edişimiz gibi. (Çünkü yüce Allah tutumunu bozmayan hiçbir toplumun sahip olduğu nimeti elinden almaz.) Bu nankörlüğün sonucu olarak toplumumuzda Hıristiyan kilisesinin tutumu egemen oldu. Bunu da kalplerin ayrılması, parçalanma görüntüleri ve mezhep bölünmeleri izledi. Allah bizi affetsin. Bizi rızasını kazandıracak davranışları yapmaya muvaffak etsin ve doğru yoluna iletsin.

      15- Hak Dinin Dünyaya Egemenliği ve Sonucun Takvaya Ait Oluşu

İnsan türü, kendisine armağan edilen fıtrî yapısı sebebi ile gerçek mutluluğu ister. Bu da ancak toplumsal hayat bazında nefsine dünyevî ve uhrevî hayattan pay sağlayarak organik ve ruhî hayatının tahtına oturmasıyla gerçekleşir. Daha önce belirtildiği üzere bu, İslâm'ın ve tevhit dininin ta kendisidir.

İnsanlığın amacı doğrultusundaki ilerlemesi ve kemalinin doruğuna yükselmesi sürecinde görülen sapmalara gelince, bunlar fıtratın hükmünün geçersiz oluşundan değil, uygulamadaki hatalardan kaynaklanmıştır. Yaratılışın güttüğü gaye ise, er veya geç kesinlikle gerçekleşecektir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey Muhammed, Allah'ı bir bilici olarak yüzünü doğruca dine çevir, Allah'ın yaratma kanununa uygun olarak dine dön ki, O insanları ona göre yarattı. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmez (Allah demek istiyor ki, gerçi çoğu insanların fıtratları bu gerçeği özet hâlinde biliyor, ama insanlar onu ayrıntılı ve net olarak bilmiyorlar)... Böyle yaparlar ki, kendilerine verdiğimiz nimete nankörlük etsinler. Haydi biraz maddî yarar sağlayıp eğlenin bakalım. Yakında sonunuzun ne olduğunu öğreneceksiniz... İnsanların elleri ile işledikleri kötülükler yüzünden karada ve denizde fesat çıktı. Allah belki dönerler diye onlara yaptıklarının bir bölümünün cezasını tattırıyor." (Rum, 30-41)

Bir başka ayetlerde de şöyle buyuruyor: "Allah öyle bir topluluk ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu davranırlar. Allah yolunda cihad ederler. Hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler." (Mâide, 54) "Andolsun biz zikirden (Tevrat'tan) sonra Zebur'da da 'yeryüzüne mutlaka salih kullarım vâris olacaktır' diye yazdık." (Enbiyâ, 105) "Sonuç, takvanındır." (Tâhâ, 132)

Gerek bunlar gerekse benzeri anlama gelen ayetler, bize İslâm'ın tam bir üstünlük kuracağını ve dünyaya tümü ile egemen olacağını haber veriyor.

Şöyle diyenlerin sözlerine kulak asma: Efendim İslâm tarihte belirli bir üstünlük kurdu. Onun günleri tarih zincirinin bir halkası idi. Tarihin sonraki halkaları üzerinde belirli oranda etkili oldu. Şimdiki uygarlık farkında olarak veya olmayarak ona dayandı. Fakat bir daha tam bir üstünlük kurması, yani bütün maddeleri, şekilleri ve amaçları ile bir din hükümeti oluşturması, insan tabiatının kabul edemeyeceği ve asla kabul etmeyeceği bir ihtimaldir. Bu nitelikte bir tecrübesi hiç olmamıştır ki, dış dünyada meydana geleceğine ve insan türü üzerinde tam bir hâkimiyet kuracağına güvenilsin.

Onlar öyle diyor; ama sen biliyorsun ki, bizim üzerinde konuştuğumuz anlamı ile İslâm, insan türünün gayesi ve kemal noktasıdır. İnsan farkına olarak ya da olmayarak içgüdüsü ile o gayeye yönelmiştir. Birçok varlık türlerinden elde edilen kesin tecrübeler, onların varoluşları ile uyumlu gayelere yönelmiş olduklarını, kendilerini bu gayelere yaratılış düzeninin sevk ettiğini kanıtlıyorlar. İnsan bu yaratıklar bütününden ayrı ve kopuk değildir.

Üstelik, günümüz dünyasının insan toplumlarında geçerli olan hiçbir sistem, hiçbir yol, meydana çıkışında, varlığını sürdürmesinde ve egemenliğinde kesin bir geçmiş tecrübeye dayanmamıştır. İşte Hz. Nuh'un, Hz. İbrahim'in, Hz. Musa'nın ve Hz. İsa'nın şeriatları. Bunlar zamanlarında ortaya çıkmış ve insanlar arasında geçerli olmuşlardır. Brahma'nın, Buda'nın, Mani'nin ve diğer önderlerin getirdikleri sistemler de öyledir.

Demokrasi, Komünizm ve başkaları gibi maddî uygarlık sistemleri de böyledir. Bunların hepsi hiçbir geçmiş tecrübeye dayanmaksızın çeşitli insan toplumlarına çeşitli uygulama biçimleri ile geçerli ve egemen olmuşlardır.

Yalnız sosyal sistemlerin ortaya çıkabilmeleri ve toplumda kökleşebilmeleri için, amaçlarına ulaşma yolunda yorgunluğa ve bıkkınlığa yenik düşmeyecek düzeyde güçlü taraftarlar, kesin kararlar ve yüce gayretler gereklidir. Zamanın insan iradesini frenleyebileceğini, gayretlerin boşa gideceğini sakın sanma. Bu bakımdan Rahmanî gayeler ve idealler ile şeytanî olanlar arasında fark yoktur.

ayetİn hadisler ışığında açıklaması

Maan-il Ahbar adlı eserde yer aldığına göre İmam Sadık (a.s), "Ey inananlar! Sabredin; (düşman karşısında) topluca sebat gösterin; sürekli (ilişki içinde ve) hazırlıklı olun..." ayetini şöyle açıklıyor. "Musibetlere karşı sabredin. Fitnenin yol açacağı musibetler karşısında sabırlı davranın ve uyduğunuz, peşlerinden gittiğiniz önderlerin itaati üzerinde sebat gösterin." (s.369, Mektebet-us Saduk, Tahran baskısı)

Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre de İmam Sadık (a.s) bu ayet hakkında şunları söylüyor: "Dininiz konusunda sabırlı ve dirençli olun. Düşmanınıza karşı (yapılan savunmada) topluca sebat gösterin ve imamınızla (önderinizle) sağlam ilişki içinde olun." (c.1, s.212, h:181)

Bunlara yakın anlamda açıklamalar, Ehl-i Sünnet kanalıyla Resu-lullah'tan (s.a.a) rivayet edilmiştir. (ed-Dür-ül Mensûr, c.2, s.114)

el-Kâfi adlı eserde yer aldığına göre İmam Sadık (a.s) bu ayeti şöyle açıklıyor: "Farzları yerine getirme konusunda sabırlı davranın. Musibetlere karşı topluca sebat gösterin ve imamların itaati üzerinde sebat gösterin." (c.2, s.81, h:3)

Mecma-ul Beyan tefsirinde yer aldığını göre Hz. Ali (a.s) bu ayet hakkında şöyle diyor: "Namazları gözetleyin. Yani namazların biri bitince öbürünü bekleyin. Çünkü o zaman (savaş olmadığından) muraba-ta (yani düşmanı gözetleme) yoktu." (c.2, s.562)

Rivayetlerin farklılığı, daha önce değindiğimiz üzere ayetteki emir cümlelerinin mutlak oluşuna dayanır.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Cerir ile İbn-i Habban'ın Cabir b. Abdullah'a dayandırarak rivayet ettiklerine göre Peygamber Efendi-miz (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Acaba Allah tarafından hatalarınızın silinmesini, günahlarınızın örtülmesini sağlayacak davranışların ne olduğunu size söyleyeyim mi?" Bizim "evet, ya Resulullah!" dememiz üzerine Peygamber şöyle buyurdu: "Zorluklara katlanarak eksiksiz bir abdest almak. Mescitlere doğru çok adımlar atmak. Bir namazdan sonra gelecek namazı beklemek. İşte rıbat (gözetleme ve ilişki kurma) budur." (c.2, s.114)

Ben derim ki: Bu hadis başka kanallardan da rivayet edilmiştir. Murabata'nın (gözetlemenin ve öteki namazı beklemenin) fazileti hakkında sayılamayacak kadar çok rivayet vardır.

 



 

Nisa Sûresi

 

 

 

 

1- Ey insanlar! Rabbinizden korkup-sakının ki O, sizi tek bir nefisten yarattı, ondan eşini de yarattı ve ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yaydı. Onun hatırına birbirinizden bir şey istediğiniz Allah'tan ve akrabaların haklarını çiğnemekten sakının. Allah, şüphesiz sizin üzerinizde gözetleyicidir.

AYETİN AÇIKLAMASI

Okuduğumuz ilk ayetten anlaşılacağı üzere bu surenin amacı, eşlerin sayısı, evlenilmesi yasak kadınlar ve benzerleri gibi evlenmeye iliş-kin hükümler ile miras hükümleridir. Bunların yanı sıra surede namaza, cihada, şahitliklere, ticarete ve başka konulara ilişkin hükümler de vardır. Ayrıca kitap ehlinin durumuna da değiniliyor. Suredeki ayetlerin içeriği onun hicretten sonra Medine döneminde indiğini gösteriyor. Gerçi ayetlerinin çoğu arasında bağlantı vardır; ama surenin bir defada değil, peyderpey indiği anlaşılıyor.

Okuduğumuz ayetin kendisine gelince bu ayet, yetimlerin ve kadınların durumunu ele alan sonraki bir kaç ayetler ile birlikte daha sonra incelenecek olan miraslar ve haram evlilikler konulu ayetlere bir geçiş özelliği taşır. Eşlerin sayısına değinen üçüncü ayete gelince, bu ayetin konusu her ne kadar bu surenin önemli meselelerinden ise de ayet bu ilk ayetin oluşturduğu başlangıç sözünden yararlanılan bir ayrıntı, bir bağımlı açıklama niteliği taşır. İleride bu hususla ilgili açıklamalara yer verilecektir.

"Ey insanlar! Rabbinizden korkup-sakının ki O, sizi... ve ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yaydı." Bu ifadede insanlık gerçeğinde ortak olan ve bu hususta erkeği ile kadını, küçüğü ile büyüğü, güçlüsü ile güçsüzü arasında hiçbir fark olmayan insanlar, kendileri konusunda Rablerinden korkmaya çağrılıyor. Amaç yüce Allah'ın onların mutluluğunu tamama erdirmesi için kendilerini hidayet ettiği toplumlarında ve onların hayat yolunu kolaylaştırması, fert ve toplum olarak varlıklarını koruması amacıyla, kendilerine ilham etmiş olduğu aralarında kullanılan hükümlerde ve kanunlarda erkekleri kadınlarına, büyükleri küçüklerine zulmetmemeleridir.

Buradan, hitabın neden özel olarak müminlere değil de bütün insanlara yöneltilmesindeki incelik ortaya çıkıyor. Bunun yanı sıra korkmayla ilgili olarak neden "Rabb" kelimesinin kullanılmasında ve "Rabbinizden korkup-sakının" denilip de "Allah'tan korkun" vb. bir ifade kullanılmamasındaki incelik de ortaya çıkmış oldu. Çünkü yüce Allah'ı burada insanlara hatırlatan sıfatı, yani "Ki O, sizi bir nefisten yarattı..." ifadesi bütün insanları kapsar, sadece müminleri değil. Bu sıfat da uluhiyet ile değil, düzenleme ve kemale erdirme sürecini üstlenen Rububiyet'in sıfatlarındandır.

"Ki O, sizi tek bir nefisten yarattı." Ayette geçen "nefs" kelimesi sözlük anlamı ile "bir şeyin aynı ve kendisi" demektir. Araplar "Caenî fulanun nefsuhu ve aynuhu=falancanın nefsi ve aynı yani kendisi bana geldi" derler. Gerçi bu iki kelimenin (nefs ve ayn) bu anlamda (bir şeyi o şey yapan nitelik) buluşmadan önceki hareket noktaları değişiktir. İnsanın nefsi demek, insanı insan yapan şey demektir. O, dünya hayatında insanın ruhunun ve cisminin her ikisi ve Berzah hayatında ise, insanın sadece ruhu anlamına gelir. Bunun böyle olduğunu daha önce "Allah yolunda öldürülenlere sakın ölüler demeyin..." (Bakara, 154) ayetini incelediğimizde ortaya koymuştuk.

Ayetin akışından anlaşıldığı kadarıyla, buradaki "tek nefs"den maksat, Hz. Âdem ve "eşi"nden maksat da Hz. Âdem'in eşidir. Kur'an-'ın zahirinden anlaşıldığına göre, bu ikisi bizim de bir parçası olduğumuz mevcut neslin ana-babasıdır; hepimizin kökü bu ikiliye dayanır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "O sizi tek bir nefisten yarattı. Sonra ondan kendi eşini var etti..." (Zümer, 6) "Ey Âdemoğulları, şeytan ana- babanızı... cennetten çıkardığı gibi sizleri de şaşırtıp bir belaya düşürmesin." (A'râf, 27) Ayrıca yüce Allah, İblis'in ağzından şöyle buyuruyor: "Eğer bana kıyamet gününe kadar mühlet verirsen onun soyunu, pek az bir bölümü dışında, avucumun içine alıp mahvederim." (İsrâ, 62)

Bir tefsircinin yorumuna göre "tek nefs ve eşi"nden maksat, mutlak anlamda erkek ve kadın insanlar, çoğalmanın eksenini oluşturan çiftlerdir. Bu durumda ayetin anlamı "O her birinizi beşer kökenli bir anadan ve babadan yarattı. Bu konuda aranızda hiçbir fark yoktur" şeklinde olur ve şu ayetin bir benzeri olur: "Ey insanlar, biz sizi bir erkek ile bir kadından yarattık ve birbirinizi tanıyasınız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok kaçınanınızdır." (Hucurât, 13) Bu ayet, insan fertleri arasında, türlerinin bir çiftinden yani bir erkek ile bir kadından doğmuş olmaları açısından hiçbir fark olmadığını vurguluyor.

Bu görüşte apaçık bir tutarsızlık ve bu yorumu yapan tefsircinin gözünden kaçan bir yanılgı vardır. Çünkü bu iki ayet arasında, yani Nisâ suresindeki ayet ile Hucurât suresindeki ayet arasında açık bir fark vardır. Hucurât suresindeki ayet, insanlık gerçeği bakımından insan fertlerinin birliğini açıklama amacını taşıyor. Bu ayet her ferdin oluşumunun insan kaynaklı bir ana-babaya dayanmaları cihetiyle insan fertleri arasında hiçbir fark olmadığını vurguluyor. Buna göre insanların birbirine üstünlük taslamalarının hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Onlar arasındaki tek üstünlük kriteri takvadır. Nisâ suresinin incelemekte olduğumuz ayeti ise, insan fertlerinin gerçekten bir olduklarını açıklamaya çalışıyor. Bu ayete göre insanlar çok sayıda erkekten ve kadından oluşmalarına rağmen tek bir kökenden türediler ve bir kaynaktan meydana gelerek guruplara ayrılıp çoğaldılar. "Ve ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yaydı." ifadesinden anlaşılan mana budur. Görüldüğü gibi bu anlam "tek nefs ve eşi"nden maksadın insandan türeyen mutlak erkek ve kadın olması ile bağdaşmıyor. Üstelik bu anlam, az önce söylediğimiz gibi, bu surenin amacı ile de bağdaşmaz.

"Ondan (o tek nefisten) eşini de yarattı" cümlesinin orijinalindeki "zevc" kelimesini, Ragıp el-İsfahanî şöyle açıklıyor: "Eşleşen canlıların erkek ve dişi çiftlerinin her birine "zevc" denir. Canlı ve cansız varlıkların çiftlerinin her birine de "zevc" (eş) denir. Ayakkabı ve terlik gibi [her biri hakkında bu ötekisinin eşidir, denilir]. Benzer ya da zıt olarak birbirinin eşi olan varlıkların her birine de "zevc" denir... "Zevce" kelimesi fasih kullanışlı bir kelime değildir. [Dolayısıyla kadını ifade ederken de "zevc" kelimesi kullanılır.]" Alıntı burada sona erdi.

"Ondan (o tek nefisten) eşini de yarattı." ifadesinin zahirinden anlaşılan anlama gelince, bu cümle şunu açıklıyor: O tek kişinin eşi benzerlik anlamında onun türündendir. Yeryüzüne dağılmış olan şu fertlerin hepsi birbirinin benzeri ve tıpkısı olan iki ferde dayanır. O hâlde, ayetin orijinalinde geçen "minhum=ondan" kelimesindeki "min" edatı, "nuşuiyye" [=bir şeyin türediği kökü ve kaynağı belirtme] anlamı taşır ve bu ayet ile şu ayetler arasında içerik birliği vardır: "Onun ayet-lerinden biri de yanlarında huzur ve sükûn bulmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve şefkat koymasıdır..." (Rum, 21) "Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve bu eşlerinizden size çocuklar ve torunlar yarattı." (Nahl, 72) "Allah göklerin ve yeryüzünün yoktan var edicisidir. O sizin için kendi türünüzden eşler ve hayvanlardan da çiftler yarattı ve bu düzen içinde çoğalmanızı sağladı..." (Şûrâ, 11) Söz konusu ayetin bir benzeri de şu ayettir: "Biz her şeyi çiftler hâlinde yarattık." (Zâriyât, 49)

Dolayısıyla bazı tefsirlerde; "Allah Hz. Âdem'in eşini onun bir kaburga kemiğinden yarattı" gibi bir içeriğe sahip olan bazı hadislerle uyum içerisinde olması göz önünde bulundurularak bu ayetten söz konusu tek nefsin eşinin onun özünden, onun bir parçasından yaratılmış olduğu kastedilmiştir." yolundaki iddia doğru değildir. Çünkü, ayette buna delil olabilecek hiçbir şey yoktur.

"Ve ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yaydı." cümlesinin orijinalinde geçen "besse" kelimesi "bess" kökünden, saçmak ve benzeri yollarla dağıtmak demektir. Nitekim yüce Allah, "Havada dağılan toza dönüştü" (Vakıa, 6) ayetinde bu kelimenin türevlerinde olan "mun-bess" kelimesini kullanmıştır. Yakınarak kederi dağıtmak (bess-ul ğamm) deyimi de bu anlamdan doğmuştur. Bundan dolayı, kimi zaman "bess" kelimesi, keder anlamında kullanılır. Çünkü insan doğal olarak kederi dağıtır. Yüce Allah bu anlamda "Ben kederimi ve üzüntümü sadece Allah'a arz ederim." (Yûsuf, 86) buyuruyor. Bu ayetin asıl metninde geçen "bess" kelimesi, keder anlamındadır.

Ayetin zahirinden anlaşıldığına göre mevcut insan nesli Hz. Âdem ile eşine dayanır ve bu alanda onlara başkasının katkısı yoktur. Çünkü ayette "Ve ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yaydı." deniyor, "Onlardan ve başkalarından birçok erkek ve kadın türetip-yaydı..." denmiyor. Bundan şu iki sonuç çıkıyor:

Birincisi: "birçok erkek ve kadın" ifadesinden maksat, onların soyundan aracılı ve aracısız meydana gelen insan fertleridir. Bu ifade, "ey insanlar sizi onlardan türetip-yaydı" demek gibidir.

İkincisi: Hz. Âdem ile eşinden sonra gelen ilk kuşaktaki, yani on-ların aracısız çocukları dönemindeki evlilikler, erkek ve kız kardeşler arasında yapıldı (erkek kardeşler kız kardeşlerle evlendi); çünkü o günlerde erkekler ile dişiler kendilerinden ibaretti, onlarla sınırlı idi. Bunun bir sakıncası yoktur. Çünkü bu, yüce Allah'tan gelen teşriî bir hükümdür. Dolayısıyla Allah onu bir gün mubah sayarken başka bir gün haram kılabilir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah hüküm verir. Hiç kimse O'nun hükmünün peşine düşüp onu geri çeviremez." (Ra'd, 41) "Hüküm verme yetkisi, yalnız Allah'a mahsustur." (Yûsuf, 40) "O, hiç kimseyi hükmüne ortak etmez." (Kehf, 26) "O Allah'tır, O'ndan başka ilâh yoktur, dünyada da ahirette de övgü O'na mahsustur, hüküm verme yetkisi sadece O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz." (Kasas, 70)

"Onun hatırına birbirinizden bir şey istediğiniz Allah'tan ve akrabaların haklarını çiğnemekten sakının." Ayetin asıl metninde geçen "tesaelûne" fiilinin mastarı olan "tesaul" kelimesi, insanların Allah adına yemin ederek birbirlerinden bir şey istemeleri demektir. Meselâ biri, arkadaşına "senden Allah aşkına şunu şunu yap-manı istiyorum" der. Bu ifadede Allah adına yemin etmek vardır. İnsanların Allah adına birbirlerinden bir şey istemeleri, kinaye yolu ile onların gözünde Allah'ın saygın olduğu ve sevildiği anlamını ifade eder. Çünkü insan saydığı ve sevdiği bir şey üzerine yemin eder.

Ayetin zahirinden anlaşıldığına göre "el-erhame" (akrabalar) kelimesi, "Allah" kelimesine matuftur. Anlam "Akrabalar konusunda korkun" şeklindedir. Bir görüşe göre, bu kelime ayetin orijinalinde geçen "bihi=onun hatırına" ifadesindeki zamirin takdirî konumuna matuftur. Zamir zahirde mecrur (esreli) okunmasına rağmen takdirde fethası (üstünü) vardır. Arapça'da "merertu bi-Zeydin ve Amren" denir. Ham-za'nın "el-erhami" şeklindeki muttasıl zamire atfederek yaptığı okuyuş bu görüşü teyit edebilir. -Gerçi nahiv bilginleri bunun zayıf olduğunu söylemişlerdir.- O zaman anlam "Hatırına yemin ederek birbirinizden isteklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalardan korkun" olur. Biri arkadaşına "es'eluke billahi ve es'eluke birrahimi" der. Yani, Allah aşkına senden şunu isterim ve akraba aşkına senden şunu dilerim. Bu bir görüştür. Fakat sözün akışı ve Kur'an'ın ifade tarzı, bununla uyuşmaz. Çünkü eğer "erham" kelimesi, "ellezî" kelimesinin müstakil sılası yapılıp ifade, 'vettekullahellezî tesaelûne bil-erhami" biçimine girerse, ifade zamirden yoksun kalır ki, bu olmaz. Eğer bununla önceki cümle birlikte "ellezî" kelimesinin sılası olursa, o zaman Allah ile erham kelimeleri eşit saygınlıkta ve yücelikte kabul edilmiş olur ki, bu da Kur'an'ın sürekli riayet ettiği edebi ve üslûbu ile bağdaşmaz.

Takvanın yani korkup sakınmanın Allah'a nispet edildiği gibi, akrabalara da nispet edilmesine gelince; akrabaların, Allah'ın yaratmasına ve var etmesine dayandırılmasından sonra hiçbir sakıncası yoktur. Takvanın yani korkup sakınmanın Kur'an'da Allah'tan başkasına nispet edildiği ayetler de vardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah'a döndürüleceğiniz günden korkup-sakının." (Bakara, 281) "Kâfirler için hazırlanmış olan cehennem ateşinden korkun." (Âl-i İmrân, 131) "Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isabet etmekle kalmayan bir fitneden korkup-sakının." (Enfâl, 25)

Her neyse; ayetin bu ikinci yarısı, ilk yarısına göre mutlak ifadeden sonra gelen bir kayıtlandırma, geniş ifadeden sonra gelen bir daraltmadır. İlk yarıdan kastımız ayetin, "Ey insanlar! Rabbinizden korkup sakının ki O, sizi tek bir nefisten yarattı... ve ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yaydı." bölümüdür. Çünkü, bu bölümün özetle anlamı şudur: Ey insan fertleri, size yönelik rübubiyeti, sizi yaratmış olması, siz insan fertlerini hepiniz için geçerli olan tek bir kökten, siz çoğaldıkça çoğalan ve vücudunuzda saklı bir maddeden meydana getirmiş olması sebebi ile, Allah'tan korkun. Bu da insanlık cevherliğine dayalı insan türselliğidir. [Hepiniz tür ve zat açısından insansınız.] Ayetin bu ikinci yarısının anlamı ise şudur: Yüceliği ve sizin nazarınızdaki izzeti sebebi ile Allah'tan korkun. (Yücelik ve izzet, rübubiyetin tezahürlerinden ve ayrıntılarındandır.) Allah'ın aranızda yaratmış olduğu akrabalık birliğinden korkun. (Akrabalık, insan fertleri arasında yaygın olan birliğin ve ortak köklülüğün dallarından biridir.)

Buradan "korkup-sakının" emrinin neden tekrar edildiği ve ikinci cümlede niçin yeniden yer aldığı ortaya çıkıyor. Çünkü ikinci cümle içerdiği ek faydalıkla birinci cümlenin tekrarıdır. İkinci cümlenin ek faydası, akrabalar meselesine yönelik bir ihtimam ve önemseme ifade etmesidir. Ayetin asıl metninde geçen "erham" kelimesi, "rahim" kelimesinin çoğuludur ve aslında kadının rahmi demektir. Kadının rahmi, meni damlacığını geliştirip doğacak çocuk hâline getirmeye elverişli sığınak olan bir iç organdır. Fakat bu kelime daha sonra zarf ve mazruf ilişkisine dayanılarak akrabalık anlamında kullanıldı. Çünkü akrabalar aynı rahimden çıkma konusunda ortaktırlar. Buna göre rahim akraba, erham ise akrabalar demektir. Kur'an-ı Kerim, kavim ve ümmet meselesiyle ilgilendiği ve onu önemsediği gibi, akraba meselesi ile de ilgilenmiş ve üzerinde durmuştur. Çünkü kavim nasıl büyük toplum ise akrabalar da küçük toplumdurlar.

Kur'an toplum meselesi ile ilgilenir ve onu çeşitli özellikleri ve etkileri olan bir gerçek sayar. Tıpkı insan ferdi ile ilgilenip onu varoluştan gelen çeşitli özelliklere ve etkilere sahip bir gerçek saydığı gibi. Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor: "İki denizi birbirine salıp ka-tan O'dur; bu tatlı ve susuzluğu giderici, bu da tuzlu ve acıdır. Fakat ikisinin arasına (bu iki tür suyun birbirine karışmasını önleyen) bir engel, aşılmaz bir set koymuştur ve insanı sudan yaratıp onu nesep ve sıhr (bu insandan suyun taşıyıcısı erkek ile akrabalığın sürdürücüsü olan dişi) kılan O'dur. Rabbinin gücü her şeye yeter." (Furkan, 53-54) "Allah sizi birbirinizi tanıyabilesiniz diye halklara ve kabilelere ayırdı." (Hucurât, 13) "Akraba olanlar miras konusunda Allah'ın kitabına göre birbirlerine muhacirlerden ve ensardan daha yakındırlar." (Ahzâb, 6) "Demek ki, siz iş başına gelecek olsanız yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve akrabalık bağlarını keseceksiniz, öyle mi?" (Muham-med, 22) "Arkalarında güçsüz çocuklar bırakarak ölecek olsalar çocuk-larının hâli nice olur diye kaygı duyanlar yetimlere haksızlık etmekten korksunlar." (Nisâ, 9) Kur'an'da bu konuda başka ayetler de vardır.

"Allah, şüphesiz sizin üzerinizde gözetleyicidir." Ayetin asıl metninde geçen "rakîb", koruyucu ve bu kelimeden türemiş olan "murakaba", koruma demektir. Bu kelime, muhtemelen "boyun" anlamını taşıyan "rakaba" kelimesinden geliyor. Aralarındaki ilgi şudur: Araplar kölelerinin boyunlarını koruyorlardı (onları himâyeleri altına alıyorlardı). Başka bir muhtemel ilişki de şu olabilir: Birini gözetleyen kimse başını kaldırarak ve boynunu uzatarak gözetlediği kimseyi gözetler. "Rakîb" kelimesinin mastarı olan "rukûb" mutlak anlamı ile koruma demek değildir. İşin içinde gözetlenenin hareketlerini, hareketsizliklerini, kısacası bütün davranışlarını koruma altına almak vardır. Maksat bozuklukları, aksaklıkları düzeltmek veya kayda geçirmektir.

Buna göre bu kelime, bir şeyi, ona dönük bilgi ve gözlem ilgisi ile birlikte koruma anlamına gelir. Bundan dolayı koruma, bekleme, gözetleme, gözaltında tutma anlamında kullanılmıştır. Yüce Allah "gözetleyici"dir. Çünkü kulların davranışlarına karşılık biçmek için onları koruma altında tutuyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah her şeyi çok iyi koruyandır." (Sebe, 21) "Allah'ın dışında birtakım veliler edinenler ise, Allah onların üzerinde gözetleyicidir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin." (Şûrâ, 6) "Bunun üzerine Rabbin, azap kırbacını tekrar tekrar başlarına indirdi. Hiç şüphesiz Rabbin gözetleme yerindedir." (Fecr, 14-15)

İnsan fertleri arasında yaygın olan birliğe ve bu birliğin gerekli sonuçlarını korumaya yönelik takva emri (Allah'tan korkulması gerektiği) Allah'ın gözetleyici olması ile gerekçelendiriliyor. Bu gerekçelendirme, bu birliğe ters düşmeye yönelik en büyük korkutma ve sakındırmadır. Eğer bu uyarı üzerinde iyice düşünülecek olursa, yeryüzünde zülüm, haksızlık, bozgunculuk, azgınlık ve benzeri olgular ile bunlar hakkındaki tehdit ve uyarıları konu edinen ayetler ile bu ilâhî gaye arasındaki irtibat meydana çıkar. Bu ilâhî gaye, insanlar arasındaki birliği, bozgunculuktan ve kaybolmaktan korumaktır.

İnsan türünün ömrü ve İlk İnsan

Yahudi tarihi, insan türünün ömrünün yaklaşık yedi bin yıldan faz-la olmadığını kaydediyor. Aklî değerlendirmeler de bu görüşü destekliyor. Çünkü, bu türün bir erkeği ile bir dişisini (bir çiftini) ele alırsak ki, bu çift ortalama bir ömür sürmüş olsun; normal vücut yapısına sahip olsunlar; güvenlik, rahatlık ve refah gibi faktörleri de ortalama olarak düşünelim; insan hayatında etkili olan diğer faktörlerin ve şartların uygunluk derecesini de ortalama olarak kabul edelim; sonra bu çiftin evlendiğini ve uygun ortalama ortamda çocuk dünyaya getirdiğini farz edelim; sonra bu sürecin erkek ve kız çocuklarında da devam ettiğini ve bütün kuşaklarda aynı ortalama durumun geçerli kaldığını farz edelim; bu faraziyelerin ışığında yapılacak hesaplarda bir çiftin bir yüzyılda bin kişiden çok çoğaldığını, yani bir kişinin yaklaşık beş yüz kişi arttığını buluruz.

Arkasından insanın karşılaştığı, varlığına zıt faktörleri ele alalım. İnsan türünün geneline zarar veren sıcaklık, soğukluk, sel, deprem, kuraklık, veba, kolera, toprak kayması, yıkım ve acı savaşlar gibi ve yine genele yaygın olmayan musibetleri göz önüne alalım. Bu belâlara bu türden alıp götürecekleri payı fazlası ile verelim. Hatta çok fazla boyutlarda düşünüp bin kişiden dokuz yüz doksan dokuz kişinin bu afetlerde kayba uğradığını düşünürsek, yüz yıl boyunca bin kişiden sadece bir kişinin kaldığı sonucuna varırız. Yani üreme faktörü her yüz yılda iki kişiye sadece bir kişi ekleyebiliyor. Bu da binde birlik bir nüfus artışı demektir. Sonra ilk bulduğumuz bu farazi sayıyı bu oranla yedi bin yıla (yetmiş yüzyıla) yaydığımızda iki buçuk milyar tutarında bir rakam elde ederiz. Bu da milletler arası istatistiklerine göre günümüzün dünya nüfusuna denktir.

Bu aklî değerlendirmeler, insanın dünyadaki ömrüne ilişkin görüşü teyit ediyor. Fakat jeoloji bilginleri insanın yeryüzündeki ömrünün milyonlarca yıldan fazla olduğunu söylüyorlar. Onlar beş yüz yıl öncesine ait olduğunu söyledikleri insan fosilleri, insan cesetleri ve kalıntılar bulmuşlardır. Bu onların görüşüdür. Fakat fosilleri bulunan eski milletler ile bu neslin ataları arasında kesintisiz bir bağlantının olduğuna dair insanı tatmin edici ve inandırıcı deliller gösteremiyorlar. Çünkü, insan türü yeryüzünde belirmiş, çoğalmış, yaşamış, sonra toptan yok olmuş, sonra tekrar ortaya çıkıp arkasından yok olmuş ve bu süreç bir kaç dönem tekrarlanmış ve bizim neslimiz bu dönemlerin sonuncusu olmuş olabilir.

Kur'an-ı Kerim, insan türünün ortaya çıkışının bizim şu dönemimizle mi sınırlı olduğu, yoksa bizim sonuncusunu oluşturduğumuz başka dönemlerin yaşanıp yaşanmadığı hususuna net bir açıklama getirmiyor. Gerçi aşağıdaki ayetten insanlığın şimdikinden önce başka bir dönem geçirdiği yönünde bir izlenim edinilebilir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hani Rabbin, meleklere 'ben yeryüzünde bir halife yara-tacağım' demişti. Melekler 'Ya Rabbi, sen yeryüzünde kargaşa çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratacaksın..." (Bakara, 30) Bu ayetin tefsiri sırasında bu noktaya işaret edilmişti.

Evet; Ehl-i Beyt İmamlarından gelen bazı rivayetlerde, insanlığın şimdiki döneminden önce başka dönemler geçirdiğini ispat eden sözler vardır. Ayetlerin hadisler ışığında incelenmesi bölümünde, bu hususa değineceğiz.

şİmdİkİ kuşak, hz. âdem ve eşİ

Şöyle denilmiştir: Bilindiği gibi, insanlar deri rengi bakımından dört ana guruba ayrılırlar. Asya'daki ve Avrupa'daki ılıman iklimli yörelerin insanları beyaz, güney Afrika yöresinin insanları siyah, Çin'de ve Japonya'da yaşayan insanların renkleri sarı ve Amerika'da yaşayan Hinduların deri rengi kızıldır. Bu deri renginde görülen farklılık, her rengi taşıyan insan neslinin öbür rengi taşıyan insan neslinden farklı bir kaynağa dayanmasını gerektirir. Çünkü deri rengi farklılığı beraberinde kan yapısı farklığını taşır. Buna göre bütün insan fertlerinin kaynağını, dört renk için dört kaynak hesabı ile dört erkek ve eşten aşağıya düşürmek mümkün değildir. [Demek ki şimdiki kuşak, Hz. Âdem ve eşi olmak üzere iki kişiye dayandırılamaz.]

Bu görüş şöyle bir delille savunulabilir: Bilindiği gibi Amerikan kıtası keşfedildiğinde boş değildi, orada insanlar yaşıyorlardı. Bu insanlar doğu yarım küresinde yaşayan insanlardan kopuktu. Aralarında öyle büyük bir uzaklık vardı ki, bu uzaklığa rağmen bu iki insan neslinin aynı ana-babadan gelmede birleşmeleri ihtimali yoktur.

Fakat görüldüğü gibi bu iki delilin her ikisi de sakattır. Önce, deri rengi farklılığı ile kan yapısı farklılığı meydana geleceği iddiasını ele alalım. Günümüzün biyolojik araştırmaları canlı türlerinde tekâmülün geçerli olduğu faraziyesine dayanır. Bu faraziyeden hareket edilirse, kan yapısı ve bunun getirdiği deri rengi farklılığının bu türde tekâmül meydana gelmiş olmasına dayandırılmamasına nasıl güvenilebilir? Oysa biyoloji bilginleri at, koyun, fil gibi çok sayıda canlıda tekâmüller olduğunu kesin bir dille ileri sürmüşlerdir. İncelemeler ve çok sayıda jeolojik kalıntılar üzerinde yapılan araştırmalar bu tekâmül gerçeğini ortaya koyuyor. Üstelik günümüzde ilim adamları bu farklılığı o kadar önemli görmüyorlar.[18]

İnsanların okyanuslar ötesinde bulunmalarına gelince, tabiat bilginlerinin söylediklerine göre insanın yeryüzündeki ömrü milyonlarca yılı aşkındır. Oysa tarihin kaydettiği insan ömrü altı bin yılı geçmez. Böyle olunca tarihten önce Amerika kıtasını diğer kıtalardan koparan birtakım jeolojik olaylar meydana gelmiş olamaz mı? Zaten birçok jeolojik kalıntılar yüzyılların geçmesi ile yer yüzeyinde önemli değişmelerin meydana geldiğini gösteriyor. Meselâ denizler karalara, dağlar ovalara dönüştüğü gibi bunların tersleri de olmuştur. Bunlardan daha önemli olarak yerküresinin iki kutbu ile coğrafi alanlarda değişmeler görülmüştür. Jeoloji, astronomi ve coğrafya bilginleri bu değişmeleri açıklıyorlar. Bu durumda bu savunmayı yapanların bu söylenenleri ihtimal dışı görmekten başka hiçbir dayanakları kalmıyor. Buna iyice dikkat edilmelidir.

Kur'an'a gelince, nass [yani tevile ihtimali olmayan] denecek derecede olan zahirî anlamından anlaşıldığına göre, şimdi görülen insan nesli bir kadın ile bir erkeğe varıp dayanır. Bu çift bütün insan fertlerinin ana-babasıdır. Babayı yüce Allah Kur'an'da Âdem diye adlandırmıştır. Ama eşinin Kur'an'da adı geçmiyor. Fakat eldeki Tevrat'ta olduğu gibi, rivayetler onu Havva adı ile anıyorlar. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "...Allah insanı başlangıçta çamurdan yarattı. Sonra onun soyunu bayağı bir sıvıdan var etti." (Secde, 8) "Allah katında İsa'nın örneği Âdem'in örneği gibidir. O onu topraktan yarattı, sonra 'ol' dedi, o da oluverdi." (Âl-i İmrân, 59) "Hani Rabbin meleklere 'ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi. Melekler 'Ya Rabbi, sen yeryüzünde kargaşa çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ve takdis ediyoruz' dediler. Allah meleklere 'Ben sizin bilmediklerinizi bilirim' dedi. Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti..." (Bakara, 30-31) "Hani Rabbin meleklere 'Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Ona biçim verip kendisine ruhumdan bir soluk üflediğimde onun için secdeye kapanın' dedi..." (Sâd, 71-72)

Görüldüğü gibi bu ayetler, yüce Allah'ın yasası, bu insan neslinin devam etmesi için meniyi sebep kıldığına ama onun ilk ortaya çıkışının topraktan yaratılması biçiminde gerçekleştiğine şahitlik ediyor. Ayrıca bu ayetlere göre Hz. Âdem topraktan yaratıldı ve insanlar onun evlâtlarıdır. Ayetlerin açık anlamlarına göre insan neslinin Hz. Âdem ile eşine dayandığı şüphesizdir. Ama bu gerçek, yoruma ve tevile kapalı değildir.

Kimi zaman şöyle deniyor: Hilkat ve secde ayetlerinde sözü geçen Âdem'den maksat bir şahıs olarak Âdem değil, türün sembolü olarak Âdem'dir. Mutlak insan, yaratılışının toprağa dayanması, üreme ve doğurma sürecini gerçekleştirmesi bakımından Âdem olarak adlandırılmış gibidir. Bu durum, yüce Allah'ın şu sözünden de anlaşılabilir: "Biz sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere 'Âdem'e secde edin' dedik." (A'râf, 11) Bu ayet, meleklere, Allah tarafından yaratılarak, biçim verilerek hazırlanan varlığa secde etmeleri emredildiğine yönelik bir işaret sayılabilir. Ayette anlatıldığına göre bu varlık belirli bir insan, bir şahıs değil, bütün insan fertleridir. Çünkü "Sizi yarattık, sonra biçimlendirdik" buyuruluyor. Aşağıdaki ayet de böyledir: "Allah, ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?... İblis, 'ben ondan üstünüm, beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın' dedi... İblis 'senin izzet ve şerefine yemin ederim ki, onların tümünü yoldan çıkaracağım. Yalnız onlardan ihlâslı kılınan kulların hariç." (Sâd, 83) Görülüyor ki, Âdem'den ilk başta tekil olarak söz edilmişken sonra bu ifade çoğula dönüştürüldü.

Bu iddia, naklettiğimiz ayetlerin zahiri anlamlarına ters olmasına ek olarak şu ayetin zahir anlamı ile de reddediliyor. Yüce Allah, Âdem ile ilgili hikâyeyi, meleklerin secde etmesini ve İblis'in secde etmeyi reddetmesini anlattıktan sonra şöyle buyuruyor: "Ey Âdemoğulları, şeytan ana-babanızı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizleri de aldatmasın." (A'râf, 27) Ayette Hz. Âdem'den şahıs olarak söz edildiğinin açık olduğu hususunda hiç şüphe edilmemelidir.

Şu ayet de bu niteliktedir: "Hani biz meleklere 'Âdem'e secde edin' dedik. Hepsi secde etti. Yalnız İblis emrimize karşı geldi ve 'ben çamurdan yarattığın bir varlığa hiç secde eder miyim?' dedi. İblis dedi ki, 'Benden üstün tuttuğun şu varlığı görüyor musun? Eğer bana kıyamet gününe kadar mühlet verirsen onun soyunu, pek az bir bölümü dışında, avucumun içine alıp mahvederim." (İsrâ, 63) Şimdi inceleme konumuz olan şu ayet de aynı niteliktedir: "Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının ki O, sizi tek bir nefisten yarattı, ondan eşini de yarattı ve ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yaydı. Onun hatırına birbirinizden bir şey istediğiniz Allah'tan ve akrabaların haklarını çiğnemekten sakının. Allah, şüphesiz sizin üzerinizde gözetleyicidir." Ayeti yorumlarken bu hususu açıklamıştık.

Görüldüğü gibi bu ayetler insana bir anlamda Âdem ve başka bir anlamda da Âdemin çocukları demekten uzak oldukları gibi yaratılmayı bir açıdan toprağa ve başka bir açıdan da meniye nispet etmekten de uzaktırlar. Özellikle şu ayette bu gerçek açıktır: "Allah katında İsa-'nın örneği, Âdem'in örneği gibidir. Allah onu topraktan yarattı, sonra 'ol' dedi, o da oluverdi..." (Âl-i İmrân, 59) Aksi hâlde bu ayetin Hz. İsa'nın yaratılışının, normal uygulama ile çelişen bir istisna olduğuna delil gösterilmesi yerinde olmaz. "Âdem türsel bir semboldür" demek tefrittir. Bu tefritin karşılığı olan ifrat ise, "Tek Âdem'den daha çok Âdem yaratıldı." demenin küfür olduğunu söylemektir ki, bu görüşü Sünnî alimlerden Zeynularab ileri sürmüştür.

İNSANın bağımsız bİr tür

olması, tekâmül yoluyla ayrı türden

oluşmaması üzerİne

Yukarıda okuduğumuz ayetler, bu konuya yeteri derecede cevap vermektedir. Çünkü bu ayetler meni aracılığı ile üremiş mevcut insan neslinin Hz. Âdem ile eşine dayandığını, Hz. Âdem ile eşinin ise topraktan yaratıldıklarını açıklıyor. Buna göre insanlık Hz. Âdem ve eşine dayanırken onların dayandıkları bir benzerleri veya hemcinsleri yoktur. Onlar orijinal olarak var edilmişlerdir. İnsan varoluşuna ilişkin araştırma yapanlar arasında şimdi şu görüş yaygındır: İlk insan tekâmül yolu ile insan olmuş bir ferttir. Bu faraziye herkes tarafından kabul edilmiş son söz olmamakla ve ilim adamlarının ilgili kitaplarda bu nazariyeye birçok yönü ile itiraz etmiş olmalarına rağmen faraziyenin aslını oluşturan "insan, evrim yolu ile insan olmuş bir hayvandır." nazariyesi, araştırmacıların kabul ettikleri ve insan varoluşuna ilişkin incelemelerin hareket noktası sayılan bir görüştür.

Bu araştırmacılar faraziyelerini şöyle açıklıyorlar: Gezegenlerden biri olan yerküre, güneşten kopmuş bir parçadır. Önceleri sürekli alev saçan ve eriyen bir kitle iken zamanla dış faktörlerin etkisi ile soğumaya yüz tuttu. O sıralar bol yağmurlar alıyor, üzerinde seller akıyor, yüzeyinde denizler, okyanuslar oluşuyordu. Sonra üzerinde birtakım su ve toprak kaynaklı bileşimler oluştu. Bu bileşimlerden su bitkileri meydana geldi. Bu bitkilerin tekâmül etmeleri ve hayat kırıntıları içermeleri yolu ile önce balıklar ve diğer suda yaşayan hayvanlar, arkasından hem suda hem karada yaşayan uçan balıklar, onların arkasından karada yaşayan hayvanlar, sonra da insan meydana geldi. Bütün bunlar toprak bileşiminin geçirdiği tekâmülle oluştu. Her aşamadaki bileşimin tekâmülü kendi biçimi içinde bir sonraki aşamaya dönüştü. Böylece bitkiden suda yaşayan hayvana, ondan hem suda hem karada yaşayan hayvana, ondan karada yaşayan hayvana, sonra da insana geçildi. Tekâmül süreci bu sırayı izledi. Bu hususa iyice dikkat edilmelidir.

Bütün bunların delili bu varlıkların yapılarında görülen düzenli kemal, basitten mükemmele doğru aşamalı olarak seyreden düzenli geliş-me ile bazı ayrıntılarda deneyler yolu ile gözlemlenen tekâmüldür. Bu nazariyenin ortaya atılmasının sebebi, söz konusu türlerde beliren özellikleri ve etkileri gerekçelendirmek, açıklamaktır. Ama özellikle bu fara-ziyeyi ispat eden ve onun dışındaki görüşleri reddeden deliller gösterilememiştir. Üstelik bu türleri birbirinden farklı, aralarında tekâmül bağlantısı olmayan varlıklar olarak kabul etmek ve tekâmülün bu varlıkların kendilerinde değil, durumlarında geçerli olduğunu düşünmek de mümkündür. Zaten deneylere konu olan da söz konusu türlerin çeşitli durum-larıdır. Nitekim bu türlerin hiçbir ferdinin başka bir türün ferdine dönüş-tüğünü, Meselâ bir maymunun insan olduğunu gösteren hiçbir deney, hiçbir yaşanmış tecrübe yoktur. Sadece bu türlerin bazılarında özellikleri, gerekleri ve arazları alanında tekâmül olduğunu kanıtlayan deneyler vardır.

Bu incelemeyi derinleştirmek için başka bir fırsata ihtiyaç vardır. Buradaki maksadımız, araştırmacıların bazı ilgili meseleleri açıklayabilmek için bu faraziyeyi ortaya attıklarına ve bunu kesin bir delile bağlayamadıklarına işaret etmektir. Buna göre insanın diğer türlerden bağımsız ve ayrı bir tür olduğu yolundaki Kur'an'ın işaret ettiği gerçek hiçbir bilimsel bulgu ile çatışmalı değildir.

İKİNCİ KUŞAK İNSANIN ÜREMESİ

İnsanın ilk kuşağı olan Hz. Âdem ile eşi evlenme yolu ile insan üremesini başlatarak oğullar ve kızlar (erkek ve kız kardeşler) dünyaya getirdiler. Bu kardeşler aralarında evlenerek mi, yoksa başka bir yolla mı ürediler? "Ve ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yaydı." ifadesinin zahirî anlamı yukarıda yapılan açıklamasında görüldüğü üzere mevcut insan neslinin Hz. Âdem ile eşine dayandığını, bu konuda bu çifte erkek veya dişi hiçbir varlığın katkısı olmadığını belirtmektedir. Kur'an-ı Kerim üreyip yeryüzüne dağılma eyleminde bu çiftten başkasının rol aldığına değinmiyor. Eğer bu süreçte bu çiftten başka bir canlının katkısı olsaydı, Kur'an-ı Kerim "İkisinden ve başkalarından türetip-yaydı." der veya duruma uygun düşecek başka bir ifade kullanırdı. İnsan üremesinin başlangıcını sadece Hz. Âdem'e ve eşine hasretmenin, onların oğulları ile kızları arasında evliliklerin meydana gelmesini gerektirdiği bilinen bir gerçektir.

Kardeşlerin birbirleri ile evlenmelerine ilişkin İslâm'da varolan ve bize gelen bilgilere göre eski şeriatlerde de mevcut olan yasak hükme gelince, bu hüküm maslahat ve zarara bağlı bir teşriî hükümdür, yoksa değişmesi mümkün olmayan bir tekvinî hüküm değildir. Bu konuda dizginler yüce Allah'ın elindedir. O istediğini yapar ve dilediği hükmü verir. Zaruret gereği ile bir gün bu uygulamayı serbest ilan ederken başka bir gün ihtiyaç kalmadığı ve toplumda fuhşun yayılmasına yol açtığı gerekçesi ile onu yasaklayabilir.

Bazıları bu uygulamanın insan fıtratı ile ve Allah'ın peygamberlerine ilettiği fıtrî dinin hükümleri ile bağdaşmayacağını ileri sürüyorlar. Yüce Allah, insanlar için ortaya koyduğu dinin fıtrata uygunluğunu şöyle anlatıyor: "Ey Muhammed, Allah'ı bir bilici olarak yüzünü doğruca dine çevir. Allah'ın yaratma kanununa uygun olarak dine dön ki, O insanları ona göre yarattı. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur." (Rum, 30) Söz konusu uygulamanın fıtrata aykırı olduğu yolundaki görüş dayanaksız ve geçersizdir. Çünkü insan fıtratı bu uygulamayı yani kardeşlerin birbirleri ile cinsel ilişki kurmaları uygulamasını sırf tiksindirici bulduğu için reddedip yerine başka tür bir uygulama önermiyor. Fıtratın onu reddetmesi, onu nefretle karşılamasının asıl gerekçesi bu uygulama yüzünden toplumda fuhşun ve ahlâksızlığın yayılması, iffet içgüdüsünün etkisini yitirip ortadan kalkmasıdır. Hep biliyoruz ki, bu tür cinsel ilişkiye günümüz toplumlarında ah-lâksızlık ve fuhuş düşkünlüğü damgası vurmak uygundur. Ama yüce Allah'ın yaratma kanununun gereği olarak sadece erkek ve kız kardeşlerin varolduğu ve yüce Allah'ın bunların çoğalıp yeryüzüne dağılmalarını dilediği o günün toplumuna böyle bir damga vurmak uygun değildir.

İnsan fıtratının söz konusu uygulamayı içgüdüsel bir tiksinti ile reddetmediğinin delili şudur: Bu uygulama tarihin anlattığına göre yüzyıllarca Mecusiler arasında geçerli olmuş, anlatıldığına göre Rusya'da yasal bir hâl almış ve batıda yasal evlilik dışı ve kanuna dayalı olmayan bir ilişki biçimi olarak günden güne yayılmaya başlamıştır.[19]

Şöyle denilebilir: Bu uygulama tabiat kanunlarına terstir. Bu kanunlar, insanın kendini mutlu etmek için toplum oluşturduğu günlerin öncesinde geçerli olmuş doğal kurallardır. Çünkü aile içinde kardeşler arasında geçerli olan kaynaşma ve sıkı yakınlık biçimi, onların arasında aşk duygularının ve cinsel ilişki kurma arzusunun yeşermesine engel olur. Buna ünlü bir hukuk bilgini olan Fransız Montesqıu "Kanunların Ruhu" adlı eserinde değinmiştir.

Cevabım şudur: Bir defa bu görüş, az önce açıkladığımız üzere, doğru değildir. İkinci olarak bu görüş, sadece bu uygulamaya zorunlu olarak ihtiyaç duyulmadığı durumlarda geçerlidir ve doğal olmayan mevzu kanunların korunması gerekli olan toplumsal maslahatı koruyamadığı ve toplumda yaşayan fertlerin mutluluğunu sağlayamadığı durumlara mahsustur. Yoksa günümüzün hayatında uygulanan kanunların ve geçerli olan prensiplerin çoğunluğu doğal değil, toplumun ihtiyaçlarının ürünü olan mevzu kanunlardır.

ayetİn hadİsler ışığında açıklaması

et-Tevhid adlı eserde, İmam Sadık'ın (a.s) bir hadiste raviye hitaben şöyle dediği rivayet edilir: "Herhâlde sen Allah'ın sizden başka insan topluluğu yaratmadığını düşünüyorsun? Evet. Vallahi, Allah bir milyon Âdem yarattı. Sizler bu Âdemlerin sonuncusunun soyunun par-çasısınız." (s.277)

Ben derim ki: İbn-i Meysem, Nehc-ül Belağa şerhinde İmam Sadık'tan (a.s) bu anlamı içeren bir rivayet nakletmiştir. (c.1, s.173) Bu rivayeti Şeyh Saduk da el-Hisal adlı eserinde nakletmiştir. (c.2, s.652, h:54)

el-Hisal adlı eserde İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Yüce Allah on iki bin âlem yarattı. Bu âlemlerin her biri yedi gök ile yedi yerin bütününden büyüktür. Bu âlemlerin hiçbiri kendilerininki dışında bir âlemin olmadığı görüşündedir." (c.2, s.639, h:14)

Yine aynı eserde İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Yüce Allah yeryüzünde başlangıcından beri Hz. Âdem'in soyu dışında yedi âlem yarattı. Bu âlemleri yerin yüzeyinden meydana çıkardı. Onları birbiri arkasından yeryüzünde kendi âlemleri ile birlikte yerleştirdi. Sonra yüce Allah insanın babası olan Hz. Âdem'i yarattı ve ondan onun soyunu meydana getirdi..." (c.2,s.358, h:45)

Şeybani Nehc-ül Beyan adlı eserinde Amr b. Ebu Mikdam'dan, o da babasından şöyle rivayet eder: "İmam Bâkır'a (a.s) 'Yüce Allah, Hz. Havva'yı neden (hangi şeyden) yarattı?' diye sordum. Bana 'Şu halk bu konuda ne diyor?' diye sordu. Ben de 'Allah onu Hz. Âdem'in kaburga-larının birinden yarattı, diyorlar' dedim. Bana 'Yalan söylüyorlar. Allah onu Hz. Âdem'in kaburgası dışında bir şeyden yaratmaktan âciz miydi?' dedi. Ben de 'Canım sana feda olsun, peki onu neden yarattı?' diye sordum. Bana şu cevabı verdi: 'Babamın, babalarına dayanarak bana verdiği bilgiye göre Resulullah (s.a.a) bu konuda şöyle buyurmuştur: Yüce Allah bir avuç çamur alıp onu sağ eli ile -ki O'nun her iki eli de sağ eldir- karıştırdı ve bu çamurdan Âdem'i yarattı. Çamurdan bir mik-tar fazla kaldı. İşte çamurun geriye kalanından da Havva'yı yarattı."

Ben derim ki: Bu rivayetin bir benzerini Şeyh Saduk, Amr'a dayandırarak nakletmiştir. Bu konuda başka rivayetler de vardır. Bunlara göre Hz. Havva, Hz. Âdem'in sırtındaki sol tarafına düşen en kısa kaburga kemiğinden yaratıldı. Bu husus Tevrat'ın Tekvin babının ikinci bölümünde de yer almıştır. Bu içerik özü bakımından muhal ve imkansızlığı gerektirmiyorsa da daha önce belirttiğimiz gibi Kur'an ayetlerinde bunu destekleyen bir açıklama yoktur.

el-İhticac adlı esere göre İmam Seccad (a.s) bir Kureyşli ile yaptığı konuşmada adama, Habil'in, Kabil'in ikiz kız kardeşi Luza ile, Kabil'in de Habil'in ikiz kız kardeşi İklıma ile evlendiğini anlatınca, Kureyşli İmama "Habil ile Kabil kız kardeşlerini hamile mi bıraktılar?" diye sordu. İmam "evet" deyince, Kureyşli "Bu, günümüz Mecusilerinin yaptıkları iştir." dedi. İmam adama "Mecusiler bu işi, onun Allah tarafından haram kılınmasından sonra yapıyorlar" dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti: "Bunu tuhaf görme. Bu, yüce Allah'ın yasalarıdır ki uygulanmıştır. Yüce Allah, Hz. Âdem'in eşini ondan yarattıktan sonra onu kendisine helâl kılmadı mı? Bu uygulama onların döneminde geçerli olan bir ilâhî kanundu. Sonra Allah onu yasaklayan hükmü indirdi..." (c.2, s.44, Necef baskısı)

Ben derim ki: Bu hadiste yer alan bilgi Kur'an'dan anlaşılan anlama ve aklî değerlendirmeye uygundur. Bu konuda mezkur rivayetle çelişen başka rivayetler de vardır. Bu rivayetlere göre Hz. Âdem'in çocukları gökten inen huriler ve cinlerle evlendiler. Ancak bu konuda doğrunun ne olduğunu öğrenmiş bulunuyorsun.

Mecma-ul Beyan tefsirinde yer aldığına göre; "Onun hatırına birbirinizden bir şey istediğiniz Allah'tan ve akrabaların haklarını çiğnemekten sakının." ifadesi hakkında İmam Bâkır (a.s) "Yani akrabalarla ilişkileri kesmekten sakının" demiştir.

Ben derim ki: Bu tefsirde "erham" kelimesinde "mim" harfinin fet-ha yani üstün ile harekeli okuma tarzı doğru kabul edilmiştir.

el-Kâfi adlı eserde ve Tefsir-ul Ayyâşî'de şöyle deniyor: "Bunlardan maksat insanların akrabalarıdır. Yüce Allah akrabalar arası ilişkileri gözetmeyi emretmiş ve akrabalık bağını yüceltmiştir. Baksana, onu kendisi ile yan yana koymuştur." (Usûl-ü Kafi, c.2, s.150, h:1; Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.217, h:10)

Ben derim ki: Bu son cümlede yüceltmenin gerekçesi açıklanıyor. Yüce Allah'ın akrabayı kendisi ile yan yana koymasından maksat "Onun hatırına birbirinizden bir şey istediğiniz Allah'tan ve akrabaların haklarını çiğnemekten sakının." ifadesinde kendi yüce adı ile "akrabalar" kelimesinin yan yana getirilmesidir.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Abd b. Hamid'in İkrime'den "Onun hatırına birbirinizden bir şey istediğiniz Allah'tan ve akrabaların haklarını çiğnemekten sakının." ayeti hakkında İbn-i Abbas'ın şöyle dediğini rivayet eder: "Resulullah Efendimiz şöyle buyuruyor: 'Yüce Allah buyuruyor ki: Akrabalarınızla ilişkileri gözetin. Bu tutum, dünya hayatında size daha uzun süreli kalıcılık sağlar, ahirette de sizin için hayırlı olur." (c.2, s.117)

Ben derim ki: Peygamberimizin "size daha uzun süreli kalıcılık sağlar" sözünde müstafiz haddine ulaşan birçok rivayette değinilen şu hususa işaret vardır: "Akrabalık bağlarını gözetmek ömrü uzatır, bu bağları koparmak ise ömrü kısaltır." Bunun gerekçesini şu ayetin az ilerde ele alınacak tefsiri ile irtibatlandırmak mümkündür. "Arkalarında güçsüz çocuklar bırakarak ölecek olsalar çocuklarının hâli nice olur diye kaygı duyanlar yetimlere haksızlık etmekten korksunlar." (Nisâ, 9) Akrabalık bağlarını gözetmenin hayatta kalıcılık sağlamasından maksat, akrabalık bağlarını gözetmenin etkileri ve sonuçları bakımından hayatta kalıcılık sağladığı da olabilir. Çünkü bu bağları gözetmek akrabalar arasındaki birliği pekiştirir ve bu sayede insan, hayatını ve refahını engelleyen bela, musibet ve düşmanlar gibi faktörlere karşı güçlü olur.

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Esbağ b. Nebate'den şöyle rivayet edilir: Hz. Ali'nin şu sözleri buyurduğunu duydum: "İçinizden biri hoşnut olacağı bir durumda öfkelenir ve bu yüzden cehenneme girer. [Veyahut hadisin anlamı şudur: İçinizden biri öfkelenir ve bu yüzden cehenneme girinceye dek artık hoşnut olamaz.] Herhangi biriniz akrabasına öfkelenince ona sokulsun. Çünkü akraba akrabaya dokununca öfkesi diner. Akrabalık bağı Arşa asılıdır; onu darbenin demiri çınlatması gibi çınlatır ve şöyle seslenir: 'Ey Allah'ım, benimle ilişki kuranla sen de ilişki kur; benimle ilişkiyi kesenle sen de ilişkiyi kes.' İşte yüce Allah'ın kitabında söylediği de budur: 'Onun hatırına birbirinizden bir şey istediğiniz Allah'tan ve akrabaların haklarını çiğnemekten sakının.' Herhangi bir kimse öfkelendiğinde eğer ayakta ise hemen yere otursun. Çünkü bu hareket şeytanın kışkırtmasını ve pisliğini giderir." (c.1,s.217, h:8)

Ben derim ki: Bilindiği gibi akrabalık, insan fertleri arasında varolan birlik yönü ve boyutudur. Çünkü aynı ana-babadan ya da aynı anadan veya aynı babadan dünyaya getirilme sebebi ile varoluş maddeleri arasında sıkı ilişki kuruluyor. Bu bağ akrabalar arasında geçerli olan gerçek bir ilişki gerekçesidir. Bu bağın ahlâkta, yaratılışta, ruhta ve bedende meydana getirdiği gerçek ve inkâr edilmez etkileri ve belirtileri vardır. Gerçi bu etkilerin yanı sıra bu etkileri zayıflatan veya bu et-kileri yok zannettirecek derecede ortadan kaldıran bazı karşıt faktörler de ortaya çıkabilir, ama bu faktörler hiçbir zaman akrabalık bağının et-kilerini kökten silemez.

Her neyse, akrabalık bağı bir aşiretin fertleri arasındaki en güçlü doğal kaynaştırma sebebidir, bu alanda en güçlü etkiyi meydana getirmeye kelimenin tam anlamı ile yeteneklidir. Bundan dolayı akrabaların birbirine yapacakları iyiliklerden çıkacak sonuçlar, yabancıların birbirine yapacakları iyiliklerin verecekleri sonuçlardan daha güçlü ve daha ağırlıklıdır. Tıpkı bunun gibi akrabalara yönelik kötülükler de yabancılara yapılacak kötülüklerden daha kalıcı sonuçlar meydana getirir.

Bu söylediklerimizle Hz. Ali'nin (a.s); "Herhangi biriniz akrabasına öfkelenince ona sokulsun." şeklindeki sözlerinin anlamı ortaya çıkıyor. Çünkü akrabaya sokulmak ve onun vücuduna dokunmak; akrabalık bağını gözetmek, varlığını pekiştirmek, gerekçesinin farkına varmak ve hükmüne boyun eğmektir. Böyle olunca şefkat ve sevginin belirmesi ile onun etkisi yenilenir.

Hz. Ali'nin (a.s) rivayetin sonundaki; "Herhangi bir kimse öfkelendiğinde ayakta ise, hemen yere otursun..." biçimindeki sözüne gelince, eğer öfke nefsin coşmasından, saldırganlaşmasından kaynaklanıyorsa, onun belirmesi ve kabarması kendi havasına, şeytanın kışkırt-masına, boş ve hayalî sebeplere yöneltmesine dayalı olur. Böyle olunca ayaktayken oturmak gibi durum değişikliği yapmak, nefsi bir hâlden yeni bir hâle geçirir. Bu hâlde nefis yeni bir sebeple oyalanarak öfkelenmekten vazgeçebilir. Çünkü insan nefsi, yaratılışı itibari ile öfkeden çok merhamete meyillidir. Bundan dolayı bazı rivayetlerde öfke durumunda aynı şekilde mutlak anlamda durum değişikliği yapılması tavsiye ediliyor.

Nitekim el-Mecalis adlı eserde İmam Cafer Sadık'tan (a.s) babasının şöyle buyurduğu nakledilir: "Babamın yanında öfkeden söz edilince şöyle buyurdu: "İnsan öyle öfkelenebilir ki, ondan sonra asla hoşnut olmayabilir ve bu yüzden cehenneme girer. Herhangi bir kimse eğer ayaktayken öfkelenirse yere otursun. Çünkü bu durum değişikliği, adamın üzerindeki şeytan kışkırtmasını giderecektir. Eğer oturuyorsa ayağa kalksın. Herhangi bir kimse eğer bir akrabasına öfkelenirse ayağa kalkıp ona doğru gitsin, ona sokulup bedenine dokunsun. Çünkü akraba akrabaya dokununca, sakin olur."

Bu önlemin etkisi somuttur ve tecrübe edilmiştir.

Şimdi de Hz. Ali'nin (a.s) "Akrabalık bağı arşa asılıdır; onu darbenin demiri çınlatması gibi çınlatır..." biçimindeki sözünü ele alalım. Yani akrabalık bağı, arşta demire vurulunca çıkan ses gibi bir ses meydana getirir. es-Sihah kitabında yer aldığına göre bu hadisin orijinalinde geçen "tunkizu" kelimesinin mastarı olan "inkaz" kelimesi, ga-ga darbesi gibi hafif bir ses demektir. Kürsi'den söz ederken kısa bir açıklama yapmıştık. Bu açıklamanın daha tafsilatlısı arş konusunu ele aldığımızda yapılacaktır. Arştan maksat olaylara yönelik icmalî (ayrıntısız) ve fiilî (pratik) bilgi makamıdır. Bu da, muhtelif olayların dizgininin, değişik kevnî sebeplerin ve gerekçelerin önünde toplandığı bir varlık merhalesidir. O tek başına muhtelif ve değişik sebeplerin ve gerekçelerin zincirlerini harekete geçirir. Yani sebeplere sirayet eden ve onları hareket ettiren ruhu ile onlarla ilişki kurar. [Tıpkı bir ülkenin kriz masası gibi.] Nitekim farklı yönleri, gelişmeleri ve biçimleri olan olaylar krallık tahtında bir araya gelir. Bu tahttan çıkan tek söz, ülkedeki güç odaklarını ve iş gören makamların zincirlerini harekete geçirerek her duruma uygun düşen şekil ve etkinin meydana gelmesini sağlar.

Akrabalığa gelince, daha önce belirttiğimiz gibi, o tıpkı ruh gibi yakınlık bağının bir araya getirdiği şahısların bedenlerine işleyen bir gerçektir. Dolayısıyla akrabalık bağı Arşla ilgili şeylerdendir. Zulme uğradığında ve sıkıntıya düşürüldüğünde, asılı ve ilgili olduğu makama sığınır ve oradan yardım ister. İşte, "onu darbenin demiri çınlatması gibi çınlatır." sözünün anlamı budur. Bu söz en güzel ve orijinal benzetmelerden biridir. Burada bu hâl, demire dokunulması durumundaki hâle benzetiliyor. Demire darbe vurulunca demirin bütün kütlesini kaplayan bir sarsıntı ve titreşimin sonucunda bir çınlama meydana gelir. Tıpkı çıngırakların, cam bardakların ve benzerlerinin çınlamaları gibi.

Hz. Ali'nin (a.s) "Ey Allah'ım, benimle ilişki kuranla sen de ilişki kur; benimle ilişkiyi kesenle sen de ilişkiyi kes." sözü, akrabalık bağının baş vurusunun ve yardım dileğinin içeriğini açıklıyor. Birçok rivayetlerde akrabalık ilişkisini devam ettirmenin ömrü uzattığı, bu ilişkiyi kesmenin de ömrü kısalttığı vurgulanıyor.

Tefsir kitabımızın ikinci cildinde ameller ile amellerin hükümlerine ilişkin dış olaylar arasındaki bağlantıyı incelerken şu hususu açıklamıştık ki, kâinat düzeninin yöneticisi bu kâinatı yararlı amaçlara doğru yönlendirir ve onu asla başı boş bırakmaz, kâinatın bir veya bir kaç bölümü bozulduğunda ya düzelterek veya ortadan kaldırarak bu bozukluğu tedavi eder. Akrabalık ilişkisini kesen kimse ise, yüce Allah'ın tekvinî bir hükmü konusunda onunla savaşa girişmiş demektir. Eğer ıslah olmazsa, Allah ömrünü kısaltarak varlığını ortadan kaldırır. Günümüz insanının bu ve buna benzer gerçekleri hissetmemesine şaş-mamak gerekir. Çünkü çeşitli hastalıklar insanlığın vücudunu sarmış, bu hastalıklar birbirine karışarak, birbirine benzer hâle gelmiş ve kronikleşmiştir. Bu yüzden insan duyarlığı, acıyı ve ıstırabı algılamaya güç ve fırsat bulamamaktadır.

 


 

 

 

 

 

 

2- Yetimlere mallarını verin. (Kendi malınızdan) kötü olanı (onların mallarından) temiz olanla değiştirmeyin ve onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır.

 

3- Yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, o hâlde (yetim kızlarla değil) gönlünüzün rahat ettiği (başka) kadınlardan ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz. Aralarında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, yalnız biriyle evlenin veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Adaletten ayrılmamanız için en uygun olan budur.

 

4- Kadınların mehirlerini (Allah tarafından) bir bağış olarak verin. Fakat onlar gönül hoşluğu ile onun bir kısmını size bağışlarlarsa, onu afiyetle yiyin.

 

5- Allah'ın sizin için geçim kaynağı ve yaşayış vesilesi kıldığı mallarınızı (yetimlerin mallarını) beyinsiz (yetimlere) vermeyin. O malların geliriyle onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.

 

6- Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin. O hâlde eğer onlarda bir olgunluk görürseniz, mallarını kendilerine verin. Onların mallarını israf ederek veya büyüyecekler (de geri alacaklar) diye tez elden yemeyin. Yetimlerin velilerinden zengin olan, onların malına hiç dokunmasın. Fakir olan ise, (yetimin malını korumanın karşılığında) örfe uygun bir miktar yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman, yanlarında şahit bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter.

ayetlerİn Açıklaması

Okuduğumuz ayetler miras hükümleri; eş sayısı ve evlenilmesi yasak kimseler gibi evlenmeye ilişkin temel hükümleri açıklamaya yönelik surenin başında yer alan girişin tamamlayıcısı ve uzantısı niteliğindedir. Bu iki konu insan toplumunda egemen olan kanunların en büyük ve en önemli bölümlerindendir. Bu konuların toplumun oluşumunda ve devamında büyük etkileri vardır. Çünkü evlenme toplumun parçaları ve oluşturucu faktörü olan insan yavrularının konumunu belirler. Miras ise dünyadaki mevcut servetin bölüşümü ile ilgilidir. Servet ise toplum yapısının yaşamasında ve devamındaki temelini oluşturur.

Bu ayetlerde açıklamaları arasında zina ve fuhuş yasağına, karşılıklı rıza ile yapılacak bir ticaret dışındaki haksız mal yeme yasağına da değiniliyor. Bu durumda toplumu şekillendiren çocuklar ve mal gibi iki önemli konuda iki sağlam temel taşı yerine konmuş oluyor.

Buradan insan toplumu ile bağlantılı, bu toplumun köklerine ve iliğine işlemiş olan bu hükümlerin açıklanmasına zemin hazırlamak üzere gösterilen ilginin sebebi ortaya çıkıyor. İnsanları topluluklarının alıştığı, düşüncelerinin beslendiği, vücutlarının geliştiği, atalarının hayatlarını sürdürdükleri ve yeni kuşakların kanatları altında yetiştikleri geleneklerden vazgeçirmek, son derece zordur.

İşte bu özellik, bu surenin başında yasallaştırılan sözünü ettiğimiz hükümlerin karşılaştıkları durumdur. Bu durum o günün insanlığının durumuna ilişkin kabaca bir değerlendirme ile ve özellikle Arap âleminin durumunu gözden geçirmekle ortaya çıkar. O Arap âlemi ki, Kur'an'ın inişine ve İslâm'ın ortaya çıkışına ev sahipliği yaptı. Bu hükümlerin durumunu değerlendirirken Kur'an'ın peyderpey iniş keyfiye-tini ve İslâm'ın teşriî hükümlerinin ortaya çıkış biçimini de irdelemek gerekir.

Eskİ cahİlİye dönemİ

Kur'an, Arapların, İslâm'ın ortaya çıkışına bitişik dönemini cahili-ye dönemi diye adlandırır. Bunun tek anlamı, o günün Arapları arasında bilginin değil de bilgisizliğin, bütün işlerinde hakkın değil de batılın ve sakat görüşün egemen olduğunu vurgulamaktır. Kur'an'ın onların hayat tarzlarına ilişkin verdiği bilgiye göre onların hayatı böyle idi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onlar Allah hakkında cahiliye zihniyetini yansıtan, gerçeğe aykırı bir düşünce taşıyorlar." (Âl-i İmrân, 154) "Onlar yoksa cahiliye yasalarını mı istiyorlar?" (Mâide, 50) "O zaman inkâr edenler kalplerine öfkeli soy koruyuculuğunu, o cahiliye taassubunu yerleştirdiler." (Fetih, 26) "Eski cahiliyenin süs ve edası ile süslenip kendinizi teşhir etmeyin." (Ahzâb, 33)

O günkü Araplar güneyde Hıristiyan Habeşlerle, batıda yine Hıris-tiyan Roma İmparatorluğu ile, kuzeyde Mecusi Perslerle komşu idiler. Bunların dışındaki komşuları, putperestlerin yaşadığı Hint ile Mısır idi. Ayrıca bölgelerinde Yahudi kabileleri yaşıyordu. Bununla birlikte Araplar putperest idiler ve çoğunluğu kabile hayatı yaşıyordu. Bütün bu faktörlerin etkisi ile bedevi bir toplum oluşturmuşlardı. Bu toplumda Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi geleneklerinden bazı unsurlara rastlanıyordu. Onlar cahilliklerinin sarhoşu idiler. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyacak olursan, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanların peşinden giderler, sırf tahmin yürütürler." (En'âm, 116)

Bedevi olan aşiretler alçak ve seviyesiz hayat tarzlarının yanı sıra savaşlarla, saldırılarla, başkalarının malını ve ırzını çalmakla yaşıyorlardı. Bu yüzden aralarında güven ve barıştan eser yoktu. Emir galip gelene ve mülk de ona el koyana aitti.

Erkeklerin arasında erdem kabul edilen davranışlar kan dökmek, cahiliye taassubu, büyüklenmek, gurur, zalimlerin yardakçılığını yapmak, mazlumların haklarını çiğnemek, saldırganlık, kırıcı rekabet, kumar, içki içmek, zina, ölü eti yemek, kan içmek ve çürümüş hurma yemekti. Kadınlar ise insan toplumunun bütün meziyetlerinden yoksun idiler. İradeleri ellerinde değildi. İstediklerini yapamazlardı. Miras hakları yoktu. Yahudilerde ve bazı putperestlerde olduğu gibi erkekler istedikleri sayıda kadınla evlenebilirlerdi, bunun hiçbir sınırı yoktu. Buna rağmen kadın süslü ve güzel görünmek için çırpınıyor, sevdikleri erkeklere davetkâr davranıyorlardı. Aralarında zina ve fuhuş yaygındı. Hatta evli kadınlar bile böyleydi. Acayip görüntülerinden biri de kimi zaman hacca çıplak olarak gelmeleriydi.

Çocuklar ise, nesep açısından babalara nispet ediliyordu. Yalnız küçük yaştaki oğullar mirasçı olamıyorlardı. Büyük oğullar mirasın hepsini alıyorlardı. Babanın dul eşi de bu mirasın bir parçası idi. Küçük yaştaki çocuklar, erkek olsunlar, kız olsunlar mirasçı olamıyorlardı. Kadınlar da miras hakkından mahrum idi. Eğer ölen kimse arkasında sadece küçük yaşta erkek çocuk bırakırsa, çocuk babasının mirasçısı olabiliyordu. Ama güçlü yakınlar yetimi elleri altına alarak malını yiyorlardı. Fakat yetim, kız çocuğu ise aile büyükleri onunla evlenerek malını yiyorlar, sonra onu boşayarak ortada bırakıyorlardı. O yetim kızcağızın ne geçineceği bir malı kalıyor ve ne kendisi ile evlenmek isteyecek ve bu sayede geçimini sağlayacak biri çıkıyordu. Yetim problemleri ile karşılaşmak onlarda çok yaygın bir sosyal yara idi. Çünkü aralarında sürekli savaşlar, saldırılar ve yağmalar görülürdü. Doğallıkla adam öldürmelere de toplumlarında çok sık rastlanırdı.

Çocuklarının bir bahtsızlığı da şehirlerin bakımsız ve toprakların verimsiz olduğundan sık sık kuraklık ve kıtlıkla karşılaşılma olayı idi; bu yüzden açlık korkusu ile evlatlarını kendi elleri ile öldürürlerdi.[20] Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi.[21] Bir erkek için en istenmez şey, kız çocuğu babası olduğu haberini alması idi.[22]

Yönetim ve hükümetle ilgili durumlarına gelince, yarımadanın kenar kesimlerinde zaman zaman en güçlü ve en yakın komşularının himayesinde olan krallar hükümet ediyorlardı. Meselâ yarımadanın kuzeyinde İran'ın, batısında Roma'nın, güneyinde Habeşistan'ın böyle bağımlı kralları iktidar oluyordu. Fakat yarımadanın orta kısımlarını oluşturan Mekke, Medine, Taif gibi yöreler Cumhuriyete benzeyen, fakat aslında Cumhuriyet olmayan bir yönetim biçimine sahipti. Aşiretler kırsal kesimde, hatta yerleşim birimlerinde kabile reislerinin yönetimi altında yaşarlardı. Zaman zaman bu yönetim biçimi saltanata dönüşürdü. Bu acayip kargaşa Arapların her belirli grubuna şu ya da bu şekilde egemendi, yarımadanın her yöresinde çeşitli biçimlerde görülürdü. Üstelik aralarında acayip gelenekler ve hurafe nitelikli inançlar yaygındı. Bütün bunlara bir de okuma-yazma bilmeme, öğretim ve eğitimden yoksun olma belasını eklemek gerekir ki, bu bela aşiretler ve kabileler bir yana şehir ve kasaba yerlerinde de hüküm sürüyordu.

Arapların durumları, davranışları, âdetleri ve gelenekleri hakkındaki bütün açıklamalarımız, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinden ve kendilerine yönelttiği hitaplardan açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Önce bu ayetlerin ve açıklamaların kendilerine Mekke'de sunduğu mesajların içerdiği maksatlar, sonra da İslâm ortaya çıktıktan ve güçlendikten sonra Medine'de yaptığı telkinleri iyi incele. Sonra da onlara yakıştırdığı sıfatlara bak. Kendilerine yönelttiği eleştirileri ve kınamaları değerlendir. Onlara getirilen yasakları şiddetlilikleri ve hafiflikleri açısından gözden geçir. Bütün bunları düşünce süzgecinden geçirdiğin zaman anlattıklarımızın doğru olduğunu görürsün. Üstelik tarih bunları anlatıyor ve bizim vermediğimiz ayrıntılara giriyor. Çünkü ayetler ele aldıkları hususları uzatmıyor, haklarında sadece özet bilgi veriyor. Bu konudaki en kısa ve yeterli söz Kur'an'ın bu döneme değinirken kullandığı "cahiliye dönemi" deyimidir. Bu deyimin anlamı bütün o ayrıntıları özetliyor. İşte Arap âleminin o günkü durumu böyle idi.

O gün Arapları çevresindeki Romalılardan, Perslerden, Habeşlilerden, Hintlilerden ve başka kavimlerden oluşan âleme gelince, Kur'an bu âlemin durumunu da kısaca açıklıyor. Bu âlemden önce kitap ehlinin, yani Yahudilerin, Hıristiyanların ve onlarla aynı kategoride olanların durumuna bakalım. Bunların toplumları keyfî monarşilerle ve kişisel tahakkümü benimsemiş krallar, reisler, imparatorlar ve genel valiler tarafından yönetiliyordu. Böylece o toplumlar iki kesime bölünmüştü. Bir tarafta canının istediğini yapan, insanların kendileri ile, ırzları ile, malları ile oynayan egemen bir kesim vardı. Öbür tarafta ise köleleştirilen, horlanan bir yönetilen kesim vardı. Bu kesimin ne ırz, ne mal ve ne can güvenliği ve ne irade özgürlüğü vardı. Sadece efendilerinin onayladıkları şeyleri yapabilirlerdi. Egemen zümre, din adamlarını ve hukuk bilginlerini denetimi altına almış, onlarla iş birliği yapmıştı. Böylece halkın kalplerini ve düşüncelerini avucu içine almıştı. Aslında halkın dininde ve dünyasında egemen olan bu kesimdi. İnsanların dininde alimlerin dilleri ve kalemleri aracılığı ile, dünyalarında kamçı ve kılıç aracılığı ile istedikleri gibi hükmediyorlardı.

Yönetilen kesim de tıpkı yönetenler ve yönetilenlerde olduğu gibi iki kesime ayrılıyordu. Bu ayırımın kriteri, yönetilenlerin kendi aralarındaki güç ve zayıflık derecesi idi. İşte bu kesim bu bakımdan, "İnsanlar efendilerinin dinindendir." vecizesi uyarınca azgın zenginler ile zayıflar, güçsüzler ve köleler diye ikiye ayrılıyordu. Ev reisi ile onun eli altındaki kadınlarda ve çocuklarda da aynı durum geçerli idi. Hayatın bütün alanlarında irade ve davranış özgürlüğüne sahip erkekler ile bütün bunlardan yoksun kadınlar arasındaki durum da aynı idi. Kadınlar kesinlikle erkeklere bağımlı idiler; erkekler kendilerinden ne isterlerse, onları yerine getirmeye mecburdular. En ufak bir bağımsızlıkları yoktu.

Bütün bu gerçekleri şu ayet açıkça ortaya koyuyor: "De ki: 'Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da bazılarımız bazılarını Rabler edinmesin.' Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz gerçekten Müslümanlarız." (Âl-i İmrân, 64) Resulullah (s.a.a) Roma kralı Herakliyus'a yazdığı mektupta şu ayete yer verdi. Denildiğine göre, Peygamberimizin Mısır, Habeşistan, Pers ve Necran krallarına yazdığı mektup da şu ayeti içeriyordu. Yüce Allah'ın şu sözü de aynı niteliktedir: "Ey insanlar, biz sizi bir erkek ile bir kadından yarattık ve birbirinizi tanıyasınız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır." (Hucurât, 13)

Yüce Allah, köleler ile ve hür kadınlarla evlenmeyi tavsiye ederken de aynı gerçeği vurguluyor: "Bazınız bazınızdandır. O hâlde onlarla... sahiplerinin izniyle evlenin." (Nisâ, 25) Yine yüce Allah, kadınlardan söz ederken aynı gerçeğe parmak basıyor: "Ben, erkek olsun, kadın olsun, içinizden çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmam. Bazınız bazınızdan meydana gelmedir." (Âl-i İmrân, 195) Bu anlamda daha birçok ayet vardır.

Arapların çevresinde yaşayan ve kitap ehli olmayan toplumlara gelince, o gün onlar putperestler ile bu kategoride olanlardan oluşuyordu. Bunlar kitap ehlinden daha kötü, daha beter bir durumda idiler. Onların davranış ve tutumlarını kınayan ayetler, onların hayatın bütün alanlarında ve mutluluğun bütün dallarında nasıl akıntıya kürek çektiklerini, nasıl işlerinin sonunun hüsran olduğunu açıklıyor: "Andolsun biz zikirden (Tevrat'tan) sonra Zebur'da da 'yeryüzüne mutlaka salih kullarım vâris olacaktır' diye yazdık. Şüphesiz bunda kulluk eden kimseler için yeterli bir öğüt vardır. Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. De ki: 'Bana ilâhınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahy olunuyor. O'na teslim olacak mısınız?' Eğer yüz çevirirlerse, de ki: Ben sizin hepinize eşit biçimde açıkladım." (Enbiyâ, 105-109) "Bu Kur'an, gerek sizi gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahy edildi." (En'âm, 19)

İslâm'a çağrının ortaya çıkışı

İnsan toplumunun o günkü (cahiliye dönemindeki) durumu işittiğin gibi idi. Yani insanlık, hayatın bütün alanlarında batılın, fesat ve zulmün pençesine düşmüştü. İslâm ise tevhit dini ve hak din olarak hakkı hâkim kılmak, onu mutlak anlamda insanlar üzerinde iktidar yapmak, onların kalplerini şirkin pisliklerinden temizlemek, davranışlarını arındırmak, fesadın köklerine, dallarına, içine ve dışına işlediği toplumlarını ıslah etmek istiyordu.

Sözün kısası yüce Allah insanları açık gerçeğe iletmek istiyordu. O onlara zorluk çıkarmak değil, onları arındırmak ve kendilerine yönelik nimetini tamama erdirmek istiyordu. O günkü insanların içinde debelendikleri batıl ile hak kelimesinin onlar hakkında istediği düzen iki karşıt nokta, iki zıt kutup oluşturuyordu. Acaba 'Gayenin önemi, sakıncalı da olsa vasıtayı mubah kılar' sözü uyarınca İslâm, ne pahasına olursa olsun ve hangi vesile ile mümkün olursa olsun hakkı üstün kılmak arzusu ile batıl yanlılarının bazısını kullanarak diğerlerini ıslah mı etmeli, arkasından da başka bir bölümün aracılığı ile başka bir bölümü yola mı getirmeli idi? Bu, siyasetçilerin kullandığı bir siyasî yöntemdir.

Hedefe yönelik bu tutum, hangi alanda kullanılırsa genellikle maksada ulaştırır. Maksada vardırmadığı durumlar çok azdır. Fakat İslâm çağrısının bayrak edindiği açık gerçek hakkında geçerli değildi. Çünkü gaye, onun araçlarının ve ön adımlarının ürünü idi. Nasıl olur da batıl öncüller hakkı doğurabilir. Nasıl olur da hasta ve bozuk bir insan, sağlıklı bir insan üretebilir. Oysa yavru, onu doğuran ana-babadan alınmış bir sentezdir.

Siyasetin özlemi ve arzusu iktidara gelmek, egemen olmaktı. Nasıl olursa olsun öne geçmek, başa konmak, mevki ve menfaat elde etmekti. İyi-kötü, hak-batıl hangi nitelikle bu hedeflere varılsın, önemli değildi. Fakat hakka yönelik çağrı sadece hak amacı istiyordu. Eğer o hakka batıl aracılığı ile ulaşsa bu tutumu ile batılı onaylamış, desteklemiş olurdu. O zaman hakka çağrı olmaz, batıla çağrı olurdu.

Bu gerçeğin Peygamberimizin (s.a.a) ve soyundan gelen pâk önderlerin hayatlarında bariz tezahürleri vardır. Peygamberimiz uzlaşmaya ve (az da olsa) taviz vermeye çağrıldığı sıralarda Rabbi ona bunu (yukarıda anlatılan gerçeği) emretti ve Kur'an da bu talimatla indi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki, ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim kulluk ettiğim Allah'a kulluk etmezsiniz. Ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim kulluk ettiğim Allah'a kulluk edecek değilsiniz. Benim dinim bana, sizin dininiz de sizedir." (Kâfirûn suresi) Yüce Allah tehdit izlenimi veren bir üslûp ile şöyle buyuruyor: "Eğer biz sana direnme gücü vermeseydik, azıcık onlara yanaşmak üzereydin. Eğer onlara yanaşsaydın, sana dünya hayatının ve ölüm ötesinin azabını katlayarak tattırırdık." (İsrâ, 75) "Yoldan çıkarıcıları kendime destek edinmedim." (Kehf, 51) Yüce Allah geniş anlamlı bir örnekte şöyle buyuruyor: "Güzel olan ülkenin bitkisi, Rabbinin izni ile çıkar; kötü olandan ise, yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz." (A'râf, 58)

Hak batıla karışmadığı ve onunla bağdaşmadığı içindir ki, İslâm çağrısının yükü Peygamberimizi yorgun düşürünce yüce Allah, çağrının kendisini, çağrılanları ve benimsenmesine çağrılan mesajı göz önüne alarak üç sebepten dolayı ona yumuşak bir tutum benimsemesini ve tedricîlik ilkesini gözetmesini emretmiştir.

Birinci sebep, dinin toplumun bütün alanlarını ıslah edebilecek ve fesadın kökünü kurutacak hak bilgileri ile yasalaştırılmış kanunlarıdır. Çünkü insanların inançlarını değiştirmek çok zordur. Özellikle bu inançlar ahlâka ve davranışlara yansımış ise ve âdetlere dayanak oluşturmuş ise, bu âdetler üzerinde yüzyıllar geçmiş, eski kuşaklar bunlarla gelip geçmiş ve yine bunlar ile yeni nesiller yetişmiş ise böyle inançları değiştirmek son derece zordur.

Bir de eğer önerilen din ve onun çağrısı hayatın bütün alanlarını kaplıyorsa, açığı ile gizlisi ile, insanın günün yirmi dört saatindeki bütün davranışlarını ve tutumlarını, bütün fertleri ve toplulukları istisnasız olarak bağlayacak biçimde (İslâm'da olduğu gibi) kapsıyorsa, böyle durumlarda yerleşik inancı değiştirmek, düşünülmesi bile dehşet veren veya normal olarak imkânsız olan bir olaydır.

Bu iş davranışlarda, inançlarda olduğundan daha zordur. Çünkü insanın davranışlarla arasındaki yakınlık ve alışkanlık, inançlar ile arasındaki yakınlıktan ve içiçelikten daha öndedir. Davranış, duyuları için daha bariz, arzu ve istekleri için daha tercihlidir. Bundan dolayı İslâm çağrısı, işinin başında hak inançlarını bir bütün hâlinde açıkladı. Fakat ilâhî kanunlar ve şeriatlar tedricî olarak hüküm hüküm ortaya çıktı.

Kısacası, İslâm çağrısı mesajını insanlara sunarken tedricîlik ilkesini gözetmiştir. Bunu insan tabiatı onu algılamaktan kaçınmasın ve mesajın unsurlarını birbirlerine ekleme konusunda sıkıntıya düşmesin diye böyle yaptı. Bu söylediklerimiz, bu gerçekleri dikkatle irdeleyen araştırıcılar için açıktır. Çünkü böyle bir araştırıcı, Kur'an ayetlerinin ilâhî bilgileri ve şeriat yasalarını sunma konusunda Mekke'de ve Medine'de inen ayetlerin farklı olduğunu görür. Mekke'de inen ayetlerde genel ilkeler ayrıntıya girilmeden sunuluyor. Medine döneminde inen ayetlerde -biz bununla nerede inmiş olursa olsun hicretten sonra inen ayetleri kastediyoruz- ise, ayrıntı vardır. Mekke döneminde genel ve ayrıntısız bir dille sunulan hükümlerin bu dönemde ayrıntıları verilmiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor. "Hayır, insan kendini ihtiyaçsız gördüğü için azar. Oysa dönüş Rabbinedir. Gördün mü şu engel olan adamı, namaz kılan kula? Gördüm mü? Ya o kul doğru yolda ise veya başkalarını kötülüklerden sakınmaya çağırıyorsa? Gördün mü? Ya o adam gerçeği inkâr etmiş, ayetlerimize sırt dönmüş ise? Allah'ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?" (Alâk, 9-14) Oruç hakkındaki ayetleri incelerken işaret ettiğimiz gibi nübüvvetten sonra ilk aşamada inen ayetlerde tevhit, ahiret, takva ve ibadet konularına ayrıntılara girilmeden değiniliyor.

Yüce Allah buyuruyor ki: "Ey örtüye bürünerek saklanan (Peygamber), kalk da uyar. Rabbinin büyüklüğünü dile getir." (Müddessir, 1-3) Bu da peygamberliğin ilk aşamasında inen ayetlerdendir. Yüce Allah buyuruyor ki: "Nefse ve onu biçimlendirene, ona bozukluğunu ve korunmasını ilhâm edene andolsun ki: Kim nefsini kötülüklerden arındırırsa kurtuluşa ermiştir. Kim nefsinin alçaltırsa hüsrana uğramıştır." (Şems, 7-10) Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kötülüklerden arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse başarıya ermiş, kurtulmuştur." (A'lâ, 15) "De ki: Ben sadece sizin gibi bir insanım. İlâhınızın bir tek ilâh olduğu bana vahy ediliyor. Artık ona yönelin. Ondan af dileyin. Ona ortak koşanların vay hâline? O müşrikler ki, zekât vermezler ve ahireti inkâr ederler. İman edip iyi ameller işleyenler için kesintisiz bir ödül vardır." (Fussilet, 8) Bu ayetler peygamberliğin ilk döneminde inen ayetlerdendir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki: Gelin, Rabbinizin neleri yasakladığını size söyleyeyim: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya iyilik edin. Yoksulluk kaygısı ile çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de onların da rızkını biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın (öldürülmesinin) haram kıldığı cana kıymayın. İşte Allah, düşünesiniz diye size bunları tavsiye etti. Bulûğ çağına girinceye kadar yetimin malına en güzel biçimde yaklaşın. Ölçüde ve tartıda dürüst olun. Biz hiç kimseye gücünün üzerinde bir sorumluluk yüklemeyiz. Bir söz söylerken, akrabanız bile olsa doğru konuşun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah, hatırlayıp öğüt alasınız diye size bunları tavsiye etti. İşte benim dosdoğru yolum budur. Bu yola girin. Sakın sizi Allah'ın yolundan ayrı düşürecek yollara girmeyin. İşte Allah, kötülüklerden sakınasınız diye size bunları tavsiye etti." (En'âm, 151-153)

Okuduğumuz ayetlerde ilk önce şer'î yasakların ve ikinci olarak şer'î emirlerin nasıl özetlendiğine bir bakalım. Şer'î yasakların hepsi öyle bir vasıf altında bir araya getirildi ki, sıradan insan aklı bile onu kabul etmekten kaçınmaz. Bu ortak vasıf çirkin davranış vasfıdır. Çirkin davranışların kötü olduğu, bundan kaçınmak ve uzak durmak gerektiği hususunda hiçbir aklı başında kimse tereddüt etmez. Doğru yolda birleşerek bölünmekten, zayıf düşmekten ve helâke yuvarlanmaktan emin olmak da öyledir. Hiç kimse bunun iyi olduğu hususunda sırf içgüdüsünün yönlendirmesi ile şüphe etmez. İslâm bu çağrısında seslendiği kimselerin içgüdülerinin desteğinden yararlanmak istemiştir. Bundan dolayı aynı şekilde ana babaya asi olmak, onlara kötü davranmak, aç kalır korkusu ile çocukları öldürmek, haksız yere kanının dökülmesi haram olan bir insanı öldürmek, yetim malı yemek gibi yasakları ayrıntılı olarak saymıştır. Çünkü insanın saf duyguları bu çağrının mesajını destekliyor. Çünkü saf insanî duygular normal hâlleri ile bu cürümleri, bu kötülükleri işlemekten tiksinti duyar. Bizim naklettiğimiz bu ayetlerin benzeri olan başka ayetlere rastlamak mümkündür.

Her neyse, Mekke dönemi ayetleri, daha sonra inen Medine dönemi ayetleri tarafından ayrıntılı olarak açıklanan genel hükümlere çağırırlar. Bunun yanı sıra Medine dönemi ayetlerinin kendileri de bu tedricîlik prensibini gözetir. Bu dinin bütün kanunları ve hükümleri Medine'de bir defasında değil, tedricî olarak ve peyderpey inmiştir.

Bu konuda sadece bir örnek üzerinde düşünmek yeterlidir. Bu, daha önce işaret edilen içki yasağına ilişkin ayetlerdir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hurmalıkların ve üzüm bağlarının meyvelerinin suyundan sarhoşluk ve güzel rızık elde edersiniz." (Nahl, 67) Mekke döneminde inen bu ayette içkiye değiniliyor, fakat hakkında bir şey söylenmiyor. Sadece "güzel rızık" demek suretiyle içkinin güzel bir yiyecek veya içecek olmadığı ima ediliyor. Sonra yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki, Allah sadece gizli-açık kötülükleri, günahı... haram kıldı." (A'râf, 33) Yine Mekke döneminde inen bu ayet, günahları açıkça haram kılıyor, fakat içki içmenin haram olduğunu belirtmiyor. Böylece kötü bir alışkanlığı terk etmeye çağırırken yumuşak bir biçimde alıştırma yöntemi benimseniyor. Öyle bir kötü alışkanlık ki, insanlar arzuları tarafından ona sürüklenmiş, etleri bu alışkanlıkla beslenerek semirmiş ve kemikleri bu alışkanlıkla sertleşmiştir.

Yüce Allah daha sonra şöyle buyuruyor: "Sana içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Bunların ikisinde de büyük günah vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından büyüktür." (Bakara, 219) Medine döneminde inen bu ayet, içkinin yukarda naklettiğimiz A'râf suresinde haram olduğu açıklanan günahlardan olduğunu bildiriyor. Fakat görüldüğü gibi ayette alıştırma ve nasihat dili kullanılmıştır. Yüce Allah daha sonra şöyle buyuruyor: "Ey müminler içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi iğrençliklerdir. Onlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yolu ile aranıza kin ve düşmanlık tohumları ekmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçecek misiniz?" (Mâide, 90-91) Medine döneminde inen bu ayetler içki konusunda son sözü söyleyerek onu yasaklıyor.

İçki konusunun bir benzeri de miras meselesidir. Peygamberimiz ilk başta sahabeleri birbirine kardeş yaptı ve birbirlerinin mirasçıları olmalarını kararlaştırdı. Bunu, yüce Allah'ın daha sonra yasallaştıracağı miras düzenlemesine Müslümanları hazırlamak için yaptı. Daha sonra şu ayet indi: "Fakat Allah'ın kitabında akrabalar birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar." (Ahzâb, 6) İşte mensuh ve nasih hükümlerin çoğunluğunun durumu bu şekildedir.

Bu ve benzeri bütün durumlarda İslâm çağrısı, hüküm koymada ve bu hükümleri uygulamada yumuşak bir alıştırma yöntemi benimsedi. Bu tutumu, hüküm yüklemeyi kolaylaştırmak ve güzelce kabul edilmesini sağlamak için benimsedi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Biz Kur'an'ı insanlara ağır ağır okuyasın diye bölümlere ayırdık ve onu bölüm bölüm indirdik." (İsrâ, 106) Bir de bunun tersini düşünelim. Eğer Kur'an, Peygamberimize bir defada inmiş olsa ve Peygamberimiz de "Sana da insanlara indirilen ilâhî mesajı açıklayasın da ola ki düşünürler diye Kur'an'ı indirdik." (Nahl, 44) ayetinin yüklediği görev gereğince, Kur'an'daki ilâhî yasaları açıklamış ve Kur'an'daki bütün inanca ve ahlâka ilişkin direktifleri, ibadete ilişkin hükümlerin bütününü, muamelata, siyasete ve ticarete ilişkin bütün kanunları ortaya koymuş olsa, böyle bir durumda insanların onları kabul etmesini, onları uygulamasını, onların kalplerine egemen olup isteğe dönüşmesini, organlarına ve organizmalarına egemen olup davranışlara yansımasını bir yana bırakalım, zihinler bunları kavrayıp benimseyemezdi bile.

Kur'an'ın ağır ağır inmesi, bu dine, kabul edilip kalpleri etkileme imkânını vermiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kâfirler, Kur'an Muhammed'e bir defada topluca indirilseydi ya dediler. Oysa biz onunla kalbini güçlendirip pekiştirmek için onu böylece (bölüm bölüm) indirdik ve onu ağır ağır okuduk." (Furkan, 32) Bu ayet gösteriyor ki, yüce Allah Kur'an'ı bölüm bölüm indirmekle hem peygamberimize, hem onun ümmetine kolaylık sağlamıştır. Bu noktayı ayetin sonunda yer alan "ve onu ağır ağır okuduk." cümlesini de dikkate alarak iyi irdeleyip üzerinde düşünmek gerekir.

Yalnız şunu hatırdan çıkarmamak gerekir: Kolaylık sağlamak, iyi eğitmek ve faydayı gözetmek maksadı ile genel hükümlerden ayrıntılı açıklamaya geçmek ve hükümleri tedricî biçimde insanlara sunmak, tavizcilikten ve nabza göre şerbet vermekten ayrı bir şeydir. Bu apaçık bir husustur.

Bu tedricîliğin ikinci yönü; çağrılanların seçimi ve onlar arasında gözetilen sıra bakımındandır. Bilindiği gibi Peygamberimiz bütün insanlığa gönderildi. Onun çağrısı kesinlikle herhangi bir kavme, yere ve zamana mahsus değildir. Aslında son ikisi (yer ve zamanla sınırlı olmamak) ilkine yani herhangi bir kavime sınırlı olmamaya dayanır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki: Ey insanlar, ben Allah'ın hepinize gönderilmiş bir elçisiyim. O ki, göklerin ve yeryüzünün egemenliği kendisine mahsustur." (A'râf, 158) "Bu Kur'an gerek sizi, gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi." (En'âm, 19) "Biz seni bütün âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 107)

Nitekim tarihin anlattığına göre Peygamberimiz İsrail oğullarından olan Yahudiler ile Arap olmayan Habeşleri ve Mısırlıları İslâm'a çağırdı. Ona inanan ünlüler arasında Acem asıllı Selman, Habeş asıllı müezzini Bilal ve Roma asıllı Suheyb vardı. Onun peygamberliğinin, zamanındaki bütün insanlığa şamil olduğu şüphesizdir. Az önce okuduğumuz ayetler de genellikleri ile bütün zamanlara ve yerlere şamildirler. Nitekim şu ayetler de peygamberliğin genel olduğuna, bütün ülkeleri ve zamanları kapsadığına delâlet eder: "Bu Kur'an aziz bir kitaptır. Ne geçmişte, ne gelecekte ona batıl karışmaz. O her işi yerinde yapan, övgüye layık Allah tarafından indirildi." (Fussilet, 42) "Fakat O Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzâb, 40) Bu ayetlere ilişkin ayrıntılı incelemeleri bilmek isteyen kimse, yerlerinde yapılacak olan tefsirine bakmalıdır.

Her hâlükârda, peygamberlik bütün insanlığa şamildir. Eğer insan İslâmî bilgilerin ve kanunların geniş çaplılığını ve İslâm'ın ortaya çıktığı günlerdeki dünyanın cehalet karanlığını, fesat pisliğini ve sapıklığını iyi düşünürse bütün dünyayla yüz yüze gelmenin, şirk ve fesadı birden bire top yekün karşıya almanın mümkün olmayacağından şüphe etmez. Bunun yerine hikmet açısından gerekli olan şuydu: İslâm çağrısı işe bazı insanlarla başlamalı ve bu bazı insanlar Peygamberimizin kendi kavmi olmalı, sonra İslâm'ın bu kimseler arasına yerleşmesi ile başkalarına açılmalıydı. Nitekim böyle oldu. Yüce Allah buyuruyor ki: "Biz her peygamberi mesajımızı açıklayabilsin diye mutlaka kavminin dili ile gönderdik." (İbrâhim, 4) "Eğer biz Kur'an'ı ana dili Arapça olmayan birine indirseydik de onu onlara okusaydı, ona inanmazlardı." (Şuarâ, 198-199) Çağrının ve uyarının Araplarla olan ilişkisini vurgulayan ayetler, onların çağrının ve uyarının ilişkili olduğu kimselerin bir parçası olduklarından öte bir mesaj vermiyorlar.

Kur'an'ın meydan okuması hakkında inen ayetlere gelince, bazı ayetlerde bu meydan okuma sırf belağat bakımından ise bu, Kur'an'ın mucizevi niteliğine dayalı meydan okuyuşunun bir yönünü belağatının teşkil etmesindendir. Yoksa bu meydan okuma İslâm çağrısının sadece Arap milletini hedef aldığını ispat etmez. Evet, açıklamanın gerçekleş-mesi için bizzat Arap dili bilerek seçildi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Biz her peygamberi mesajımızı açıklayabilsin diye mutlaka kavminin dili ile gönderdik." (İbrâhim, 4) "Biz bu Kur'an'ı vahyetmekle sana eski milletlerle ilgili hikâyelerin en güzelini anlatıyoruz." (Yûsuf, 3) "Hiç şüphesiz Kur'an Rabbin tarafından indirildi. Onu, 'güvenilir ruh (Cebrail)' indirdi, senin kalbine. Uyaranlardan biri olasın diye. Açık, yalın bir Arapça ile." (Şuarâ, 192-195) Arap dili anlamları, zihni maksatları en eksiksiz biçimde açıklayan bir dil olduğu için Allah bu dili diğer diller arasından aziz kitabı için seçti ve "Biz düşünüp idrak edesiniz diye bu kitabı Arapça bir Kur'an yaptık." (Zuhruf, 3) buyurdu.

Kısacası, Peygamberimiz çağrı görevini üstlenince yüce Allah kendisine kendi aşireti ile işe başlamasını emrederek "En yakın aşiretini uyar" buyurdu. Peygamberimiz bu ilâhî emir uyarınca aşiretini toplayarak onları kendisine gelen mesajı kabul etmeye çağırdı ve çağrısına ilk olumlu karşılığı verenin kendisinden sonra halifesi olacağını vaat etti. Hz. Ali onun bu çağrısına olumlu cevap verdi. Peygamber bunu ona tebrik etti. Aşiretinin diğer mensupları Hz. Ali'yi alaya aldılar. Bu bilgiler sahih rivayetlerde, tarih ve siyer kitaplarında vardır.[23] Arkasından Peygamberimizin ailesinden bir kaç kişi de örneğin eşi Hatice, amcası Hamza ve Şia'nın rivayet ettiğine göre amcası Ebu Talib, Hz. Ali'ye katıldılar. Ebu Talib'in iman ettiğine ilişkin onun şiirlerinde açık ve imalı deliller vardır.[24] (İman ettiğini ilan etmemiş olması Peygamberimizi himaye edebilmek içindi.)

Arkasından yüce Allah, Peygamberimize bütün kavmini çağrısının kapsamına almasını emretti. Bunu aşağıdaki ayetlerden açıkça anlıyoruz: "İşte böylece sana Arapça bir Kur'an vahyettik ki, ana şehri (Mekke'yi) ve çevresindekileri uyarasın." (Şûrâ, 7) "Senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir toplumu, doğru yola gelsinler diye, uyarman için inmiştir." (Secde, 3) "Bu Kur'an, gerek sizi gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi." (En'âm, 19) Bu son ayet belirgin bir şekilde gösteriyor ki, İslâm çağrısı sadece Araplarla sınırlı değildir. Belirli bir hikmete ve faydaya dayalı olarak onlardan işe başlamıştır.

Yüce Allah daha sonra İslâm çağrısının dünyadaki kitap ehli olan ve olmayan bütün milletlere yaygınlaştırmasını emretti. Yukarıda okuduğumuz ayetler buna delildir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey insanlar, ben sizin hepinize gönderilmiş bir Allah elçisiyim." (A'râf, 158) "Fakat o Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzâb, 4) Yukarıdaki diğer ayetler de bu gerçeği gösteriyor.

İslâm çağrısındaki tedricîliğin üçüncü yönü; çağrı, irşat ve icra bakımından sırayı gözetmektir. Bu sıralama sözlü çağrı, pasif çağrı ve cihat şeklindedir. Sözlü çağrı, bütün Kur'an'ın açık bir şekilde ifade ettiği bir yöntemdir. Yüce Allah, Peygamberimize bu konuda insan onurunu ve güzel ahlâk ilkelerini gözetmeyi emrediyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Yalnız bana vahiy geliyor." (Kehf, 110) "Müminlere karşı alçak gönüllülük kanatlarını indir." (Hicr, 88) "İyilik ile kötülük bir değildir. Kötülüğe en güzel karşılığı ver. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kimsenin cana yakın bir dost gibi olduğunu görürsün." (Fussilet, 34) "Yaptığın iyiliği çok görüp başa kakma." (Müddessir, 6) Bu anlamda daha birçok ayet örnek gösterilebilir.

Ayrıca yüce Allah, Peygamberimize farklı anlayışlara ve şahsi yeteneklere uygun bütün ifade sanatlarını kullanmayı emrediyor. Yüce Allah buyuruyor ki: "İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel biçimde tartış." (Nahl, 1252)

Pasif çağrıya gelince; müminlerin, kâfirleri sapık dinleri ve davranışları ile baş başa bırakarak onlardan ayrı bir İslâm toplumu oluşturmalarıdır. Bu topluma Müslümanların dışındaki Allah'ın birliğine inanmayanların dinleri, gayrimüslimlerin günahları ile ahlâkî rezillikleri sızmayacaktır. Yalnız hayatın zorunlu kıldığı ilişkilerle yetinilecek-tir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sizin dininiz size, benim dinim ise banadır." (Kâfirûn, 6) "Ey Muhammed, sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Yanındaki eski sapıklıklarından tövbe edenler de öyle olsunlar. Sakın ölçüleri aşmayın. Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızı görür. Sakın zalimlere eğilim göstermeyin. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi. Allah'tan başka bir dostunuz, bir sığınağınız yoktur. o zaman onun yardımını göremezsiniz." (Hûd, 112-113)

"Bu yüzden sen hakka çağır. Sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların keyfî arzularına uyma ve de ki: Allah'ın indirdiği bütün kitaplara inandım. Aranızda adaletle hükmetmem emredildi. Allah bizim de sizin de Rabbimizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız sizedir. Aramızda bir düşmanlık yoktur. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş O'nadır." (Şûrâ, 15) "Ey müminler, benim de sizin de düşmanlarımızı dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr ettikleri hâlde siz onlara sevgi gösteriyorsunuz... Allah dininiz yüzünden sizinle savaşmayan, sizi yurtlarınızdan çıkarmayan hemşehrilerinize iyilik etmenizi, onlara adil davranmanızı yasaklamıyor. Çünkü Allah adil davrananları sever. Allah sadece dininiz yüzünden sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran veya çıkarılmanıza destek veren hemşehrilerinizi dost edinmenizi yasaklıyor. Onları dost edinenler zalimlerin ta kendileridir." (Mümtehine, 9) Din düşmanları ile ilgiyi kesmeyi, onlardan ayrı olmayı ifade eden ayetler çoktur. Gördüğünüz gibi bu ayetler bu ilgi kesmenin anlamını, şeklini ve özelliklerini açıklıyor. Cihada gelince, bu konuda Bakara Suresinin cihat ayetlerinin arkasından bir inceleme yaptık.

Bu üç basamak İslâm dininin ayrıcalıklarından ve iftihar sebeplerindendir. İlk basamak, son iki basamak için gerekli olduğu gibi, ikinci basamak da üçüncü basamakta gereklidir. Peygamberimiz savaşa girişmeden önce düşmanlarına çağrıda bulunuyor, öğüt veriyordu. Böyle yapmayı ona yüce Allah emretmişti. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Eğer bu çağrına sırt dönerlerse onlara de ki: Ben hepinize eşit biçimde açıkladım." (Enbiyâ, 109)

En asılsız iddialardan biri, İslâm'ın çağrı dini değil, kılıç dini olduğu yolundaki sataşmadır. Oysa Kur'an, Peygamberimizin uygulamaları ve tarih bu konuda şahitlik ediyor ve meseleyi aydınlatıyor. Fakat yüce Allah'ın nur bağışlamadığı kimselerin nuru olmuyor. Bu eleştiriyi yapanların bir bölümü Hıristiyan kilisesi mensubudur. O Hıristiyan kilisesi ki, yüzyıllarca önce bünyesinde dinî mahkeme kurdu. Bu mahkemede kıyamet günü yüce Allah'ın kuracağı mahkemeye özenilerek Hıristiyanlıktan dönenler ateşte yakılma cezasına çarptırıldı. Bu mahkemenin görevlileri Hıristiyan ülkelerde dolaşıyor ve Hıristiyanlıktan çıkmakla itham ettikleri kimseleri toplayıp bu mahkemeye sevk ediyordu. Bu dinden dönme suçlaması, kimi zaman kilise tarafından desteklenen skolastik felsefeye aykırı düşen tabiat bilgisi ve matematik ile ilgili yeni görüşlere yöneltiliyordu.

Keşke şunu birileri açıklasa. Acaba aklı selim açısından tevhit inancını yaygınlaştırmak, putperestliğin köklerini kurutmak, dünyayı fesat pisliklerinden arındırmak mı önemlidir, yoksa dünyanın döndüğünü, Batlamyus kozmolojisinin aslı olmadığını söyleyenleri susturmak ve boğmak mı?

Hıristiyan kilisesi putperestlikle savaşmak adına Hıristiyanları Müslümanlara karşı kışkırtarak yaklaşık iki yüzyıl boyunca haçlı savaşları yürüttü, bu savaşlar sırasında nice ülkeleri yıktı, milyonlarca insanı yok etti ve nice ırzları çiğnedi.

Bu iddiayı ileri sürenlerin bir bölümü de, uygarlık ve özgürlük taraftarı olduğunu iddia eden bazı kilise dışı çevrelerdir. Bunlar maddî çıkarlarına yönelik en ufak bir tehlike sezdiklerinde bütün dünyada savaş ateşi tutuşturarak dünyayı alt üst eden çevrelerdir. Acaba dünyada şirkin yerleşmesi, ahlâkın bozulması, erdemlerin ölmesi, uğursuzluğun ve kargaşanın yeryüzünü ve bütün insanları sarması mı daha zararlıdır, yoksa bir kaç karış toprağı kaybetmek veya bir kaç kuruşluk zarara uğramak mı? Evet, hiç şüphesiz insan Rabbine karşı nankördür.

Büyük bir düşünce adamının bir küçük kitabında yer verdiği bu konu hakkındaki sözlerini sevinerek nakletmek istiyorum.[25] Merhum şöyle diyor: "Toplumsal düzenlemeyi ve ıslahı sağlamak, adaleti gerçekleştirmek, zulmü ortadan kaldırmak, kötülüğe ve fesada karşı koymak için izlenilen sadece üç türlü yol ve araç söz konusudur:

1- Konuşmalarla, makalelerle, kitaplarla, yayınlarla gerçekleştirilecek olan çağrı ve irşat yolu. Bu yol, yüce Allah'ın şu ayetlerde işaret ettiği şerefli yöntemdir: "İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel biçimde tartış." (Nahl, 125) "Kötülüğe en güzel karşılığı ver. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kimsenin cana yakın bir dost gibi olduğunu görürsün." (Fussilet, 34) İşte İslâm'ın bisetin ilk yıllarında kullandığı yöntem budur...

2- Gösteriler, grevler, ekonomik boykot, zalimlerle işbirliği yapmama, onların işlerine ve hükümetlerine katılmama gibi barışçı ve pasif direnme yolları. Bu yöntemi benimseyenler savaş, adam öldürme ve şiddet yöntemlerini reddederler. Bu yönteme yüce Allah şöyle işaret ediyor: "Sakın zalimlere eğilim göstermeyin. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi." (Hûd, 113) "Yahudileri ve Hıristiyanları dost, müttefik edinmeyin." (Mâide, 51) Kur'an'da bu yönteme işaret eden çok sayıda ayet vardır. Bu yöntemi benimseyip onu vurgulayan en ünlü şahsiyetler Hindu dininin önderi Buda, Hz. İsa (a.s), edebiyatçı Rus yazar Tolstoy, Hintli manevî önder M. Gandi'dir.

3- Savaş, baş kaldırma ve vuruşma.

İslâm bu üç yöntemi tedricî olarak sıralar. İlk yöntem güzel sözlü öğüt ve barışçı çağrıdır. Eğer bu yöntem zalimlerin şerrini gidermede, fesatlarını ve baskılarını ortadan kaldırmada başarılı olamazsa, sıra ikinci yönteme gelir. Bu yöntem barışçı ya da pasif boykot, zalimlerle işbirliği ve ortaklık yapmama yöntemidir. Eğer bu yöntem işe yaramaz, fayda sağlamaz ise, sıra üçüncü yönteme gelir ki silahlı karşı koyma yöntemidir. Çünkü yüce Allah asla zulme razı olmaz. Hatta zulme karşı susan, ona rıza gösteren kimse, zalimin suç ortağıdır.

İslâm, inanç sistemidir. İslâm'ın çağrısını kılıçla, savaşla yaydığını söyleyenler yanılgıya düşmüşlerdir. Çünkü İslâm inanç ve akidedir. İnanç ise cebirle, zorlama ile meydana gelmez. Ancak delile ve burhana boyun eğer. Kur'an çok ayetlerde bunu açıkça dile getirir. Bunlardan biri "Dinde zorlama yoktur; doğru ile sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmıştır." (Bakara, 256) ayetidir.

İslâm, kılıcı ve silahı sadece ayetlerle ve delillerle ikna olmayan zalimlere karşı kullandı. Hakka yönelik çağrının yoluna taş koyanlara karşı güç kullandı. İnatçıları İslâm'a girmeye zorlamak için değil, onların şerrini gidermek için silaha başvurdu. Yüce Allah "Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara, 193) buyuruyor. Demek ki savaşın amacı, dini ve inancı dayatmak değil, fitneyi ortadan kaldırmaktır. İslâm durup dururken ve isteyerek savaşa girişmez. Düşmanlarının zorlaması ile savaşa başvurur. Savaşa başvurunca da onurlu yöntemleri gözetir. Savaşta ve barışta yıkmayı, yakmayı, zehirlemeyi ve düşmanın üzerine suyu kesmeyi yasaklar. Aynı zamanda kadınları, çocukları ve esirleri öldürmeyi de yasaklar. Bunlar Müslümanlara karşı ne kadar kin ve düşmanlık besleseler de onlara karşı yumuşak ve iyi davranmayı tavsiye eder. Savaşta ve barışta teröre başvurmayı; yaşlıları, güçsüzleri ve savaşı başlatmayanları öldürmeyi yasaklar. Düşmana gece baskını düzenlemeyi yasaklar. "Aranızdaki antlaşmayı aynı şekilde yüzlerine fırlat." (Enfâl, 58) buyurur. Tahmine ve ithama dayanarak adam öldürmeyi, henüz suç işlemeden cezalandırmayı ve bunlar gibi şerefe ve mertliğe sığmayan; acımasızlıktan, alçaklıktan ve vahşetten kaynaklanan birçok davranışı yasaklar.

Tarihte meydana gelen bütün savaşlarda İslâm'ın şerefi, bütün bu davranışların hiçbirini yapmayı kendine yakıştırmamıştır. Oysa uygar ülkeler aydınlanma çağı dedikleri bu çağda bu davranışların en feci biçimlerini, en korkunç türlerini işlemişlerdir. Evet. Bu sözde aydınlanma çağı, kadınları, çocukları, hastaları öldürmeyi; gece baskınları düzenlemeyi; sivillere, masum halk yığınlarına geceleyin silahlarla, bom-balarla saldırmayı, toplu kıyımlar yapmayı mubah saydı.

İkinci Dünya Savaşında Almanlar, Londra'ya füze saldırıları düzenleyerek binaları yıkmadılar mı; kadınları, çocukları, masum sivilleri öldürmediler mi? Almanlar binlerce esiri öldürmedi mi? Yine o savaşın sırasında müttefikler binlerce bombardıman uçağını Almanların çeşitli şehirlerini yıkmak için kullanmadı mı? Amerika, Japonya'nın şehirlerine atom bombası atmadı mı? Füzeler, atom ve hidrojen bombaları gibi modern kitle imha silahlarının icadından sonra eğer üçüncü bir dünya savaşı çıkar da savaşa katılan devletler bu silahlara baş vururlarsa, dünyanın ne yıkımlar, acılar, ıstıraplar yaşayacağını sadece Allah bilir. Yüce Allah, insanlara doğru yolu göstersin, onları sırat-ı müstakime iletsin." (Alıntı burada sona erdi.)

*    *    *

"Yetimlere mallarını verin... çünkü bu, büyük bir günahtır." Bu cümle, yetimlere mallarının verilmesine ilişkin bir emirdir. Bu cümle, "Kötü olanı... değiştirmeyin." ifadesi ile başlayan ve bu emrin arkasından gelen iki cümleye hazırlık niteliğindedir veya söz konusu iki cümle bu cümlenin tefsiri gibidir. Yalnız ayetin sonunda yer alan sebep cümlesinin [çünkü bu, büyük bir günahtır] söz konusu iki cümle ile veya son cümle ile bağlantılı olması, ilk cümlenin son iki cümlede dile getirilen yasağa hazırlık amacı taşıdığını teyit eder. Daha önce söylediğimiz gibi, yetimin malına yönelik zararlı tasarruf yasağının aslı, ilerde ele alınacak miras hükümlerine ve bir sonraki ayette açıklanacak evlenmeye ilişkin hükümlere hazırlık ve geçiş yapmaktır.

"Kötü olanı temiz olanla değiştirmeyin..." Yani size ait olan kalitesiz bir malı yetimlerin kaliteli malı ile değiştirmeyin. Diyelim ki, yetimlerin sizde emanet duran kaliteli bir malları var. Bunu kendinize alıkoyuyorsunuz ve ona denk gelen bir kalitesiz malınızı onlara veriyorsunuz. Bu ifadenin anlamı, "Helâl mal yemeği haram mal yemekle değiştirmeyin" şeklinde de olabilir. Fakat ilk anlam daha belirgindir. Çünkü anlaşıldığına göre her iki cümle, yani "Kötü olanı... değiştirmeyin." ve "Onların mallarını... yemeyin." cümleleri caiz olmayan bir özel tasarruf türünü açıklarken "Yetimlere mallarını verin" ifadesi bu iki cümlenin açıklanmasına hazırlıktır. "Çünkü bu, büyük bir günahtır." cümlesine gelince, ayetin aslında geçen "hûb" kelimesi günah anlamına gelir. Bu kelime, hem mastar anlamında (günah işlemek), hem de ism-i mastar (günah) anlamında kullanılır.

"Yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, o hâlde (yetim kızlarla değil) gönlünüzün rahat ettiği (başka) kadınlardan ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz." Bilindiği gibi Arapların cahilleri arasında çoğu zaman savaşlar, vuruşmalar, baskınlar, saldırılar olurdu. Bu yüzden onlarda ölüm olaylarına çok sık rastlanırdı. Bunun sonucu olarak daha önce işaret edildiği gibi yetimlerinin sayısı çoktu. Onların ileri gelenleri ve güçlüleri yetim kızları malları ile birlikte alıp onlarla evlenirler ve mallarını kendi mallarına katarak yerlerdi. Onlar hakkında adaleti gözetmezlerdi. Bazen mallarını yedikten sonra onları dışarı atarlardı ve bunlar kimsesiz zavallılar hâline gelirlerdi. Ne geçimlerini sağlayacak malları olurdu, ne de kendileri ile evlenip geçimlerini sağlayacak bir talipleri bulunurdu.

Kur'an-ı Kerim bu çirkin geleneğe, bu koyu zulme şiddetle karşı çıktı, yetimlere zulmetmeyi ve mallarını yemeği ısrarla yasakladı. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Şüphesiz, haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler ancak, karınlarını ateşle doldururlar ve yakın bir zamanda alevlenmiş ateşte yanacaklardır." (Nisâ, 10) "Yetimlere mallarını verin. (Kendi malınızdan) kötü olanı (onların mallarından) temiz olanla değiştirmeyin ve onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır." (Nisâ, 2)

Bu ısrarlı yasakların sonucu olarak Müslümanlar büyük bir kaygıya kapıldılar. Şiddetli bir korku duygusu içinde yetimlerin malları konusunda iyi bir imtihan verememe ve onlara haksızlık etme endişesi ile gözetimleri altındaki yetimleri evlerinden çıkardılar. Yanında yetim barındıranlar da onun yiyecek ve içeceklerden payını ayırdılar. Eğer yetimlerin yiyeceklerinden bir şey artarsa, ona yanaşmıyorlardı. Böylece o yemek artıkları kalıyor ve bozuluyordu. Bu yüzden sıkıntıya düştüler. Durumu Peygamberimize (s.a.a) sorarak şikâyetlerini dile ge-tirdiler. Bunun üzerine şu ayet indi: "Sana yetimler hakkında soru sorarlar. De ki: Onların işlerini düzeltmek, (onları kendi hâllerine bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onları aranıza katarsanız, artık onlar kardeşlerinizdir. Allah bozgun çıkaranı, ıslah ediciden ayırt eder. Eğer Allah dileseydi, size güçlük çıkarırdı. Hiç şüphesiz Allah güçlü ve üstün olandır, hikmet sahibidir." (Bakara, 220) Böylece yüce Allah onlara yetimleri koruma altına alma, durumlarını düzeltme amacı ile onları gözetimleri altında tutma müsaadesi verdi. Eğer bir arada yaşarlarsa onları kardeşleri gibi kabul etmelerini bildirdi. Bunun üzerine Müslümanların korkuları geçti, kaygıları ortadan kalktı.

Eğer bunları düşündükten sonra, "Eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, o hâlde... evlenin" ayetine dönersen ve bu ayetin "Yetimlerin mallarını verin..." ayetinin arkasından geldiğini göz önüne alırsan, açıkça görürsün ki, bu ayet bir önceki ayetteki yasaklamayı daha ileri dereceye yükseltme amacı taşıyor. Bu durumda -Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir- ayetin anlamı şöy-le olur: Yetimler konusunda Allah'tan korkun, kalitesiz mallarınızı on-ların kaliteli malları ile değiştirmeyin ve onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Hatta eğer yetim kızlara adil davranamayacağınız korkusuna kapılırsanız ve [bu sebepten dolayı] onlarla nikâhlanıp evlenmek hususunda gönlünüz rahat etmiyorsa, onları bırakın, gönlünüzün rahat edeceği başka kadınlarla ikişer, üçer ve dörder evlenin.

Buna göre şart cümlesi yani "Eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, o hâlde gönlünüzün rahat ettiği (başka) kadınlardan... evlenin." ifadesi şu anlama geliyor: Eğer adaleti sağlayamamaktan korktuğunuz için yetim kızlarla gönül rahatlığıyla evlenemiyorsanız, onlarla evlenmeyin, başka kadınlarla evlenin. "evlenin" ifadesi, şart cümlesinin gerçek cezası ve cevabı mesabesindedir. [Şart cümlesinin gerçek cevabı, "onlarla evlenmeyin" cümlesidir. "evlenin" ifadesi gerçek cevabın yerinde zikredilmiştir.] "Gönlünüzün rahat ettiği" ifadesi evlenilecek kadınların niteliğini, yani "başka kadınlar" ifadesini kullanmayı gereksiz kılıyor.

Ayetin orijinalinde "ma tabe lekum" denip de "men tabe lekum" denmemiş olması, "ikişer, üçer, dörder" ifadesi ile açıklanan kadın sayısına yönelik bir işarettir. "Eğer adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız" ifadesinin "yetimlerle evlenmek hususunda gönlünüz rahat etmezse" yerinde kullanılması, sebebin musebbeb yerine konulmasının bir örneğidir. [Yani gönlünüzün rahat etmemesinin sebebi, onlar hakkında adil davranmamaktan korkmanızdır. Ayette sebebin gerektirdiği durum yerine sebebin kendisi zikredilmiştir.] Bu arada cevap cümlesinde yer alan "gönlünüzün rahat ettiği" ifadesi ile asıl müseb-bebe de işaret edilmiş oluyor. Bunu iyice düşünüp kavramak gerekir.

Uzun tefsirlerde bu ayetin anlamı ile ilgili farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu farklı görüşler çoktur. Bunlardan biri şudur: Her bir Arap erkeği dört, beş ve daha çok sayıda kadın ile evlenirdi ve "falancanın yaptığı evlilik kadar evlilik yapmama ne engel var?" derdi. Adamın malı bitince gözetimi altında bulunan yetimin malına yönelirdi. Yüce Allah haksız yere yetimin malını alma durumuna düşmemeleri için, onlara dört kadından fazlası ile evlenmeyi yasakladı.

Bu görüşlerden biri de şudur: Arap erkekleri yetimler hakkında titiz davranıyorlar, fakat aynı titizliği diğer kadınlarla ilgili olarak göstermeyerek çok sayıda kadınla evleniyorlar ve aralarında adil davranmıyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah onlara şöyle buyurdu: Yetimler hakkında nasıl kaygılanıyorsanız, kadınlar hakkında da korkun ve bir ile dört arası sayıda kadınla evlenmekle yetinin.

Bu ayet hakkındaki açıklamalardan biri de şudur: Arap erkekleri yetim kızların gözetimini üstlenerek mallarını yemekten çekiniyorlardı. Yüce Allah da onlara buyurdu ki: Bundan çekindiğiniz gibi zinadan da kaçının ve gönlünüzün rahat ettiği kadınlardan evlenin.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Eğer evinizde büyüttüğünüz yetim kızlara karşı adil davranamayacağınızdan korkuyorsanız akrabalarınız olan yetim kızların size nikâhı düşenlerinden ikişer, üçer ve dörder evlenin.

Bir başka açıklama ise şöyledir: Eğer yemekte yetimlerle birlikte olmaktan [onların sorumluluğunu üstlenmekten] çekiniyorsanız, birden çok kadınla evlenip aralarında adaleti sağlayamamaktan da çekinin de haksızlık etmeyeceğiniz sayıdaki kadınla evlenin.

Bunlar tefsirciler tarafından yapılan çeşitli açıklamalardır. Fakat görüldüğü gibi, bu açıklamalar, ayetin ifadesiyle gerektiği şekilde bağdaşmıyor. Dolayısıyla doğru olan açıklama, bizim sunduğumuz açıklamadır.

"...ikişer, üçer ve dörder..." Ayetin orijinalinde geçen "mesna ve sulase ve rubae" ifadesindeki "mef'el ve fual" kalıbındaki sayı bildiren kelimeler, tekrar anlamını içerir. Buna göre "mesna, sulase, rubae" kelimeleri, ikişer [iki iki], üçer [üç üç], dörder [dört dört] anlamına gelir. Buradaki hitap insan fertlerine yöneltilmiştir ve bu kelimeler arasında ayrıntıyı bildiren "vav" harfi kullanılmıştır ki bu, serbest bırakılmaya delâlet eder. Buna göre ifadenin anlamı, her mümin erkeğin iki, üç, dört kadın ile evlenebileceği şeklindedir. Böylece eşler bütün erkeklere göre ikişer, üçer ve dörder olarak ifade edilirler.

Gerek işaret ettiğimiz açıklamadan, gerekse ayetin devamında yer alan "Aralarında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, yalnız biriyle evlenin veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin." ifadesinin oluşturduğu ipucundan ve bu surede yer alan "muhsenat (evli kadınlar)" ile ilgili yirmi dördüncü ayetten çıkan sonuç şudur: Bu ayetten "bir nikâhla Meselâ iki ya da üç kadınla evlenilebilir" anlamı kastedilmemiştir. Yine buradaki maksat, "iki kadınla birden evlenmek ve arkasından yine iki kadınla daha aynı anda evlenebilmek" de değildir. Üç ve dört evlilik için de aynı hüküm geçerlidir. Ayetin kastetmediği bir başka ihtimal de, Meselâ bir kadınla birden çok erkeğin ortaklaşa evlenebilmesidir. Bunlar bu ayetle bağdaşmayan ihtimallerdir.

Ayrıca, İslâm'ın kesin hükmü şudur: Bir erkek dörtten fazla eşi nikâhı altında tutamayacağı gibi birden çok koca da bir kadınla ortaklaşa evlilik yapamaz.

Bu söylediklerimizle söz konusu sayı isimleri arasındaki "vav" harfinin toplama, bir araya getirme anlamına gelmesi ve böylece bu ifadenin ikinin, üçün ve dördün toplamı olan dokuz kadını bir araya getirmeyi caiz sayıyor şeklinde yorumlanması ihtimali de ortadan kalkıyor. Mecma-ul Beyan adlı tefsirde bu konuda şöyle deniyor: Bu anlamda bir toplama kesinlikle muhtemel değildir. Çünkü "cemaat ikişer, üçer, dörder kişi hâlinde beldeye girdi" diyen kimsenin sözü, bu sayıların toplanmasını ve böylece beldeye girenlerin dokuzar kişi olmalarını gerektirmez. Ayrıca böyle bir sayı kastedilmiş olsa, onun için konmuş ayrı bir kelime, yani dokuz kelimesi var. Bunu bir yana bırakarak "ikişer, üçer, dörder" ifadesinin kullanılması bir tür ifade beceriksizliğidir ki yüce Allah'ın sözü böyle bir ayıptan münezzehtir.

"Aralarında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, o hâlde (yalnız) biriyle (evlenin)." Bu ifadenin anlamı, bir kadın ile evlenin, daha fazlasına kalkışmayın demektir. Yüce Allah tek kadınla evlenmeyi, adaleti sağlayamama bilgisine değil, korkusuna bağlıyor. Çünkü nefsin kışkırtma ve aldatmasının açıkça etkili olduğu bu tür konularda çoğunlukla kesin bilgi elde edilmez. O zaman beklenen fayda sağlanamaz.

"veya sahip olduğunuz ile yetinin." Bu ifade ile, cariyeler kastediliyor. Yani eşleri arasında adil davranamayacağından çekinen kimse, tek bir eşle evlenmelidir. Eğer daha çoğunu isterse, cariyelere yönelmelidir. Çünkü erkekler için cariyelerle yatmakla ilgili, eşitliği gözetme kuralı konmamıştır. Buradan şu husus ortaya çıkıyor ki ayetin amacı, cariyelere zulüm ve haksızlık etmeyi caiz sayarak onlara yönelmeyi teşvik etmek değildir. Çünkü Allah zalimleri sevmez ve asla kullarına zulmetmez. Fakat onlar hakkında yatma hususunda eşitliği gözetme şartı aranmadığı için onlarda adaleti uygulamak daha kolaydır. Bu incelik yüzünden, "sahip olduğunuz" ifadesinin zikredilmesi ile, cariye olarak onları almakla yetinmek ve cariye olarak onlarla birleşmek kastedilmiştir. Yoksa dört tanesi veya daha fazlasıyla evlenmek kastedilmemiştir. Çünkü onları nikâhlama konusuna bu surenin yirmi beşinci ayetinde değinilecektir: "İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye (malî açıdan) gücü yetmeyen kimse, (siz Müslümanların) sahip olduğunuz inanmış cariyelerinizden evlensin..."

"Adaletten ayrılmamanız için en uygun olan, budur." Ayetin orijinalinde geçen "teûlû" kelimesinin kökü olan "avl" meyletmek, sapmak demektir. Yani bu yol, yasalaştırılmış şekliyle adaletten sapıp onlara haksızlık etmemenizin en kestirme yoludur. Kimileri buradaki "avl" kelimesinin yük ve ağırlık anlamına geldiğini söylüyorlar ki, bu anlam ayete hem kelime, hem içerik bakımından yabancıdır. Şer'î hükmün hikmetini içeren bu cümlenin ayette yer alması, nikâh hükümlerini koymada adalet, doğruluktan sapmama ve hakları çiğnememe esasına dayanıldığını gösteren bir delildir.

"Kadınların mehirlerini (Allah tarafından) bir bağış olarak verin." Ayetin orijinalinde geçen "sadukat" ve aynı şekilde "sadeka" ve "sadak" kelimeleri, mehir demektir. "Nihlet" kelimesi ise, bedel karşılığı olmayan bağış demektir. Ayetteki "sadukat" kelimesinin 'hunne=kadınların' zamirine izafe edilmesi [ve "mehirlerini" denilmesi] şuna delildir: Mehir vermenin gerekliliğine dair hüküm vermek, halk arasındaki evlilik geleneğine dayanır. Bu geleneğe göre, evlenirken kadınlara belirli bir malı veya değeri olan bir şeyi mehir olarak ayırmak gerekir. Bu mehir sanki satın alınan bir malın karşılığı gibidir. Çünkü, halk arasında evlenmek isteyen erkeğin kadına talip olması âdettir. Bu konu ilerdeki ilmî araştırma bölümünde ele alınacaktır. Erkek kadını ister. Tıpkı bir müşterinin eşya alması için bedeliyle satıcıya gitmesi gibi. Her neyse. Bu ayet halk arasındaki bu geleneği onaylıyor.

Her hâlde kadının rızası ile bile olsa erkeğin mehir üzerinde asla tasarrufta bulunamayacağı vehmi vardır ki, bu cümlenin hemen arkasından "Fakat onlar gönül hoşluğu ile onun bir kısmını size bağışlarlarsa, onu afiyetle yiyin." buyrulmuştur. Bu arada mihrin bir bölümünü yiyebilmenin gönüllü olarak bağışlama şartına bağlanması, hükmün aslını içeren cümleyi tekit ettiği gibi bu hükmün (yiyin) teklifi [gerekliliği ifade eden] bir hüküm değil, vaz'î bir hüküm olduğunu da gösteriyor.

Ayetteki "henien" kelimesinin kökü olan "hena'" kelimesi, kolay sindirme ve bünyenin kabul etmesi anlamını taşır ve yiyecekler için kullanılır. Bir de buna benzer ve 'reyy' kökünden türemiş 'meriy' kelimesi vardır. 'Heniy' kelimesi nasıl yiyecekler için kullanılıyorsa 'meriy' kelimesi de içecekler için kullanılır. Yalnız 'hena' kelimesi hem yiyecekler hem de içecekler için birlikte kullanılabilir. Fakat 'henien, merien' denince 'henien' yiyeceklere, 'merien' de içeceklere mahsus olur.

"Allah'ın sizin için geçim kaynağı ve yaşayış vesilesi kıldığı mallarınızı beyinsiz (yetimlere) vermeyin..." Ayetin asıl metninde geçen "sufeha" kelimesinin kökü olan "sefeh" kelimesi, akıl hafifliği demektir. Öyle sanıyorum ki asıl anlamı, hafif olması normal olmayan şeylerin hafifliğidir. Buna örnek olarak "ez-zimam-us sefih=sefih dizgin" yani çok dalgalanan dizgin deyimi vardır. Ayrıca kötü dokunmuş anlamına gelmek üzere "sevb-un sefih=sefih elbise" denir. Fakat sonraları daha çok nefis hafifliği anlamında kullanılmıştır ve maksatlara göre anlam farklılığı göstermiştir. Meselâ dünya işlerinde ağırlıklı görüşü olmayanlara 'sefih' dendiği gibi fasıklar ve dinî kuralları umursamayanlara da "sefih" denmiştir. Buna benzer ayrı kullanımları da vardır.

Ayetin zahirinden anlaşılan şudur: Beyinsizlerin eline fazla mal verilmesi, onlara geçimleri için gerektirdiğinden fazla kaynak aktarılması yasaklanıyor. Ancak bu ayetin velilerin yönetimi ve değerlendirmesi altında bulunan yetim mallarından söz edilen bir bağlamda ele alınmış olması, buradaki beyinsizlerden yetim aptalların kastedildiğine ve ayrıca "mallarınız" ifadesi ile aslında beyinsizlerin malları kastedildiğine dair belirleyici ipucudur. Bu malın velilere izafe edilmesi bir tür ilgi gerekçesi iledir. "O malların geliriyle onları besleyin, giydirin." ifadesi de bunu gösterir. Ancak eğer ayetin yetim olmayan diğer beyinsizlerin durumunu açıklamasına kesin gözle bakılırsa, o hâlde " beyinsizler" ifadesinin yetim olan ve olmayan bütün aptalları kapsamına aldığını söylemek gerekir; ama ilk ihtimal daha güçlüdür.

Her neyse, eğer beyinsizlerden aklı ermez yetimler kastedildiğini söylersek, o hâlde "mallarınız" ifadesinden "yetimlerin malları" kastedilmiş olur. Kendilerine hitap edilen velilere izafe edilmiş olması ise, şu hususu vurgulamak içindir ki aslında dünyadaki malın ve servetin tümü, dünyadakilerin hepsine aittir. Bir kısım malın toplumdaki bazı fertlere tahsis edilmesi ve bir başka malın başka fertlerin eline verilmesinin sebebi, mülkiyetin ve mal tahsisinin temel dayanağı olan kamu yararıdır. İnsanların bu gerçeğin bilincinde olmaları, tümü ile bir toplum olduklarını ve malların bütünü ile toplumlarına ait olduğunu bilmeleri ve bu gerçeği oluşturmaları gerekir. İnsan toplumundaki herkesin dünya malını kayırması, koruması, onun aptalların israfları ile kaybolmasına meydan vermemesi, onu çocuklar ve deliler gibi mal yönetimini beceremeyenlerin yönetimine bırakmaması herkesin görevidir. Bu ayetteki izafet bu surenin yirmi beşinci ayetindeki, yani "İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye (malî açıdan) gücü yetmeyen kimse, sahip olduğunuz inanmış cariyelerinizden evlensinler." ayetindeki izafet gibidir. Bu ayetteki "feteyat=cariyeler" kelimesinden, evlenmek isteyen erkeğin sahip olduğu cariyelerin kastedilmediği bilinmektedir.

Bu ayet topluma yönelik bir genel hükmü açıklıyor. Bu hüküm şudur: Toplum tek bir kişiliğe sahiptir. Onun ayakta durmasını sağlayan ve geçimini sağlayan malın tümü, ona aittir. Sonuçta toplumun bunu yönetmesi, iyi kullanması, nemalandırması, ekonomik ve dengeli biçimde ondan geçimini sağlaması, onu kayıplardan ve yolsuzluklardan koruması gerekir. Bu temel ilkenin ayrıntılarından biri şudur: Velilerin, aklı ermezlerin gözetimini üstlenmeleri gerekir. Buna göre, onlara kendi mallarını verip gereksiz yerlerde harcanmalarına meydan vermemeleri, bunun yerine o malları ellerinde tutup iyi kullanmaları; kazanç, ticaret ve her türlü gelir sağlama yolu ile onu çoğaltmaları, aslına dokunmadan kârından ve nemasından beyinsizlerin masraflarını karşı-lamaları gerekir. Böylece malın yavaş yavaş tükenmesini ve aklı ermezlerin yoksulluğa ve perişanlığa mahkum olmalarını önlemiş olurlar.

Bundan şu husus ortaya çıkıyor ki, "O malların geliriyle onları besleyin, giydirin" ifadesinden maksat, yetimlerin mallarının aslı ile değil; neması ile, kazancı ile, kârı ile masraflarının karşılanmasıdır. Yoksa eğer malın aslı olduğu gibi tutulur da çalıştırılmaz, piyasada işletilmez ise günün birinde biter. İşte ayetin aslında "minha=ondan" kelimesinin değil de "fiha=onda" kelimesinin kullanılmasındaki incelik budur. Tefsir âlimi Zemahşer'î de bu inceliğe dikkat çekmiştir.

Bu ayete dayanarak ekonomik denetim altına alınanlara ilişkin veliliğin genel nitelikli olduğunu ve onların bütün işlerini kapsadığını söylemek uzak bir ihtimal değildir. Şu gerekçe ile ki, yüce Allah bu tür kimselerin durumunun ihmal edilmesine razı olmaz. Tersine, İslâm toplumu bunların durumunu üstlenmelidir. Eğer ortada baba, dede gibi aileden bir veli varsa bu sorumluluğu üstlenip gerekenleri yapmak ona düşer. Yoksa fıkıhta ayrıntılarıyla yapılan açıklamalara göre İslâm hükümeti veya müminler bu görevi üstlenmelidirler.

İslâm ve toplumsal mülkİyet

Bu, Kur'an'da açıklanan bir gerçek, önemli birçok İslâm hükmünün ve kanunun temel dayanağıdır. İncelemekte olduğumuz ayetten çıkan şu anlamı kastediyorum: Malın gerçek mülkiyeti Allah'a aittir. O, onu insan toplumunun ayakta durmasının ve geçiminin kaynağı yaptı. Allah bu malı hiç kimseye değişmez biçimde vakfetmemiş, hiçbir ferde şeriatın tasarruf yetkisini ortadan kaldıracak şekilde bağışlamamıştır. İslâm bu ilkeyi ortaya koyduktan sonra topluma verilmiş malın yasalaştırılmış birtakım örneğin miras, mülk edinme ve ticaret gibi ilişkiler uyarınca şahıslara tahsis edilmesine izin verdi. Şahısların mal üzerinde tasarrufta bulunabilmeleri için de akıllı olmak ve bulûğ çağına girmiş olmak gibi birtakım hususları şart koştu.

Hep gözetilen ve ayrıntılarının değerlendirilmesi için dayanak kabul edilen değişmez ilke, malın tümünün kamuya ait olmasıdır. Özel menfaatler, topluma yönelik kamu çıkarının korunduğu ve toplumsal çıkarlarla çatışmadığı takdirde gözetilir. Eğer çatışma ve kamu yararının zedelenmesi söz konusu olursa, öncelik hiç tereddütsüz kamu yararınındır.

İslâm'da bu temel ilkeden infak kuralları ve muamelat hükümlerinin çoğu gibi birçok önemli teferruat çıkar. Yüce Allah bu temel ilkeyi Kur'an'ın birçok yerinde teyit ediyor. Nitekim şöyle buyuruyor: "Allah yeryüzündeki her şeyi sizin için yarattı." (Bakara, 29) Bakara suresindeki infaka ilişkin ayetleri incelerken bu konuda epeyce açıklama yaptık. Oraya başvurabilirsiniz.

*    *    *

"O malların geliriyle onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin." "Sen dilediğine karşılıksız rızık verirsin." (Âl-i İmrân, 273) ayetini incelerken rızkın anlamı hakkında yeteri kadar açıklama yapmıştık.

"O malların geliriyle onları besleyin, giydirin" ifadesi, anlam bakımından "Onların (annelerin) yiyeceği ve giyeceği... çocuk kendisinin olana (babaya) aittir." (Bakara, 233) ayeti gibidir. Dolayısıyla bu ayetlerde geçen 'rızk' kelimesi insanın beslenmesini sağlayan maddeler, 'kisve' kelimesi ise, insanın sıcaktan ve soğuktan korunması için giydiği şeyler demektir. (Yalnız Kur'an terminolojisine göre rızk ve kisve, bizim dilimizdeki kisve ve nafaka gibidir.) Bu kelimeler kinaye yolu gibi insanın maddî ve hayatî bütün ihtiyaçlarını karşılayan imkanların tümünü içeren ifadelerdir. Öyle olunca konut gibi insanın diğer ihtiyaçları da bu kelimelerin kapsamına girer. Nasıl ki, aslında ken-dine has bir anlamı olan 'yemek' kelimesi "Fakat onlar gönül hoşluğu ile onun bir kısmını size bağışlarlarsa, onu afiyetle yiyin." ifadesinde olduğu gibi kinaye yolu ile mutlak tasarruf anlamında kullanıldı.

"Onlara güzel söz söyleyin." Bu ifade velilik görevini düzenleyen ahlâkî bir cümledir. Çünkü söz konusu yetimler malları üzerinde tasarrufta bulunmaktan mahrum edilen beyinsizler olabilirler; ama onlar ne vahşi hayvan ve ne meraya salınacak koyun sürüsü değildirler; insandırlar, onlara insan muamelesi yapılmalıdır. O hâlde, kendilerine insana söylenecek sözler söylemek ve onlarla insana yaraşır tarzda ilişki kurmak, onları çirkin sözlerle rencide etmekten kaçınmak gerekir.

Buradan şu husus açıklık kazanıyor ki, "Onlara güzel söz söyleyin" ifadesi tıpkı "İnsanlara güzel söz söyleyin." (Bakara, 83) ifadesi gibi kinaye yolu ile iyi muameleyi, çirkinlikten uzak güzel ilişkiyi vurgulayan bir ifade olabilir.

"Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin. O hâlde eğer onlarda bir olgunluk görürseniz, mallarını kendilerine verin." Ayetin asıl metnindeki "ibtelû" kelimesinin mastarı olan "ibtilâ" imtihan anlamına gelir. "Beleğun nikâh=evlenmeye ermek"ten maksat, evlenme çağına gelmektir. Dolayısıyla bu deyim aklî bir mecazdır. Ayetteki "anestum" fiilinin mastarı olan "înas" görmek demektir. Bu kelimede ülfet anlamı da vardır. Çünkü ülfetin türediği asıl kök, "üns" kelimesidir. Ayetin orijinalinde geçen "ruşd" kelimesi, hayatın amaçlarını bulmak demektir ve "ğayy=sapma" kelimesinin karşıtıdır. "Fedfeû ileyhim emvalehum=onların mallarını defedin" ifadesi, yetime malını verip onu eline teslim etmek anlamını [yani "i'tâ" anlamını] veren bir kinayedir. Sanki veli, malı yetime verip onu kendinden uzaklaştırıyor. Bu ifade çok kullanılmasıyla birlikte güzel bir kinaye içermektedir.

"Evlenme çağına gelinceye kadar" ifadesi "deneyin" emri ile bağlantılıdır. Bu cümle, imtihanın sürekliliğine ilişkin bir nevi işareti içerir. Yani yetimin velisi, iyiyi kötüyü birbirinden ayırt edip denenmeye elverişli hâle gelmesinden itibaren denemeye başlayacak ve bu denemeyi evlenme dönemine girip erkeklik çağına erinceye kadar sürdürecektir. Bu hükmün tabiatı, böyle davranmayı gerektirir. Çünkü olgunluğu görebilmek, çocuğu bir veya iki olayda denemekle elde edilmez. Bunun için denemeyi tekrarlayıp olgunlaşmaya ilişkin gözlemi yakalamak gerekir. Bu da tabiatıyla çocuğun önce temyiz yani iyiyle kötüyü birbirinden ayırt etme çağına, sonra evlenme dönemine ermesine kadar sürecek uzun bir gözlemle olur.

"O hâlde, eğer onlarda bir olgunluk görürseniz..." ifadesi "yetimleri deneyin" ifadesinin uzantısı ve ayrıntısıdır. Ayetin anlamı şudur: Yetimleri deneyin. Eğer onların olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını onlara verin. Bu söz şunu bildiriyor: Evlilik çağına girmek, yetimin malını eline vermeyi, onun malı üzerinde tasarrufta bağımsız olmasını gerektirir. [Yani bağımsız olmasında tam neden değildir.] Fakat olgunluk, bu tasarruf yetkisinin geçerlilik kazanmasının şartıdır.

İslâm, insanın bulûğ çağına ermesine yönelik değerlendirmeyi iki kısma ayırır. İbadetlerde, hadlerin uygulanmasında ve diyetlerde sadece evlenme yaşı olan şer'î bulûğ yaşı ile yetinirken malî tasarrufların geçerliliğinde ve ikrarlarda fıkıh kitaplarında ayrıntıları verildiği üzere evlenme yaşına girmenin yanı sıra olgunlaşma şartını arar. Bu da İslâm'ın kanun koyma sırasındaki incelikli tavırlarındandır. Çünkü malî tasarruf gibi konularda olgunluğu göz ardı etmek, Meselâ yetimler gibi kesimlerde sosyal hayat düzeninde bozukluğa yol açar. Olgunlaşmamış yetimlerin tasarruflarını ve itiraflarını geçerli saymak, onların ahlâksız fertler tarafından aldatılmalarını, en basit yoldan bütün geçim imkanlarının ellerinden alınmasını; sahte sözlerle, yalancı vaatlerle ve yanıltıcı işlemlerle kandırılmalarını beraberinde getirir. O yüzden bu tür konularda olgunluk şartını aramak kaçınılmazdır. Ama ibadetler gibi konularda bu şartı aramanın gereksizliği açıktır. Hadlerin ve diyetlerin uygulanmasında da durum aynıdır. Çünkü bu tür günahların ve suçların kötülüğünü inkâr etmek ve bunlardan kaçınmak gerektiğini kavramak için olgunlaşmış olmak gerekmez. İnsan bunları olgunlaşmadan önce de fark edebilir. Buna göre bu konularda insanın durumunda olgunlaşma öncesinde ve sonrasında farklılık olmaz.

"Onların mallarını israf ederek veya büyüyecekler diye tez elden yemeyin..." "İsraf" herhangi bir işte ölçüyü aşmaktır. Yine ayetin orijinalinde geçen "bidaren" kelimesi bir şeye acele ile teşebbüs etmek demektir. "Bidaren en yekberû" ifadesi, "yetimler büyür de sizi mallarını yemeye bırakmazlar kaygısı ile" anlamındadır. [Buna göre, ibaret aslında "bidaren hazere en yekberû"dur.] Nahiv bilginlerinin görüşüne göre, "en" ve "enne" edatından önce olumsuzluk veya o anlamı veren kelimenin hazfedilmesi, kıyasi ve alışıla gelen bir kuraldır. Bu surenin yüz yetmiş altıncı ayetinde "yubeyyinullahu lekum en tezillû" cümlesinde de aynı nahiv kuralı geçerlidir. Aslı, "li en la tezilû" veya "hazere en tezillû"dur; yani ayetin anlamı şöyledir: "Şaşırmamanız için Allah size açıklama yapıyor."

Ayette yetim malını, israf ederek yemek ile yetimler büyüyünce mallarına dokundurmazlar endişesi ile yemenin karşı karşıya getirilmiş olmasından şu sonucu elde ediyoruz: Yetim malını israf yolu ile yemek, ihtiyaç gerekçesi olmaksızın, hakketmişlik bahanesi bulunmaksızın, doğrudan doğruya umursamaz bir haksızlık yolu ile onların mallarına saldırmaktır. Yetimler büyür kaygısı ile mal yemek ise, velinin kendi çalışmasına örfte uygun görülen bir ücret miktarında onların mallarına el atmaktır. Yalnız bu durumda, eğer yetim büyürse veliyi bu tür bir mal yemekten alı koyma ihtimali vardır. Kısacası, bu iki tür yemenin her ikisi de yasaktır. Yalnız eğer veli fakir olur ve geçimini karşılamak için çalışması veya yetim için çalışarak onun malından zorunlu ihtiyaçlarını karşılaması kaçınılmaz olursa, bu durum müstesnadır. Bu durum aslında bir tüccarın veya inşaat işçisinin ticaret ve çalışmasının bedelini alması gibidir. İşte yüce Allah bu durumla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Yetimlerin velilerinden zengin olan" yani geçinmek için yetimin malından ücret almaya ihtiyacı olmayan varlıklı veliler "iffetli olsun" yani iffeti kendilerine yol edinsinler ve onun peşinde olsunlar; böylece yetimin malına hiç dokunmasınlar. Ama "fakir olan veli ise, örfe uygun bir miktar yesin."

Bazı tefsirciler "Fakir olan veli ise, örfe uygun bir miktar yesin." ayetini, fakir veli harcamasını örfe uygun miktarda yetimlerin mallarından değil, kendi malından yapsın şeklinde tefsir etmişler. Ama bu tefsir, zengin ve zengin olmayan veli ayırımı ile bağdaşmaz.

"Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun." Yüce Allah bu ayette, yetimlere mallarını verirken, işlemi sağlamlaştırmak ve doğabilecek olan anlaşmazlık ve tartışma ihtimalini ortadan kaldırmak için şahit tutmayı yasalaştırdığını açıklıyor. Yetimin olgunlaştıktan ve malını velisinden aldıktan sonra onun aleyhinde iddialar ileri sürmesi mümkündür. Bunların hepsinin arkasından "Hesap sormak için Allah yeter." ifadesine yer verilmiştir. Bu cümle hükmü birinci derecedeki asli kaynağına bağlıyor. Yani her hüküm yüce Allah'ın bir isminin veya sıfatının yansıması ve tecellisidir. Yüce Allah hesaba çekici olduğuna göre kullarının hükümlerini ince bir hesaptan geçirmeden bırakmaz. İşte buna göre Allah muhkem ve sağlamı yasalaştırır.

Ayrıca bu ilâhî ifade, İslâm'ın dinî eğitimini tamama erdirici bir özellik taşır. Çünkü, İslâm insan eğitimini tevhit temeline dayandırır. Çünkü her ne kadar şahit bulundurmak çoğunlukla anlaşmazlıkları ve kavgaları ortadan kaldıracak bir tedbir ise de şahitlerin adaletten sapmaları veya başka faktörler yüzünden amacını gerçekleştirmeyebilir. Fakat yüce ve güçlü manevî sebep, yeterli derecede hesaba çekici olan Allah'tan korkmaktır. Eğer veli, şahitler ve kendisine malı verilen yetim, bu gerçeği göz önünde bulundursalar, kesinlikle aralarında anlaşmazlık ve kavga meydana gelmez.

Şimdiye dek açıklanan incelikleri kavradıktan sonra, tekrar bu iki ayetin ne kadar çarpıcı bir açıklama yaptıklarına bakınız. Ayetlerde önce yetimlerin ve kısıtlıların mallarına dair velayet ve onların mallarını gözetim altında tutmaya ilişkin belli başlı ve önemli meseleler açıklanmıştır. Yani yetim malının nasıl teslim alınacağı, korunacağı, işletileceği, kullanılacağı, geri verileceği ve ne zaman teslim alınıp ne zaman teslim edileceği anlatılmıştır. Bütün bu işlemlerde kamu yararının göz önünde bulundurulduğu yani yukarda açıkladığımız üzere malın aslında Allah'ın olduğu, O'nun bunu insanların geçim kaynağı yaptığı temel ilkesi vurgulanarak konunun temeli sağlama alınmıştır.

İkinci aşamada insanı bu kurallara uygun şekilde eğiten ahlâk prensibi, yani yüce Allah'ın "onlara güzel söz söyleyin." şeklindeki buyruğu açıklanmıştır.

Üçüncü aşamada bunların hepsi tevhit temeline dayandırılmıştır. Bu ilkenin, tek başına bütün uygulamaya dönük ve ahlâkî hükümlere egemen olduğu; uygulamaya dönük hükümlerin ve ahlâk kurallarının etki açısından yetersiz kaldığı durumlarda bu ilkenin her alan da olumlu etkisini gösterdiği vurgulanmıştır. Bu ilke yüce Allah'ın "Hesap sormak için Allah yeter." buyruğunda dile getirilmiştir.

ayetlerİn hadİsler Işığında açıklaması

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde yer aldığına göre İbn-i Ebu Hatem, Said b. Cubeyr'in "Yetimlere mallarını verin..." ayeti hakkında şöyle dediğini naklediyor: "Gatafan kabilesinden bir adamın yanında kardeşinin yetim oğluna ait büyük miktarda mal vardı. Yetim, bulûğ çağına girince malını istedi; fakat amcası malını vermedi. O zaman delikanlı, amcasını Peygamberimize (s.a.a) şikayet etti. Bu olay üzerine "Yetimlere mallarını verin" ayeti indi..." (c.2, s.117)

Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre İmam Sadık (a.s) şöyle diyor: "Bir erkeğin menisinin dört özgür kadın rahminden fazlasına akması helâl değildir." (c.1, s.218, h:14)

el-Kâfi adlı eserde yer aldığına göre İmam Sadık (a.s) şöyle diyor: "Dört eşli bir erkek eğer eşlerinden birini boşarsa, boşadığı eşinin iddeti (bekleme süresi) sona ermeden beşinci bir kadınla evlenemez." (c.5, s.429, h:1)

Bu konudaki rivayetlerin sayısı çoktur.

İlel-üş Şarayi' adlı eserde yazar kendi rivayet zinciriyle Muham-med b. Sinan'dan şöyle rivayet eder: "İmam Rıza (a.s) onun sorduğu sorulara yazdığı cevabında erkeğin dört kadınla evlenebilmesinin, buna karşılık kadının birden çok erkekle evlenmesinin yasak oluşunun sebebini şöyle açıklamıştır: 'Çünkü erkek dört kadınla evli olduğu zaman doğan çocuk onun olur. Ama eğer kadının iki veya daha çok sayıda kocası olursa, doğuracağı çocuğun babasının kim olduğu anlaşılmaz. Çünkü her iki koca da kadınla ortaklaşa nikâhlıdırlar. Bu da neseplerde, miraslarda ve kültürlerde kargaşaya, düzensizliğe ve fesada yol açar.'

Muhammed b. Sinan diyor ki: "Bir erkeğin dört özgür kadınla evlenebilmesinin sebeplerinden biri de kadınların erkeklerden çok sayıda olmalarıdır. Doğrusunu Allah bilir, ama "Gönlünüzün rahat ettiği kadınlardan ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz." ayetine bakılınca bunun böyle olduğu görülür. Bu yüce Allah'ın bir takdiridir. Maksat zengin ile fakirin bu hususta elleri açık olsun ve erkek gücünün yettiği sayıda kadınla evlenebilsin..." (c.1, s.504, bab:271)

el-Kâfi adlı eserde, İmam Sadık'tan (a.s) nakledilen bir rivayette o hazretin şunu da eklediği yer almıştır: "Allah kıskançlığı erkeklere mahsus kıldı. Bu yüzden kadına sadece kocasını helâl kılarken erkeğe dört kadınla evlenmeyi helâl kıldı. Allah (bir taraftan) kadını kıskançlıkla imtihan etmekten ve (diğer taraftan) erkeğin kendisi ile birlikte üç kadınla daha evlenmesini helâl kılmaktan yüce ve kerimdir." (Füru-u Kafi, c.5, s.504, h:1)

Ben derim ki: Bunu şöyle açıklayabiliriz: Kıskançlık iyi huylardan ve erdemli melekelerden biridir. O, insanı normal durumundan değişik hâle getirir; eğer bir başkası kişinin din, namus, mevki gibi kendisi için saygın kabul ettiği, değerli olduğuna inandığı bir varlığına saldırırsa o kişiyi savunmaya ve intikam almaya iter. Hiçbir insan düşünülemez ki, bu içgüdüsel sıfattan tamamen yoksun olsun. O hâlde bu, insanın fıtrî niteliklerindendir ve İslâm da fıtrata dayalı bir dindir. Bu dinde fıtratın gereği olan içgüdüler ele alınarak insan hayatında faydalı olacak şekilde sınırlandırılırlar ve hayatta faydalı olmayan bozucu ve kargaşaya yol açıcı unsurlar da ortadan kaldırılırlar. Mal edinmede, yemede, içmede, giyimde, evlenmede ve başka alanlarda olduğu gibi.

Yüce Allah'ın erkeğe eşinin yanı sıra üç kadınla daha evlenmeyi helâl kıldığı kabul edilince -ki İslâm dini, fıtratın hükmünü gözetme esasına dayanır- bunun gerekli sonucu olarak kumalar yüzünden kadınların erkeklere karşı gösterdikleri reaksiyonun kıskançlık değil, haset olduğunu kabul etmeliyiz. İlerde çok kadınla evlilik konusunu enine boyuna incelerken kadınlarda beliren bu reaksiyonun fıtrî ve içgüdüsel olmadığı, arızî bir hâl olduğu açıklanacaktır.

el-Kâfi adlı eserde müellifin kendi rivayet zinciriyle Zürare'den, İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Erkek karısına yaptığı bağıştan geri dönemez. Kadın da kocasına yaptığı bağıştan geri dönemez. Hediye fiilen verilmiş olsun veya olmasın fark etmez. Yüce Allah şöyle buyurmuyor mu: "Kadınlara verdiklerinizden hiçbir şeyi geri almayın." [İmam -a.s- Bakara suresinin 229. ayetini olduğu gibi değil de içerdiği anlamını aktarmıştır.] Ve yine şöyle buyurmuştur: "Eğer onlar gönül hoşluğu ile mehirlerinin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu afiyetle yiyin." (Nisâ, 4) Bu iki ayet hem mehiri, hem de bağış ve hediyeyi kapsar." (Füru-u Kâfi, c.7, s.30, h:3)

Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre Abdullah b. Kaddah, İmam Sadık'tan (a.s), o da babasından şöyle rivayet eder: "Adamın biri Hz. Ali'ye geldi ve: 'Ey Emir-el Mü'minin, karnımda bir ağrı var.' dedi. Hz. Ali: 'Eşin var mı?' diye sordu. Adam 'evet, var' dedi. Bunun üzerine Hz. Ali şöyle dedi: 'Ondan gönül hoşnutluğu ile kendi malından vereceği bir bağış iste ve onunla bal satın al. Sonra o bala yağmur suyu dök ve iç. Çünkü ben yüce Allah'ın şöyle buyurduğunu işittim: Biz gökten bereketli bir su indirdik." [Kaf, 9] "Arıların karnından değişik rengi olan bir içecek çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. [Nahl, 68] Eğer eşleriniz gönül hoşluğu ile mehirlerinin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu afiyetle yiyin. [Nisâ, 4] Bu dediğimi yaparsan inşallah şifa bulursun.' Adam, Hz. Ali'nin dediğini yaptı ve iyileşti." (c.1, s.218, h:15)

Ben derim ki: Bu rivayet ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abdullah b. Hamid, İbn-i Münzir ve İbn-i Ebu Hatem kanalıyla Hz. Ali'den nakledilmiştir. Hz. Ali'nin bu sözleri ayetlerden dakik ve latif yararlanma türünden bir örnektir ki temeli, anlamı genişletmeye dayanır. Ehl-i Beyt İmamlarından gelen rivayetlerde bunun benzerlerine rastlanır. Bu rivayetlerin bazılarını uygun yerleri gelince nakledeceğiz.

el-Kâfi adlı eserde yer aldığına göre, İmam Bâkır (a.s) "Ben size bir şey anlattığım zaman bana Allah'ın kitabından (onun delilini) sorun" dedi. Sonra bir konuşmasında şöyle buyurdu: "Peygamberimiz dedikoduyu, malı yanlış yolda kullanmayı ve çok soru sormayı yasakladı." Kendisine; "Ey Resulullah'ın torunu, bu dedikleriniz Kur'an'ın neresindedir?" denildi. İmam (a.s) şöyle cevap verdi: "Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onların aralarında yaptıkları çoğu gizli konuşmalarda hayır yoktur; meğer ki, bu fısıltılı toplantıların amacı sadaka vermeyi, iyilik etmeyi ve insanlar arasında düzeltmeyi ve ıslahı emretmek olsun." (Nisâ, 114) "Allah'ın sizin için geçim kaynağı ve yaşayış vesilesi kıldığı mallarınızı beyinsizlere vermeyin." (Nisâ, 5) "Ey müminler, açıklandıkları takdirde hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın." (Mâide, 101) (c.1, s.60, h:5)

Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre Yunus b. Yakub diyor ki: "Ben İmam Sadık'a (a.s) 'Mallarınızı beyinsizlere vermeyin.' ayetindeki 'beyinsizler'den kimlerin kastedildiğini sordum. Bana; 'Kendilerine güvenmediğiniz kişiler.' diye cevap verdi." (c.1, s.220, h:20)

Tefsir-ul Ayyâşî'de İbrahim b. Abdulhamid'in şöyle dediği yer alır: "Ben İmam Sadık'a "Mallarınızı beyinsizlere vermeyin." ayetindeki 'beyinsizlere'den kimlerin kastedildiğini sordum. Bana; 'Şarap içenlerin hepsi sefih (beyinsiz)dir.' diye cevap verdi." (c.1, s.220, h:22)

Tefsir-ul Ayyâşî'de yer aldığına göre Ali b. Ebu Hamza diyor ki: "İmam Sadık'a (a.s) 'Mallarınızı beyinsizlere vermeyin.' ayetinde 'be-yinsizler'le kimlerin kastedildiğini sordum. Bana; 'Onlar yetimlerdir. Olgunlaştıklarını anlamadıkça onlara mallarını vermeyin.' dedi. Kendisine; 'Peki, onların malları nasıl bizim mallarımız olur?' diye sordum. [Yani ayette neden "onların malları" yerine "mallarınız" ifadesi kullanılmıştır?] Bana; 'Sen onlara mirasçı olunca' diye cevap verdi." (c.1, s.220, h:23)

Tefsir-ul Kummî'de İmam Bâkır'dan (a.s) bu ayet hakkında şöyle rivatyet edilir: "Sefih (beyinsiz)lerden maksat kadınlar ile çocuklardır. Eğer erkek eşinin aptal ve işleri bozucu, çocuğunun da aptal ve işleri bozan olduğunu bildiğinde, onlara Allah'ın onun geçim kaynağı kıldığı mallarını vermemelidir. Ayette geçen 'kıyam'dan maksat, yaşayış vesilesidir..." (c.1, s.131)

Ben derim ki: Bu anlamdaki rivayetlerin sayısı çoktur. Bunlar önceden vurguladığımız hususu teyit ediyor: Sefeh (beyinsiz) kelimesi geniş anlamlı ve dereceli bir terimdir. Tasarruf yetkisi elinden alınmış kimse, olgunluğa ermemiş çocuk, havai ve aşırı arzuları olan kadın, içki içen ve kendisine güvenilmeyen herkes gibi kimseleri kapsamına alır. Bu örneklerin farklılaşmasına bağlı olarak onlara mal vermenin anlamı da değişir. "Mallarınız" biçimindeki izafetin durumu da öyledir. Bu konuda uyarlama ve değerlendirme artık size düşer.

İbn-i Ebu Hamza rivayetinde İmam Sadık'ın (a.s) "Sen onlara mirasçı olunca" şeklindeki cevabında daha önce vurguladığımız temelde bütün malın topluma ait olduğu, ikinci aşamada şahıslara ve has maslahatlara tahsis edildiği ilkesine işaret vardır. Malın birinci derecedeki sahibinin toplum olması, onun bir kişiden başka bir kişiye geçmesinin gerekçesidir.

Men La Yahzuruh-ul Fakih adlı eserde İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Yetimin yetimlik dönemi ihtilam olması ile sona erer. İhtilam olmak onun olgunluk çağına girdiğinin göstergesidir. Eğer ihtilam olduğu hâlde olgunlaştığı görülmez aptal ve yetersiz olursa, velisi malını eline vermemelidir." (c.4, s.163, h:1)

Yine aynı eserde "Yetimleri deneyin..." ayetiyle ilgili olarak İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Yetimin olgunlaşmasından maksat, malı koruyabilmesidir." (c.4, s.164, h:7)

Daha önce ayetin bu hususu nasıl vurguladığı anlatılmıştı.

et-Tezhib adlı eserde "Fakir olan veli ise, örfe uygun bir miktar kadar yesin." ayetiyle ilgili olarak İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Burada geçimini zor sağlayan ve kendi isteklerini önleyen veli kastediliyor. Böyle bir velinin yetim malından örfe uygun olacak miktarda yemesinde sakınca yoktur. Yalnız bu durum [velinin malın sorumluluğunu üstlenmesi ve karşılığında bir miktar alması] yetimin yararına olması şartıyla olur. O hâlde, eğer mal az ise veli ona hiç dokunmamalıdır." (c.6, s.341, h:73)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ahmed, Ebu Davud, Nesei, İbn-i Mace, İbn-i Ebu Hatem ve Nuhas -Nasih adlı eserinde- İbn-i Ömer'den şöyle rivayet ederler: "Adamın biri Peygamberimize "Benim kendi malım yok, fakat gözetimim altında bir yetim var. [onun malından yiyebilir miyim?]" diye sordu. Peygamberimiz adama şöyle dedi: "Gözetiminin altındaki yetimin malından ye. Fakat israf ve savurganlık yapma. Yetimin malıyla kendine kazanç sağlama ve o malı kendi malını korumak için kalkan olarak kullanma." (c.2, s.122)

Ben derim ki: Bu konuda hem Ehl-i Beyt kanallarından hem de diğer kanallardan gelen çok sayıda rivayet vardır. Bu hususta fıkhî incelemeler ve bu fıkıh incelemelerine ilişkin rivayetler vardır. İsteyenler hadis kitaplarına ve fıkıh kitaplarına başvurabilirler.

Tefsir-ul Ayyâşî'de Rıfaa kanalıyla, "Fakir olan veli ise, yetimin malından örfe uygun miktar yesin" ayetiyle ilgili olarak İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Babam defalarca bu ayetin nesh edildiğini söylerdi." (c.1, s.222, h:33)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Ebu Davud ve Nuhas -Nasih adlı eserlerinde- ve İbn-i Münzir, Ata kanalıyla "Fakir olan veli ise, yetimin malından örfe uygun miktar yesin" ayetiyle ilgili olarak İbn-i Abbas-'tan şöyle rivayet ettikleri yer alır: "Bu ayet, "Şüphesiz haksızlıkla yetim-lerin mallarını yiyenler..." (Nisâ, 10) ayeti ile nesh edilmiştir." (c.2, s.122)

Ben derim ki: Bu ayetin mensuh olması nesih ölçüsü ile bağdaşmıyor. Çünkü Kur'an'ın ayetleri arasında, bu ayetle ilişkisi nasih ve mensuh ayet ilişkisi olacak hiçbir ayet yoktur. "Şüphesiz haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler..." ayeti ise, içerik açısından bu ayetin içeriği ile çelişmez. Çünkü serbestliği ifade eden bu ayetle vurgulanan mal yeme, örfe uygun olmakla kayıtlıdır. Yasaklığı ifade eden öteki ayette ise, yetim malı yemek haksız yere olmakla kayıtlıdır. Örfe uygun olmakla kayıtlı mal yemeyi serbest kılma ile, haksızlıkla mal yemeyi yasaklama arasında çelişki yoktur. Dolayısıyla gerçek şu ki, bu ayet mensuh değildir ve yukarıdaki iki rivayet, zayıf olmaları bir yana, Kur'an ile bağdaşmaz.

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Abdullah b. Muğire kanalıyla "Eğer onlarda bir olgunluk görürseniz, mallarını kendilerine verin" ayetiyle ilgili olarak İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Yetimlerin Peygamberimizin Ehl-i Beyti'ni sevdiklerini gördüğünüzde, kendilerini bir üst dereceye yükseltin." (c.1, s.221, h:27)

Ben derim ki: Bu rivayet Kur'an'ın bâtınî anlamını bir örneğe uyarlama türündendir. Çünkü din İmamları müminlerin babalarıdır ve müminler de İmamlardan koptukları takdirde İslâm bilgileri açısından yetimdirler. Yetimler gerçekten İmamlarla sevgi bağı kurdukları zaman atalarının mirası olan gerçek İslâmî bilgileri öğretmekle onları bir üst dereceye yükseltmelisiniz.

Üç Bölümde İlmî Araştırma

1- Nikâh Tabiat Amaçlarından Biri

Kadın ile erkek arasındaki ilişki, insan tabiatı tarafından, hatta hayvan tabiatı tarafından en üst derecede açığa vurulan bir ilişkidir. Fıtrat dini olan İslâm dini, hiç şüphesiz bu ilişkiyi caiz görür.

Erkek ile dişinin bir araya gelmesinde doğurtma ve döllendirme, tabiatın gayesi ve hilkatin amacıdır. Bu, birleşmeyi eşleşme kalıbına döken, onu serbest ilişki ve yakınlaşma biçimindeki mutlak birleşmeden nikâhlama ve birbirine bağlanma düzeyine çıkaran yegane sebeptir. Dolayısıyla bakıyoruz ki, kuşlar gibi bazı hayvanların büyütülmesinde ana-babanın ortak emeği var. Ana-baba yumurtanın korunmasını, civcivin beslenmesini ve büyütülmesini ortaklaşa gerçekleştirir. Yine doğumda ve büyütmede yuvaya muhtaç olan hayvanlar var. Bu tür hayvanların dişileri yuvaların yapımında ve korunmasında erkeklerin yardımına muhtaçtırlar.

İşte bu tür hayvanların hepsinde eşleşme tercih ediliyor ki bu, erkek ile dişi arasında bir tür bağlılık ve birbirine ait olmadır. Bu hayvanlar o takdirde ilişki kurarlar ve dişinin yumurtasının gerekli önlemlerle korunmasında, civciv çıkarmasında ortaklaşa görev yaparlar. Yavruların büyüme döneminin sonuna kadar bu beraberlik devam eder. Arkasından ayrılacaklarsa ayrılırlar. Sonra eşleşme yenilenir ve bu süreç böyle devam eder. Demek ki, nikâhlanmanın ve eşleşmenin temel faktörü, doğurma ve çocuk büyütmedir. Şehvet ateşini söndürmek ve kazanç sağlamak, mal biriktirmek, yemek, içmek, ev eşyası, ev idaresi gibi hayat faaliyetlerinde ortak rol almaya gelince, bunlar tabiatın ve yaratılışın amacı dışında kalan dış unsurlardır. Bunlar sadece ön unsurlar veya ana gayenin sonucu olan faydalardır.

Bundan şu anlaşılıyor: Farz edelim ki, eşler arasında özgürlük ve başıboşluk egemen olsun; eşlerin her biri eşi dışında bir başkası ile istediği yerde, istediği zaman cinsel ilişki kursun ve bundan bulduğu yerde dişisine saldıran vahşi erkek hayvan gibi hiç çekinmesin. Nitekim bu, neredeyse günümüzün uygar milletlerinde yaygın bir uygulama hâline gelmiş ve zina, özellikle evlilerin zinası da serbest olmuştur.

Bunun gibi, yapılan evlilik dondurulsun. Eşlerin boşanmaları, ayrılmaları yasaklansın. Hayatta kaldıkları sürece eşlerden birinin eşinden ayrılarak başka biri ile evlenmesine izin verilmesin.

Bunun gibi, tıpkı günümüzün gelişmiş milletlerinde olduğu gibi doğum ve üremeye, çocukları birlikte büyütmeye, eşleşmeyi ev hayatında ortaklaşma esasına dayandırmaya son verilsin ve yine çocuklar, süt verme ve büyütme için hazırlanan genel yuvalara gönderilsin. Bütün bu söylediklerimiz tabiat geleneğine aykırıdır. Daha önce işaret edildiği gibi, tabiat geleneği insanı, bu yeni uygulamaya ters düşen niteliklerle donatmıştır.

Evet. Öyle hayvanlar var ki, bunların doğumunda ananın onları karnında taşımasından, onlara süt verip yanında büyütmesinden fazla bir şeye ihtiyaç yoktur. Bunlarda da eşleşmeye, birlikteliğe ve birbirine ait olmaya doğal ihtiyaç yoktur. Bu tür hayvanlar için başıboş cinsel ilişki özgürlüğü söz konusu olabilir. Ama özgürlüğün tabiatın nesli koruma amacına zarar vermeyecek miktarda olması gerekir.

Denebilir ki, yaratılış geleneğine ve tabiatın isteğine karşı çıkmak sakıncalı değildir. Yeter ki ortaya çıkacak aksaklıklar düşünce ve bazı yöntemler aracılığı ile telafi edilsin. Üstelik bu karşı çıkma insana bazı hayat hazları ile yararlanma sağlar. Bu vehim, büyük bir yanılgıdır. Çünkü insan bünyesinin aralarında bulunduğu doğal bünyeler, birçok elementlerden oluşmuş sentezlerdir. Her elementin kendine özgü şartları olan özel yerine konması gerekir. Bu yer, tabiatın ve yaratılışın gayesine uygun olmak zorunda olduğu gibi söz konusu canlının türünün kemal sürecine de elverişli olmalıdır. İlaç karışımları ve sentezleri gibi. Bu karışımlar belirli nitelikte, belirli miktarda, belirli ölçüde ve şartlarda elementlere muhtaçtırlar. Eğer bu elementlerden biri özel niteliğinin en küçük ölçüde dışına çıksa, özel şartlarından en ufak bir sapma gösterse o ilaç etkisini kaybeder.

Meselâ, insan özel biçimde senteze girmiş çeşitli elementlerden oluşmuş doğal bir varlıktır. Bu sentezden çeşitli iç nitelikler ve manevî özellikler doğar ki, bunlardan sonuç olarak çeşitli eylemler ve davranışlar meydana gelir. Eğer insan bazı eylemlerini ve davranışlarını değiştirerek doğal konumlarından başka konumlara dönüştürürse, onun niteliklerinde ve ruhi özelliklerinde bir sapma ve değişme görülür. Böylece bütün nitelikleri ve özellikleri doğal düzeyden ve yaratılış yolundan sapar. Bunun sonucu olarak insanın doğal kemali ile ve yaratılışı gereği izlediği amacı ile bağı ve ilişkisi kopar.

Günümüzün insanlığını saran, insanın huzura ve mutlu hayata ermeye yönelik çabalarını boşa çıkaran, insanlığı düşüşle ve yıkımla tehdit eden musibetleri enine boyuna incelediğimizde, bu en güçlü faktörün takva erdeminin yokluğunun, insan toplumlarında yıkıcılığın, sertliğin, şiddetin ve hırsın kökleşmesinin olduğunu görürüz. Bunun en büyük sebebi, evlilik ve çocuk yetiştirme alanındaki doğal yasalarda egemen olan özgürlük, başıboşluk ve umursamazlıktır. Çünkü günümüzde aile toplumu ve çocuk yetiştirme konusunda izlenen uygulamalar, insanda şefkat, merhamet, iffet, hayâ, alçak gönüllülük duygularını çocukların bulûğ çağının ilk yıllarından başlayarak ömrünün sonuna kadar öldürüyor.

Bu aksaklıkların ve noksanlıkların düşünce ve bazı yöntemler aracılığı ile telafi edilmesi ise, ne yazık ki mümkün değildir. Çünkü düşünce, hayatın diğer gerekleri gibi tekvinî bir araçtır. Tabiat onu doğal yoldan ve tekvin çığırından çıkan veya sapan unsurları tekrar tabiat çevresine döndürmek için kullanır. Yoksa onun fonksiyonu tabiatın ve yaratılışın çabasını boşa çıkarmak değildir. Eğer böyle olursa, kendisine yönelik kötülüğü savmak için insana vermiş olduğu kılıçla tabiatın kendisi öldürülmüş olur. Eğer tabiatın bir aracı olarak düşünce, tabiatın bir unsurunun bozulmasını desteklemek için kullanılırsa, o zaman bu doğal araç da diğer araçlar gibi bozuk ve fonksiyonundan sapmış hâle gelmiş demektir. Bundan dolayı görüyoruz ki, günümüzün insanı ne zaman toplumunu tehdit eden yaygın bir bozukluğu düşünce gücü ile düzeltirse, ondan daha acı ve dehşetli bir bozuklukla karşı karşıya geliyor ve böylece başındaki belanın yaygınlığı ve kapsamı artıyor.

Evet. Öylelerinden biri şöyle diyebilir: Psikolojik eylemler diye adlandırılan manevî sıfatlar, masallar çağının ve ilkellik döneminin kalıntılarıdır. Bunlar günümüzün gelişmiş insanının hayatı ile uyuşmaz. Bunlar iffet, cömertlik, hayâ, şefkat, doğruluk gibi sıfatlardır. Meselâ iffet, nefsin tabiatını arzuları konusunda sebepsiz yere kayıtlandırmaktır. Cömertlik, insanın mal biriktirmeye yönelik emeğini ve mal kazanma yolunda katlandığı sıkıntıları boşa çıkarmaktır. Üstelik yoksulu, çalışmada tembelliğe ve dilenmek için başkalarına el açma zilletine alıştırmaktır. Hayâ, insanı hakkını istemekten ve içindekileri açıklamaktan alıkoyan bir gemdir. Şefkat kalbi zayıflatır. Doğruluk gündelik hayatla bağdaşmaz. Bu tür sözler doğrudan doğruya sözünü ettiğimiz sapıklığın somut örneklerini oluşturur.

Böyle diyen kimse bilmiyor ki bu erdemler, insan toplumunun vazgeçilmez gereklerindendir. Öyle ki, eğer bu eylemler kökten ortadan kalksalar, insan toplumu artık bir saat bile toplum olarak yaşayamaz. Eğer bu hasletlerin ortadan kalkması, herkesin başkasının özel hakkına, malına ve ırzına saldırması, hiç kimsenin toplumun ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılayacak cömertliğe yanaşmaması, hiç kimsenin uymak zorunda olduğu kanunları çiğnemekten tepki almaması, hiç kimsenin çocuklar ve benzerleri gibi acizlikleri kendi kusurlarından kaynaklanmayan âcizlere şefkat göstermemesi ve herkes herkese verdiği haberlerde ve vaatlerinde yalan söylemiş olması düşünülürse, insan toplumu anında dağılır.

Yukarıdaki sözleri söyleyen kimse bilmelidir ki, bu hasletler dünyadan göçmez ve göçmeyecektir. İnsan tabiatı, toplum hâlinde yaşama çağrısını sürdürdükçe bu hasletlere bağlı kalacak, onların hayatta kalmasını koruyacaktır. Bütün mesele, bu hâletlerin tabiatın ve yaratılışın insanı mutlu hayata çağıran mesajı ile uyuşacak şekilde düzenlenmeleri ve dengelenmeleridir. Eğer günümüzün gelişmiş toplumlarında egemen olan hasletler, gerektiği gibi dengelenmiş insanî erdemler olsalardı, toplumu kargaşa ve mahvolma tehlikesi ile karşı karşıya getirmez ve insanları güven, huzur ve mutluluk içinde istikrarlı bir hayata kavuştururdu.

Şimdi de asıl inceleme konumuza dönerek şöyle diyoruz: Daha önce söylediğimiz gibi, İslâm eşleşmeyi doğal yerine koyarak nikâhı emretti ve zinayı, serbest ilişkiyi yasakladı. Eşleşme ilişkisini de ayrılabilme esasına yani boşanabilme esasına dayandırdı. Ayrıca açıklanacağı üzere bu ilişkiyi genelde özgü kılma ilkesi üzerine kurdu. Yine bu bir araya gelme akdini, çocuk doğurma ve yetiştirme esasına dayandırdı. Nasıl ki Peygamberimiz (s.a.a) meşhur bir hadisinde "Evlenin, üreyin ve çoğalın..." buyuruyor.

2- Erkeğin Dişiye Üstünlüğü

Eğer hayvanlar arası cinsel ilişki konusunu irdelersek, erkeklerin bu alanda dişilere egemen olduklarının belirtilerini görürüz. Bakıyoruz ki, bu hayvanlarda erkek kendini cinsel organın yetkilisi ve dişinin efendisi olarak görüyor. Bu yüzden erkek hayvanların dişi üzerinde çatıştıklarını, kavgaya giriştiklerini görürüz. Ama bunun tersi olmuyor. Yani dişiye bir erkek ilgi gösterince bu yüzden başka bir dişi ona saldırmıyor. Hep bunun tersi görülüyor. Yine insandaki kadın-kız istemeye benzer girişimleri dişiler değil, erkek hayvanlar başlatıyor.

Bunun tek açıklaması şudur: Hayvanlar içgüdüsel olarak erkeklerin bu işte aktif ve egemen, dişilerin ise pasif ve boyun eğici olduğunu anlıyorlar. Bu husus ve erkeklerin, dişilerin isteklerine ve arzularına olumlu karşılık vermeleri hususu, iki farklı şeylerdir. Çünkü bu tutum aşkın ve şehvetin gereklerini gözetmeye, daha çok haz almayı sağlama amacına dayanıyor. Ama sözünü ettiğimiz bir tür üstünlük ve egemenlik, erkekliğe ve tabiatın emrini yerine getirmeye dayanıyor.

Şiddetin ve aktifliğin erkek kesiminde, yumuşaklığın ve pasifliğin dişi kesiminde gerekliliğine bütün milletler az çok inanır. Öyle ki bu inanç, çeşitli dillere yansımıştır. Bunun ifadesi olarak bütün sert, zor boyun eğen nesneler erkek ve yumuşak, kolay denetlenebilen bütün nesneler de dişi olarak adlandırılır. Meselâ Arapça'da keskin demire erkek demir, keskin kılıca erkek kılıç, sert bitki ve yere erkek bitki ve erkek yer denir. Böyle örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Bu durum insan türü için de geçerlidir. Genellikle değişik toplumlarda ve farklı milletlerde görülür. Ama kiminde çok, kiminde az görülebilir.

İslâm, yasama sisteminde bu gerçeği göz önünde bulundurmuştur. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğer bir kısmından (akıl ve vücut açısından) üstün kılması... için erkekler kadınların yöneticisidirler." (Nisâ, 34) Bunun sonucu olarak erkek kadını yatağa çağırdığında bu çağrıya mümkün olduğu takdirde olumlu karşılık vermesi gerektiğini vurgulamıştır.

3- Çok Kadınla Evlilik

Çeşitli hayvan türlerinde tek evlilik ve çok evlilik meselesi belirgin değildir. Yuva birliği esasına göre yaşayan hayvanlarda tek eşlilik uygulaması geçerlidir. Çünkü bu tür hayvanlarda erkek yuvayı yönetmekle, yavruları koruyup büyütmekle yeterince meşgul olduğu için başka dişilerle ilgilenmeye fırsat bulamıyor. Yalnız yuva yapımı, yönetimi ve yavruya bakma yükümlülüğü alanındaki şartlar değişince, yani evcilleşme, insan tarafından eğitilme ve sorunlarının üstlenilmesi söz konusu olunca, bu hayvanların erkekleri ve dişileri arasındaki durum değişiyor. Bu durum horozlarda, tavuklarda, güvercinlerde vb. hayvanlarda açıkça görülür.

İnsanlarda çok kadınla evlenmek Mısır, Hintliler, Çinliler, Farslar hatta Romalılar ve eski Yunanlılar gibi çok sayıda millette geçerli olan bir gelenekti. Bu milletler çoğu kere evlerindeki tek eşlerine tenha kalmamaları için hizmetçi eklerlerdi. Hatta Yahudiler ve Araplar gibi bazı milletlerde bu iş belirli sayıda son bulmazdı. Onların kimi erkekleri bazen on, yirmi ve daha çok sayıda kadınla evlenirlerdi. Meselâ söylendiğine göre Kral Süleyman yüzlerce kadınla evlenmişti.

Çok eşlilik, çoğunlukla kabilelerde ve onlar gibi yaşayan köylerde ve dağlık yörelerde görülürdü. Çünkü bu tür yerleşim birimlerinde aile reislerinin kalabalık sayıda insana şiddetle ihtiyacı olurdu. Böyle yerlerde yaşayan ailelerin reisleri çok evlilik yaparak çok doğum yaptırarak çok erkek evlat sahibi olmak isterlerdi. Böylece hem yaşama tarzlarının gereği olan savunma işini kolaylaştırırlar, hem de çok sayıdaki çocuklarından kavimlerinde lider olabilmenin bir aracı olarak yararlanırlardı. Üstelik çok evlilik onlara hısımlık yolu ile çok sayıda akraba kazandırırdı.

Bazı ilim adamları kabilelerde ve köylerde çok evliliğin temel faktörü olarak bu yerleşim birimlerinde yük taşımak, çobanlık, su taşımak, avcılık, yemek pişirmek, dokumacılık gibi çok sayıda iş türünün varlığını kabul ederler. Bu genelde doğrudur. Fakat bu tür yerlerde yaşayan insanların manevî niteliklerini irdelediğimizde bu işlerin onlar için ikinci derecede önem taşıdığını görürüz. Bizim söylediğimiz faktörün bedeviler için öncelikli ve doğrudan amaç olduğu görülür. Ayrıca eskiden çok sayıda oğul sahibi olmak iddiasının ve evlat edinmenin aralarında yaygın olması bu amacın uzantılarındandır.

Üstelik bu milletlerde çok eşlilik geleneğinin geçerli olmasının bir başka temel faktörü de vardı. Bu faktör kadınların ihmal edilmeyecek oranda erkeklerden çok olmaları idi. Çünkü kabile hayatı yaşayan bu milletlerde savaşlar, saldırılar, ölümler ve kırımlar çok ve sürekli idi. Bu ölümler erkekleri yok ederek kadınların sayısını yüksek oranlara çıkartırdı. Bu fazlalık o kadar büyük olurdu ki, çok eşlilik olmadan doğal ihtiyacı giderme imkanı olmazdı. Bu faktörü de göz ardı etmemek gerekir.

İslâm tek kadınla evlenmeyi yasallaştırdı. Birden çok evliliğe dörde kadar izin verdi. Ama bu izni eşler arasında adaleti gerçekleştirme şartına bağladı. Bunun yanı sıra çok eşliliğin beraberinde getireceği bütün sakıncaların giderilmesini istedi. Bu sakıncalara ilerde değineceğiz. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kadınların lehine de aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır." (Bakara, 228)

 

Çok evlilik hükmüne karşı bazı itirazlar yapılmıştır:

 

1- Bu gelenek toplumda kötü etkiler bırakır. Çünkü kadınların kalplerindeki duyguları zedeler, ümitlerini kırar, içlerindeki sevgi ateşini söndürür, sonuçta sevgi duygusu, intikam duygusuna dönüşür. Bu yüzden ev işlerini ihmal ederler. Çocuk yetiştirme görevini ağırdan alırlar. Kendilerine yapılan kötülüğün aynısı ile erkeklere karşılık verirler. Bunun sonucunda zina, fuhuş, mala ve ırza karşı ihanet yaygınlaşır. Toplum kısa sürede çökmekle karşı karşıya kalır.

2- Çok evlilik herkesin gözlemlediği tabiat eylemine ters düşer. Çünkü milletlerden ve kuşaklardan elde edilen istatistik veriler, kadın ve erkek kesiminin sayıca yaklaşık olarak eşit olduğunu ortaya koyuyor. Buna göre tabiatın öngördüğü düzen bir erkeğe bir kadının düşmesidir. Bunun tersi tabiatın amacına ters düşer.

3- Çok evlilik yasası erkekleri azgınlığa ve şehvet düşkünlüğüne teşvik eder ve bu, içgüdünün toplumda güçlenmesini sağlar.

4- Çok eşlilik yasası toplumda kadının değerini erkek karşısında dörtte bire düşürür. Bu da miras ve şahitlik gibi konularda iki kadını bir erkeğe eşit sayan İslâm anlayışına göre bile haksız bir değerlendirmedir. Bu anlayış bir erkeğin dört kadınla değil, iki kadınla evlenmesini caiz görmeyi gerektirir. Buna göre dört kadınla evlenmeyi caiz saymak, her hâlükarda gerekçesiz olarak adaletten sapmaktır.

Bu itirazlar ya Hıristiyanlar tarafından veya toplumda kadınlar ile erkeklerin eşit haklara sahip olduğunu savunan ve bu konuda Hıristiyanların görüşlerini onaylayan uygarlar tarafından ileri sürülmüştür.

İlk sorunun cevabı, daha önceki incelemelerde birçok kez verildi. O cevap şudur: İslâm, toplumun yapısını duygular üzerine değil, akla dayalı bir hayat üzerine kurdu. İslâm'a göre toplumsal geleneklerde duyguların körüklemelerine, heyecanların sürüklemelerine değil, aklın gösterdiklerine uyulur.

Bu tercihte heyecanları ve ince duyguları öldürmek, ilâhî yetenekleri ve tabiî içgüdüleri ortadan kaldırmak yoktur. Manevî sıfatların, heyecanların, iç duyguların, eğitimin ve âdetlerin değişmesi ile nicelik ve nitelik bakımından değişecekleri psikolojik araştırmaların ortaya koyduğu kesin bir gerçektir. Tıpkı bunun gibi, Meselâ doğuda beğenilen birçok edep kuralı ve gelenek batılılar tarafından hor görülür. Bunun tersi de doğrudur. Her millet bazı edep kuralları ve gelenekler bakımından başka bir milletten mutlaka farklıdır.

İslâm'daki dinî terbiye, kadına bu tür uygulamalardan duyguları zedelenmeyecek bir kişilik kazandırır. Evet. Yüzyıllardan beri tek eşliliğe alışmış, nesiller boyunca bu telkinle yetişmiş olan batılı kadının ruhunda çok eşliliğe karşıt bir nefsanî duygu kökleşmiştir. Bunun delillerinden biri, günümüzün uygar(!) milletlerinde erkekler ile kadınlar arasında yayılan feci cinsel başıboşluktur.

Onların erkekleri canlarının her çektiği ile ve onları arzulayan her kadınla kendilerini tatmin etmiyorlar mı? Akraba ve akraba olmayan, bakire ve bakire olmayan, evli ve evli olmayan ayırımı yapıyorlar mı? İnsan şöyle bir bakınca onların binde birinin bile zinaya bulaşmadığını göremiyor.

Bu konuda kadınlar da erkekler de aynıdır. Erkekler bununla da yetinmeyerek erkek erkeğe cinsel ilişkiye girişiyorlar. Öyle ki çok az erkek bu pis ilişkiye bulaşmamıştır. İş o raddeye vardı ki, yaklaşık bir yıl kadar önce erkek erkeğe cinsel ilişkiyi serbest hâle getirmek amacı ile İngiliz Parlamentosuna bir kanun tasarısı sunuldu. Ancak bu tasarı, söz konusu kötü alışkanlık kanunsuz olarak aralarında yaygınlaştıktan sonra gerçekleşti. Kadınlara, özellikle bakirelere ve kocasız genç kadınlara gelince, onların durumu erkeklerinkinden daha garip ve daha iğrençtir.

Gerçekten şaşılacak bir durumdur! Bütün bu iğrençlikleri kocalarında gören batılı kadınlar acaba nasıl üzülmezler, sıkıntıya düşmezler, kalpleri kırılmaz, duyguları zedelenmez? Bir erkek düşünün, bir kızla evleniyor ve gerdek gecesi bakıyor ki eşi kız değil, dulmuş ve beraber olduğu erkeklerin sayısı da birle, iki ile sınırlı değil. Böyle bir erkeğin duyguları ve heyecanları nasıl zedelenmiyor. Tersine bu erkek, arkadaşları arasında hanımefendinin erkeklerin ilgisini üzerinde yoğunlaştırmış olmasından ve onlarca, yüzlerce erkeğin onunla yatabilmek için birbirleri ile yarıştıklarından iftihar ediyor! Bunun tek anlamı şudur: Bu iğrençlikler, aralarında tekrarlanmış ve cinsel başıboşluk nefislerinde yer tutmuş. Öyle ki yadırganmayan köklü bir alışkanlık hâline geldiği için heyecanlar ve duygular ona karşı gelmiyor, vicdanlar ondan tiksinmiyor. Bu durum şunu gösteriyor: Mevcut gelenekler duyguları ve heyecanları kendileriyle uyum sağlamaya ve kendilerine ters düşmemeye yönlendirirler.

Yukarıdaki itirazların sahipleri çok evliliğin kadınların ev işlerini ihmal etmelerine, çocuk bakımını ağırdan almalarına, zinanın ve ihanetin yaygınlaşmasına yol açacağını ileri sürüyorlar. Oysa yaşanan tecrübeler, bunun tersini ortaya koyuyor.

Bu hüküm İslâm'ın ilk döneminde uygulandığı hâlde hiçbir tarih uzmanı o dönemde bu uygulama sebebi ile toplumda bir duraklama, bir aksaklık meydana geldiğini iddia edemez. Hatta durum tam tersine olmuştur.

Üstelik, İslâm toplumunda ve diğer toplumlarda ilk eşin üzerine kendileri ile evlenilen kadınlara, yani ikinci, üçüncü ve dördüncü eşlere bir bakalım. Onlarla yapılan evlilikler kendilerinin rızaları ve istekleri ile oluyor. Onlar da o toplumun kadınlarıdır. Erkekler onları başka toplumlardan cariye olarak almadılar. Onları evlenmek için başka dünyadan getirmediler. Tersine onların kendileri çeşitli sosyal sebeplere bağlı olarak bu tür evliliği istediler. Demek ki, kadın tabiatı çok evliliğe karşı değildir.

Bu işlem onlar için kalp kırıcı da değildir. Böylesine bir kırgınlık oluyorsa, bu ilk eş olmanın gereklerinden veya arızî sonuçlarından biridir. Yani tek başına kocasına sahip olan kadın, üzerine ve evine başka bir kadının gelmesini istemez. Kocasının bundan yüz çevireceğinden, başka bir kadının buna reis kesilmesinden, çocuklar arasında anlaşmazlık çıkacağından ya da bu tür başka gerekçe ile birden çok evliliği istemez.

Demek ki ilk eş, eğer çok evliliğe razı olmuyor ve kırılıyorsa bunun kaynağı, erkeğine tek başına sahip olmak arzusu gibi arızı bir durumdur, yoksa doğal bir içgüdü tepkisi değildir.

İkinci itirazın cevabına gelince, tabiatın erkek ve kadın sayısını eşit tuttuğunu dayanak olarak kabul etmek bir kaç yönden yanıltıcıdır.

1- Bunlardan biri şudur: Evlilik meselesi sadece bu söylenen faktöre dayanmaz. Evliliği etkileyen başka faktörler ve şartlar vardır. Her şeyden önce, evlenmeye ilişkin fikrî olgunluk ve hazırlanma, kadınlarda erkeklerden daha çabuk, daha erken yaşlarda meydana gelir. Özellikle sıcak iklimin egemen olduğu bölgelerde dokuz yaşını dolduran kızlar evlenmeye elverişli hâle gelirken, erkekler çoğunlukla on altı yaşından önce evlenmeye hazır olmazlar. (İslâm, bu yaşı evlenme yaşının başlangıcı olarak kabul etmiştir.)

Bunun delillerinden biri uygar milletlerin genç kızları arasında görülen uygulamadır. Bu kızların arasında kanuni bulûğ yaşına kadar bakire kalanlar çok azdır. Bunun tek açıklaması şudur: Tabiat bu genç kızları erkek akranlarından önce evliliğe hazırlamıştır.

Bu özelliğin gereği olarak herhangi bir kavmin on altı yıllık doğumlarını ele alalım ve bu kavimde kadınlar ile erkelerin sayısını eşit farz edelim. Bu kavimde evlenecek yaştaki erkekler, erkeklerin normal bulûğ çağı olan on altı yaşında doğanlar olurken evlenecek kadınlar yedi yıl boyunca doğanlar olur.

Erkekler için olgunluk yaşı olan yirmi beş yıl süresinde doğanları göz önüne alırsak, evlenecek yaştaki erkeklerde on yıllık bir birikim meydana gelirken kadınlarda on beş yıllık bir birikim meydana gelir. Eğer bu rakamların ortalama oranını alırsak, tabiat eyleminin sonucu olarak her erkeğe iki kadın düşer.

İkinci olarak; eldeki istatistik verilere göre, kadınlar erkeklerden daha uzun ömürlü oluyor. Bunun gerektirdiği sonuca göre ölüm yaşı, çok sayıdaki kadının karşılığında erkek bırakmıyor.[26]

Üçüncü olarak; gebe bırakma ve doğurtma özelliği erkeklerde kadınlardan daha uzun sürelidir. Kadınlarda çoğunlukla elli yaşında hamile kalma özelliği sona eriyor. Oysa erkeklerde hamile bırakma özelliği, uzun yıllar varlığını sürdürüyor. Bu kabiliyet kimi zaman erkeklerin doğal ömrü olan yüz yaşın bütünü boyunca devam ediyor. Bu durumda erkeğin yaklaşık seksen yıl olan doğurtabilme süresi, kadının yaklaşık kırk yıl süren doğurganlık yaşının iki katı oluyor.

Bu gerekçe bir önceki gerekçeye eklenince şu sonuç çıkıyor: Tabiat ve yaratılış, erkeğe birden çok kadınla evlenmeyi serbest bırakıyor. Tabiatın, bir taraftan doğurtma gücünün şartlarını hazırlaması, diğer taraftan da çocuk edinmeyi engellemesi anlamsızdır. Böyle bir şey, mevcut sebep ve neden geleneği ile bağdaşmaz.

Dördüncü olarak; savaş, öldürmeler vb. gibi toplumun fertlerini yok eden olaylar karşılaştırılmaz oranda erkekleri kadınlardan daha çok yok ediyor. Daha önce belirttiğimiz gibi bu gerçek, kabilelerde çok eşliliğin yaygın oluşunun en güçlü faktörlerindendi. Bu olayların dul ve kocasız bıraktığı kadınlar, kaçınılmaz olarak ya çok eşliliği kabul edecekler veya zina edecekler yahut da bünyelerinde varolan cinsel gücü işlevsiz ve tatminsiz bırakacaklar.

Bu satırların yazılmasından bir kaç ay önce Batı Almanya'dan gelen bir haber bu gerçeği teyit ediyor. Haber şudur: Kocasız kadınlar derneği, erkeksizliğin kendilerine verdiği sıkıntıyı dile getirerek hükümetlerinden kendilerine İslâm'daki çok eşliliği uygulama serbestisi tanınmasını istediler. İsteyen erkeğin birden çok kadınla evlenebilmesini ve bu yolla cinsel mahrumiyet probleminin çözülmesini talep ettiler. Fakat hükümetleri bu isteğe olumlu cevap vermedi. Alman Kilisesi de bu öneriyi kabul etmedi. Böylece Kilise, zinanın yayılmasına ve bu yüzden neslin bozulmasına razı oldu.

2- Bu konudaki ikinci nokta şudur: Söylediğimiz gerçekleri göz ardı ederek tabiatın erkek ve kadın sayısını genelde eşit tuttuğu şeklindeki delile sarılmak, toplumdaki her erkeğin sayısı dörde kadar varan kadınla evleneceği farz edilirse yerinde olur. Fakat tabiat bütün erkeklere bu imkanı tanımıyor. Bu uygulamadan doğal olarak erkeklerin tümü değil, bazıları yararlanabiliyor. İslâm çok eşliliği farz ve vacip biçiminde yasallaştırmış değildir. İslâm bu uygulamayı eşleri arasında adaleti sağlayabileceğine güvenen erkeklere mubah kabul etti. Bu hük-mün sıkıntı veya kargaşa getirmediğinin en açık delili, bu geleneğin gerek Müslümanlar arasındaki uygulanışı sırasında ve gerekse bunu benimseyen diğer milletlerin hayatında kadın kıtlığı veya yokluğu gibi bir sıkıntıya yol açmamış olmasıdır. Tersine çok eşliliğin yasaklandığı ülkelerde binlerce kadın kocadan ve aile yuvasından mahrum kalarak zina ile yetinmişlerdir.

3- Bu konudaki bir başka önemli nokta şudur: Kadın erkek sayısının eşitliği deliline sarılmak, yukarıda yaptığımız istatistik incelemeleri göz ardı etmemizin yanı sıra çok eşlilik hükmü ıslah edilmediği hâlde, vehmedilen sakıncaları ortadan kaldıran kayıtlarla sınırlandırılarak dengeli hâle getirilmediği hâlde yerinde olur ancak. Oysa İslâm, çok evlilik yapan erkeklere eşleri arasında iyi geçinme ve yatak sırası hususunda adil davranma şartı koştu. Erkeklere eşlerin ve çocuklarının geçim ihtiyaçlarını karşılamasını farz kıldı. Dört kadının ve çocuklarının geçim masraflarını karşılamak, bunun yanı sıra bu kadınlarla arasındaki ilişkilerde adaleti gözetmek sadece bazı olgun ve zengin erkeklerin başarabileceği bir iştir. Her erkek bu işin altından kalkamaz.

Üstelik evlenecek kadın için kocasını sadece kendisiyle yetinmeye, üzerine kuma getirmemeye zorlayan bazı şer'î yollar vardır. Kadın evlenirken bu yollara başvurabilir.

Üçüncü itiraza vereceğimiz cevap şudur: Bu iddia, İslâm'ın insana yönelik terbiye tarzını ve bu şeriatın maksatlarını iyi incelememiş olmaya dayanıyor. Örtünme, iffetlilik, hayâ, arsızlıktan kaçınma ilkeleri üzerinde yoğunlaşan İslâm toplumundaki kadınlara yönelik dinî terbiye, öyle bir kadın tipi ortaya çıkarır ki, bu kadında evlenme arzusu erkeğinkinden daha zayıf olur. (Gerçi yaygın kanaate göre kadında evlenme arzusu erkeğinkinden daha güçlü olur. Bu iddianın savunucuları kadının tabiatı gereği süs ve güzellik düşkünlüğünü delil gösterirler.) İslâm terbiyesi ile yetişmiş kadınlarla evlenen erkekler dile getirdiğimiz bu gerçeği tereddütsüz bir şekilde kabul ederler. Ortalama bir erkeğin evlenme arzusu bir, hatta iki ve üç kadının evlenme arzusunun toplamından daha çoktur.

Öte yandan İslâm dini, gerekli miktarında tabiatın gereksinimleri ve nefsin arzuları hususunda mahrumiyetin yok olmasına dikkat ediyor. Dolayısıyla erkekte şehvet ve tatminsizlik birikiminin meydana gelmemesini göz önüne alıyor. Eğer böyle bir mahrumiyet birikimi olursa, bu erkeği fuhşa, meşru olmayan tatmin yollarına sürükler. Tek eş, mazeretleri dolayısıyla beraberliklerinin yaklaşık olarak üçte birlik bölümünde kocasının isteklerine cevap veremez. Bu mazeretleri âdet günleri, hamileliğin bir bölümü, doğum ve çocuk emzirme dönemleri gibi zaruri hâllerdir. Bu dönemlerdeki içgüdüsel ihtiyacı bir an önce gidermeye girişmek, toplum hayatını duygu zemini üzerinde değil, akıl ilkeleri üzerinde kurduğunu bu kitaptaki incelemelerimizde sık sık vurguladığımız İslâm için kaçınılmaz bir görevdir. İnsanın, arzuların ve kötü isteklerin başı boşluğuna çağıran duyguların güdümünde kalması İslâm'a göre en büyük tehlikelerdendir ki, bunlardan biri bekarlık vb. durumlardır.

Diğer yönden İslâm'da yasa koyucunun en önemli gayelerinden biri, Müslüman neslinin artması ve yeryüzünün şirki ve fesadı ortadan kaldıracak şekilde İslâm toplumu eli ile kalkındırılmasıdır.

İşte İslâm, bunlar ve benzeri sebepler yüzünden çok eşliliğin yasallaşmasına önem verdi. Yoksa İslâm'ın maksadı şehveti özendirmek ve şehvet düşkünlüğünü hoş göstermek ve yaygınlaştırmak istemiş değildir. Eğer yukarıdaki itirazları ileri sürenler insaflı olsalar, şunu görürler: Toplumu maddî çıkar temeline dayandıranların tanıdıkları toplumsal sistemler, toplumu dinî mutluluk temeli üzerine kuran İslâm'dan daha çok yerilmeye, fuhşu ve cinsel azgınlığı teşvik etmek ve yaygınlaştırmak hususunda daha çok itham edilmeye müstahaktırlar.

Üstelik çok evliliği caiz görmek, mahrumiyetin kaçınılmaz sonucu olan hırsı törpüler, sakinleştirir. Her mahrum tutulan kişi hırslı, aşırı arzulu olur. Yasakla, engelleme ile karşılaşan insanın tek düşüncesi, yasak ve engelleme perdesini yırtmak olur. Tek eşli Müslüman'ın gönlü sakin ve rahattır. Çünkü günün birinde nefsi kendisini sıkıştırsa, şehvetini tatmin etme fırsatı önünde vardır, yolu yasakla kesilmiş değildir. Bu da tek başına şehvet ateşini düşürücü bir faktör, fuhşa ve haram ırzları çiğnemeye yönelmenin önüne örülmüş bir duvardır.

Bazı batılı araştırmacılar bu konuda insaflı davranarak şöyle dediler: "Hıristiyan milletler arasında fuhşun ve zinanın yaygın hâle gelmesinin en güçlü faktörü kilisenin çok eşliliği yasaklamasıdır."[27]

Dördüncü itiraz ise, yani çok eşliliğin kadın için onur kırıcı olduğu yolundaki iddia da asılsız ve merduttur. Biz kadın haklarına ilişkin incelemelerimizde[28] şunu vurguladık ki: Eski yeni hiçbir dinî ve dünyevî sistem İslâm kadar kadınlara ve onların haklarına saygı göstermiş değildir. İlerde bu gerçeği daha ayrıntılı biçimde dile getireceğiz. Erkeğe çok kadınla evlenme izni vermek, söylendiği gibi kadının sosyal ağırlığını ortadan kaldırmaya, hakkını yok saymaya, sosyal hayattaki önemini küçümsemeye değil, bir bölümünü saydığımız bazı faydalı gerekçelere ve maslahatlara dayanır.

Erkek-kadın birçok batılı ilim adamı, bu İslâmî kuralın yararlılığını ve ona yönelik yasağın yol açtığı sosyal bozuklukları ve hayatî sakıncaları itiraf etmiştir. İsteyen bu yazıları bulabileceği kaynaklara başvurabilir.

Çok eşlilik karşıtı batılı bilginlerin en çok üzerinde durdukları ve allayıp pullayarak insanların gözleri önüne serdikleri durum, Müslüman evlerindeki manzaradır. Çok hanımlı evlerdeki şu manzarayı kastediyoruz: İki veya daha çok sayıdaki kumanın yaşadıkları evleri göz önüne getirelim. Bu evlerde normal bir hayat, mutlu bir beraberlik yoktur. Kumalar eve girdikleri ilk günden itibaren birbirlerini devamlı kıskanırlar. Hatta bu yüzden kıskançlığa kuma hastalığı adı takılmış. O zaman kadınların mayasında varolan kocaya, onun önceki eşinden olan çocuklarına, eve ve kocasıyla ilgili her şeye yönelik sevgi, yumuşaklık, incelik, şefkat, hayırseverlik, sır saklama, vefakârlık, merhamet ve dürüstlük gibi bütün ince duygular ve heyecanlar tersyüz olur.

İnsanın gündelik hayatın sıkıntılarından, çalışma hayatının ruhî ve bedenî acılarından sıyrılmak için sığındığı evi, nefislerin, ırzların, malların ve şereflerin ayaklar altına alındığı bir savaş alanına döner. Hiçbir kimse kendini diğerinden emniyette hissetmez. Aile huzurunun yerini dayak, sövme, küfür, lânet okuma, dedikodu, ispiyonculuk, rekabet, hile, tuzak kurma, çocuklar arası ihtilaflar ve kavgalar alır. Kimi zaman iş kadının kocasını öldürme, çocukların birbirlerini veya babalarını öldürme girişimlerine kadar ilerler; aralarındaki akrabalık bağı, sonraki kuşaklarda beraberinde kan dökmeyi, nesli yok etmeyi ve aileyi mahvetmeyi getiren bir boğma teline dönüşür. Bütün bunlardan topluma yayılacak olan bedbahtlığı, ahlâksızlığı, sertliği, zulmü, saldırganlığı, kötülüğü, güvensizliği de bu aile dramları ile birlikte göz önüne getirmek gerekir.

Bütün bunlara bir de özellikle boşama serbestisini ekleyelim. Böy-le ortamlarda çok evlilik ve boşama serbestisi, toplumda birtakım zevk düşkünü aşırı şehvetperest erkekler ortaya çıkarır. Bu erkeklerin, şehvetleri ve ihtirasları peşinde koşmaktan, bir kadını alıp diğerini bırakmaktan, birini kaldırıp onun yerine başkasını koymaktan başka bir düşünceleri olmaz. Böyle bir durum toplumun yarısını oluşturan kadınları mahvetmekten, bedbahtlığa mahkum etmekten başka bir şey değildir ki, bu yüzden toplumun diğer yarısı da mahvolur.

Çok eşliliğe itiraz edenlerin söylediklerinin özeti budur. Bunların hepisi doğrudur. Fakat bunlar İslâm'ın kendisine ve hükümlerine değil, Müslümanlara yöneliktir. Müslümanlar ne zaman İslâm'ın kendilerine yönelik direktiflerine göre hareket ettiler ki, davranışlarının sonucu olan bozukluklardan İslâm sorumlu tutulsun? İnsanları yüce dinin direktifleri uyarınca eğiten iyi hükümeti, yüzyıllar önce kaybettiler ve bir daha bulamadılar. Hatta din perdesini en pervasızca yırtanların, onun kanunlarını çiğneyenlerin ve hadlerini uygulamadan kaldıranların öncüleri yöneticiler ve hâkimler olmuştur. Bilindiği gibi insanlar da liderlerinin dini üzere olurlar. Eğer biz din esasına dayalı devletin padişahlığa ve monarşik saltanata dönüştüğü günden beri İslâm padişahlarının ve hâkimlerinin saraylarda işledikleri rezilliklerin bir bölümünü anlatmaya kalkışsak ayrı bir kitap meydana gelir.

Kısacası, eğer problem varsa, bu Müslümanlarda vardır. Müslümanlar evlerinde mutluluklarını temin etmeyen bir aile yuvası biçimini seçtiler. Evlerinde doğru yoldan ayrılmaksızın yürütemeyecekleri bir siyasete yöneldiler. Gerçi herkes işlediği günahın sorumlusudur; ama bunun günahı kadınlara ve çocuklara değil, erkeklere aittir. Çünkü bu erkeklerin davranışları kendilerinin, eşlerinin, çocuklarının mutluluğunu, yuvalarının temiz havasını aşırı arzuları ve cahillikleri uğruna feda etmeleri bütün bu bozuklukların, bu mahvedici bedbahtlıkların asıl kaynağıdır.

İslâm, çok eşliliği her erkek için gerekli bir farz olarak ortaya koymuş değildir. Fertlerin tabiatına, kendilerinin maruz kalabileceği geçici durumlara baktı. Daha önce anlatıldığı üzere bu konuda kesin faydayı ve maslahatı göz önüne aldı. Sonra çok eşliliğin aksaklıklarını ve sakıncalarını ortaya çıkarıp saydı. Sonra toplumun yararını korumak için çok evliliği mubah kıldı. Fakat bu işlemi bütün bu çirkin aksaklıkları ortadan kaldıracak bir şarta bağladı. Bu şart erkeğin eşleri arasında adaleti sağlayacağı yolunda kendine güvenmesidir. İslâm sadece kendine bu güveni duyanlara çok eşliliği serbest kıldı. Ama kendilerinin, eşlerinin ve çocuklarının mutluluğu ile ilgilenmeyen, karınlarını doyurmaktan ve nefislerini tatmin etmekten başka bir ideali olmayan, kadının sadece erkeğin şehvetini tatmin etmek için yaratıldığını düşünen şu erkeklere gelince, İslâm'ın onlarla hiçbir işi yoktur. Onlar için caiz olan tek kadınla evlenmektir. O da onlar için bu durumda oldukları sürece caiz ise.

Üstelik bu itirazlarda İslâm'da birbirinden ayrı olan iki yön, birbirine karıştırılmıştır. Bu iki ayrı yön teşri ve velayet yönleridir.

Bunun açıklaması şöyledir: Günümüzde araştırmacılar, mevzu kanunların ve geçerli sistemlerin faydalı ve zararlı olduğunu değerlendirirken o kanunların ve sistemlerin toplumlarda uygulamalarından elde edilen hoşlanılan ya da hoşlanılmayan sonuçlarını, bunun yanı sıra toplumların şimdiki durumlarıyla o kanunları kabul edip etmediklerini göz önüne alırlar. Bu araştırmacıların şu noktanın farkında olmadıklarını sanmıyorum: Toplum söz konusu hükümle uyuşmayan birçok geleneklere, âdetlere ve arızalara sahip olabilir. Böyle durumlarda o hükmün akıbetini görebilmek için toplumu o hükümle veya gelenekle çelişmeyecek unsurlarla donatmak gerekir. O kanunun etkileri hayırlı mı, yoksa kötü mü, faydalı mı, yoksa zararlı mı o zaman anlaşılabilir. Fakat o araştırmacılar mevzu kanunlarda toplumun mevcut iradesi ve görünür düşüncesi ile istediği şeyi göz önüne alıyorlar. Toplumun bu isteği ne olursa olsun. O zaman isteklerine ve arzularına uygun gelen hüküm faydalı kanun, istek ve arzularına ters gelen hüküm faydalı olmayan kanun olur.

Bundan dolayı bu araştırmacılar Müslümanları kötülük bataklığında şaşkın, maddî ve manevî hayatlarında bozukluklara gömülmüş gördükçe, Müslümanlarda gördükleri yalanı, hıyaneti, küfürbazlığı, hak tanımazlığı, kötülüğün yaygınlığını, aile huzursuzluğunu, sosyal bozukluğu onlar arasında uygulanan dinî kurallara dayandırıyorlar. Bunu yaparken İslâm sistemini, insanlar arasındaki uygulanışı ve meydana getirdiği sonuçlar bakımından aralarındaki duygu birikiminden kaynaklanarak insanlara dayatılan diğer sosyal sistemler gibi sanıyorlar. Böylece şu sonuca varıyorlar: İslâm bu sosyal bozuklukların doğurucusudur. Bu kötülükler ve bozukluklar ondan kaynaklanıyor. (Oysa bu kötülüklerin daha beteri, bu küfürbazlıkların daha kötüsü onlardadır. Bütün avlar, posta bürünmüşün karnındadır.) Onlara göre eğer İslâm gerçek din olsa, kanunları insan mutluluğunu teminat altına alan iyi kanunlar olsa, insanlar üzerinde olumlu bir etki gösterir, onların başına dert olmazlardı.

Fakat böyle diyenler düzgün ve yapıcı hükmün tabiatı ile bozuk ve yıkıcı insanların tabiatını birbirine karıştırıyorlar. İslâm; temel ilkelerin, ahlâk kurallarının ve uygulamaya dönük kanunların bütünüdür. Bu bütünün unsurları arasında denge vardır, parçaları birbirine bağlıdır. Parçalarından biri bozulunca bu bozukluk, bütünün bozulmasına ve etkisinde sapma meydana gelmesine yol açar. Tıpkı çeşitli elementlerden yapılmış ilaçlar ve macunlar gibi. Bu ilaçlar sağlıklı bir etki meydana getirebilmek için elementlerin sağlıklı olmaları ve kullanım yerlerinin uygun olması gerekir. Eğer onların bazı unsurları bozuk olursa veya onu kullanan insanda kullanım şartları gözetilmez ise, etkilerini gösteremezler. Hatta kimi zaman beklenen etkilerinin tersini gösterirler.

Farz edelim ki İslâm sistemi, teknik yapısının yetersizliği yüzünden insanları düzeltemiyor, yaygın kötülükleri ve rezillikleri yok edemiyor. Peki, demokratik sistem niçin Avrupa ülkelerinde verdiği sonuçları bizim doğu ülkelerinde veremiyor? Bize ne olmuş? İlerlemek için ne kadar gayret göstersek daha çok geriye gidiyoruz. Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki, günümüzde kötülükler ve rezillikler yarım yüzyıl öncesine göre aramızda daha çok kökleşmiş ve derinleşmiştir. Oysa bu yarım yüzyıl öncesinde kendimizi ilkel saymış ve o günden beri uygarlaştığımızı ve aydınlandığımızı ileri sürmüştük. Sosyal adaletten, insan haklarından, yaygın yüce bilgilerden, toplumsal mutluluktan nasibimiz yok. Bu yüce değerlerin aramızda sadece isimleri ve kelimeleri dolaşmaktadır. Bu durumda şöyle bir şey dışında mazeret gösterilemez ki efendim, bu güzel sistemler sizde etkili olamadı. Çünkü siz onları uygulamıyorsunuz, yürürlüğe girmelerine gayret etmiyorsunuz. Peki, bu mazeret bu sistemler için geçerli sayılıyor da niçin İslâm hakkında geçerli sayılmıyor.

Farz edelim ki İslâm, temelinin zayıflığı yüzünden (hâşâ!) insanların kalplerinde kökleşemedi, toplumun derinliklerine işleyemedi. Bunun sonucu olarak hükümeti devam edemedi, İslâm toplumunda varlığını koruyamadı, çok geçmeden toplum hayatından dışlandı. Peki, beğenilen ve milletler arası bir niteliği olan demokratik sisteme ne demeli? Niçin Birinci Dünya Savaşının ardından Rusya'yı terk etti? Niçin Rusya'daki izleri silinerek yerini Komünizme bıraktı? Bu demokratik sistem İkinci Dünya Savaşı sonrasında da Çin'de, Letonya'da, Estonya'da, Litvanya'da, Romanya'da, Macaristan'da, Yugoslavya'da ve başka ülkelerde niçin Komünizm ile yer değiştirdi? Oysa ki önemli bir oranda birçok ülkeye nüfuz etmiş ve onları tehdit ediyordu?

Bir de Komünizme bakalım. Bu sistemin siyasî ömrü kırk yıla yaklaşıyor. Bu esnada yayıldı ve insan toplumunun yarısına yakını üzerinde egemen oldu. Propagandacıları ve yandaşları bu sistemin erdemliliği ile övünürler. Onun monarşik istiptad ve demokratik sömürü gölgesi ile gölgelenmemiş tek saf sistem olduğunu, kök saldığı ülkelerin birer vaat edilmiş cennet olduğunu söylerler. Fakat bundan iki yıl önce[29] bu propagandacıların ve yandaşların kendileri Komünizmin tek önderinin hükümetini protesto girişiminde bulundular. O Stalin ki, otuz yıldan beri Komünizmin önderliğini, liderliğini üstlenmişti. Söz konusu propagandacılar ve yandaşlar Stalin hükümetinin Komünizmin kılığında bir baskı, istiptad ve köleleştirme hükümeti olduğunu açıkladılar. Hiç şüphesiz Stalin kanun koyma, yürütme ve bunlarla ilgili alanlarda büyük bir etki bırakmıştır. Bunların hepsi diktatör ve köleleştirici bir iradenin, ferdî bir hükümetin tekelinde idi. Bu diktatör irade binlerce kişiye hayat bağışlarken binlerce kişiyi öldürüyor, çeşitli kavimleri mutlu ederken, diğerlerini bedbahtlığa sürüklüyordu. Bunların arkasından kimlerin geleceğini ve bunlar nasıl kendilerinden öncekilerin iktidarını yargıladılar ve haklarında hüküm verdilerse aynen kendilerinin iktidarını kimlerin yargılayacağını Allah bilir.

Sağlıklısı ile bozuğu ile toplumlarda egemen olduktan sonra, en güçlüsü yandaşlarının ihaneti ve taraftarlarının iradelerinin zayıflığı olan çeşitli faktörlerin etkisi ile toplum sahnesinden çekilip giden sistemlerin, geleneklerin ve rejimlerin sayısı çoktur. Tarih kitaplarında bunlarla karşılaşılabilir.

Acaba sosyal sistem olmak bakımından İslâm ile bu değişen, başkalaşan sistemler arasında ne fark var ki, onlarda mazeret kabul ediliyor da İslâm da kabul edilmiyor? Evet. Günümüzde doğru söz, bâtının korkunç gücü ile doğunun taklitçi cahilliği arasında sahipsiz kaldı. Onu ne gölgesi altına alan bir gök ve ne üzerinde taşıyan bir yer var. Her neyse... Anlattıklarımızdan şu gerçeğin farkına varılması gerekir: Herhangi bir sosyal sistemin insanlar üzerinde etkili olup olmaması, bunun yanı sıra o sistemin insanlar arasında kalması veya kaybolup gitmesi sadece o sistemin sağlıklı veya bozuk olmasına bütünü ile bağlı değildir ki, sağlıklı ya da bozuk olduğuna buna bakarak karar verilsin. Bu konuda etkili olan başka gerekçeler ve sebepler vardır. Bütün çağlar ve yüzyıllar boyunca insanlar arasında geçerli olan her sistem çeşitli faktörlerin etkisi altında bir gün sonuç verir, başka bir gün başarısız olur, bir dönem insanlar arasında yaşar, başka bir dönem ortadan kaybolur. "Biz bu tür günleri insanlar arasında dolaştırırız. Bu, Allah'ın kimlerin mümin olduklarını belirlemesi ve aranızdan bazı şahitler seçmesi içindir." (Âl-i İmrân, 140)

Kısacası, İslâm'ın kanunları ve hükümleri temel ve nitelik bakımından, insanlar arasında uygulanan diğer sosyal kanunlara terstir. İnsanlara ait sosyal kanunlar yüzyılların, maslahat ve çıkarların değişmesi ile değişir. Fakat farz, haram, müstehap, mekruh, mubah gibi kategorileri olan İslâm kanunları değişmeye, başkalaşmaya kapalıdır. Fakat toplumdaki fertlerin yapacakları ve yapmaktan kaçınacakları davranışlar, girişecekleri veya uzak kalacakları bütün tasarruflara gelince, bu konuda sorumluluk devlet yetkilisinin omuzlarındadır. İnsanlara bunları emretmek veya yasaklamak, bunlar hakkında toplum bir fertmiş de devlet yetkilisi o ferdin düşüncesi ve iradesiymiş gibi tasarrufta bulunmak yetkiliye düşer. Eğer İslâm'ın bir devlet yetkilisi olsa, insanların çok eşlilik adına işledikleri bu zulümlere engel olabilirdi. Bunun için çok eşliliği serbest bırakan ilâhî hükmün değişmesi gerekmez. Bu engelleme toplumun faydasını gözeten genel bir yürütme kararlılığı yolu ile gerçekleşir. Tıpkı bir ferdin öylesini faydalı gördüğü için çok eşlilik imkanını kullanmamaya karar vermesi gibi... Yoksa ilâhî hükmü değiştirmek söz konusu değildir. Sadece serbestlik ifade eden bu hükümden yararlanmamaya karar vermek kendi elinde olduğu için onu uygulamaktan uzak duruyor.

 ÖNCEKİ ARAŞTIRMANIN DEVAMINDA

 Peygamberİmİzİn evlİlİklerİ İle İlgİlİ başka bİr İlmΠ     araştırma

İslâm'a yönelik itirazlardan biri de Peygamberimizin (s.a.a) evlilikleridir. Diyorlar ki, çok evlilik zaten başlı başına bir cinsel düşkünlük, şehvet iç güdüsüne boyun eğmek anlamına gelirken Peygamber, ümmeti için yasallaştırdığı dört kadınla yetinmeyerek kendisi için bu sayıyı dokuza çıkardı.

Bu mesele Kur'an'daki değişik çok sayıda ayetle bağlantılıdır. Bu yüzden meseleyi her yönü ile incelemek için ilgili ayeti ele alınca uzun açıklama yapmak gerekir. Bundan dolayı ayrıntılı açıklamayı uygun olan yerine bıraktık. Şimdilik meseleye özet olarak değineceğiz.

Şöyle diyoruz: Bu itirazı ileri sürenlerin şu gerçeği göz önüne almaları gerekir: Peygamberimizin çok sayıda kadınla evlenmesi, sandıkları gibi basit bir mesele değildir. (Ki Peygamber kadınlara aşırı derecede düşkün olduğu için eşlerinin sayısını dokuza çıkardı.) Tersine hayatı boyunca seçtiği her eşi için özel bir tercih gerekçesi vardır. Peygamberimiz (s.a.a) ilk evliliğini Hz. Hatice ile (Allah ondan razı olsun) yaptı. Yirmi küsur yıl boyunca sadece onunla evli kaldı. (Bu süre onun evlendikten sonraki ömrünün üçte ikisidir.) Bu sürenin on üç yılı Peygamber oluşundan sonra ve Mekke'ye hicret etmeden önceki döneme rastlar. Sonra Medine'ye hicret etti ve mesajını yaymaya, dini yüceltmeye başladı. Diğer evliliklerini bundan sonra yaptı. Evlendiği kadınların kimi bakire, kimi dul, kimi genç, kimi yaşlı, kimi koca-karı idi. Ömrünün on yıla yakın bölümü böyle geçti. Sonra nikâhı altındakiler dışında başka bir kadınla evlenmesi yasaklandı.

Bilinen bir şeydir ki, bu özellikleri taşıyan bir davranış biçimini; basit bir kadın sevgisi ile, kadın düşkünlüğü ile, aşırı cinsel oburlukla açıklayıp gerekçelendirmek mümkün değildir. Bu sürecin başı ve sonu böyle bir gerekçeye ters düşer.

Üstelik, insanlara yönelik gözlemlerimizden şüphesiz olarak biliyoruz ki kadın düşkünü, kadın sevgisine meftun ve onlarla buluşmaya can atan erkek, kadının güzeline, alımlısına, çekicisine, gencine tutkun olur. Bu özellikler de Peygamberimizin (s.a.a) bu konudaki uygulamaları ile uyuşmaz. Peygamberimiz bakireden sonra dul kadınla, genç kadından sonra yaşlı kadınla evlilik yaptı. Meselâ yaşlı bir kadın olan Ümmü Seleme ile evlendi. Yine Zeyneb bint-i Cahş ile evlendiğinde Zeyneb'in yaşı elliyi geçkindi. Bu evlilikleri Ayşe ve Ümmü Habibe gibilerle evlendikten sonra yaptı. İşte durum budur.

Ayrıca eşlerine şöyle dedi: "Eğer dünyayı ve dünya güzelliğini istiyorsanız mehirlerinizi vererek size güzellikle yol veririm, yani sizi boşarım. Eğer Allah'ı, Peygamberi ve ahireti tercih ediyorsanız dünyadan uzak durur; süslenmeye güzelleşmeye yanaşmazsınız." Onun eşlerine yönelik bu sözlerini Kur'an'dan öğreniyoruz:

"Ey Peygamber, eşlerine söyle: Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız, gelin size boşanma bedelinizi vereyim ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı, Peygamberi ve ahiret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah içinizden iyi işler yapanlara büyük mükâfat hazırlamıştır." (Ahzâb, 28-29) Görüldüğü gibi bu tavır da kadın güzelliğine düşkün, onlarla buluşmak için can atan bir erkeğin durumunu yansıtmıyor.

O zaman bu meseleyi derinliğine inceleyen insaflı bir araştırmacıya bir tek şey kalıyor. O da Peygamberimizin bisetinin başlangıcından sonuna kadar ki bütün evliliklerini şehvetperestlik, kadın düşkünlüğü ve zevk arama dışında başka faktörlere bağlamaktır.

Peygamberimiz (s.a.a) bu eşlerinden bazıları ile güç kazanmak, destek ve taraftar edinmek için evlendi. Bazıları ile kalpleri kazanmak ve kötülüklerden korunmak için evlendi. Bazı evliliklerini evlendiği kadınların bakımlarını üstlenmek, geçimlerini sağlamak, dulların ve güçsüzlerin yoksulluktan ve perişanlıktan korunmasına müminler arasında çığır açmak için yaptı. Bazı evliliklerini şeriatın bir hükmünü vurgulamak, onu fiilen uygulamak, böylece yanlış bir geleneği kırmak, insanlar arasında yaygın olan batıl bidatları yıkmak için yaptı. Nitekim Zeyneb bint-i Cahş ile olan evliliği böyle bir olaydı. Zeyneb, Zeyd b. Harise'nin eşi idi. Zeyd onu boşadı. Zeyd, Peygamberimizin evlatlığı idi. Araplar, evlatlığın eşini öz evladın eşi gibi kabul ediyor ve baba onunla evlenemezdi. Peygamberimiz bu kanaatin aslı olmadığını göstermek için Zeyneb ile evlendi ve arkasından hakkında birtakım ayetler indi.

Peygamberimiz Hz. Hatice'nin ölümünden sonra ilk önce Sevda b. Zem'a ile evlendi. Eşi ikinci Habeşistan hicretinden sonra ölmüştü. Sevda, mümin bir muhacir idi. Eğer ailesinin yanına dönseydi, birçok mümin erkek ve kadına yaptıkları gibi hemşehrileri ona da işkence yapar, öldürürler ve dininden döndürüp tekrar kâfir yaparlardı.

Peygamberimiz, bir evliliğini de kocası Abdullah b. Cahş'ın Uhud'da öldürülmesinden sonra Zeyneb bint-i Huzeyme ile yaptı. Zeyneb cahiliye döneminin erdemli hanımlarından biri idi. Fakirlere, yoksullara çok yardımlar yaptığı ve onlara şefkatle davrandığı için "yoksulların anası" lakabı ile anılıyordu. Peygamberimiz onunla evlenmekle itibarını korudu.

Peygamberimiz, bir evliliğini de Ümmü Seleme ile yapmıştı. Adı Hind idi. Daha önce Peygamberimizin teyzesinin oğlu ve süt kardeşi Abdullah Ebu Seleme'nin eşi idi. Abdullah, ilk Habeşistan muhacirlerindendi. Ümmü Seleme dindar, faziletli bir hanımdı. Dindarlığı yanında isabetli görüşlü idi. Kocası öldüğünde yaşlı idi, başında yetimler vardı. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.a) onunla evlendi.

Peygamberimiz, bir evliliğini de Safiye bint-i Huyeyy b. Ahtab ile yaptı. Safiye'nin eşi "Beni Nadır" kabilesinin reisi idi. Kocası Hayber Savaşında öldü. Babası da "Beni Kurayza" kabilesi ile yapılan savaşta öldürülmüştü. Safiye Hayber'de alınan esirler arasında idi. Peygamberimiz onu seçip azat etti ve kendisi ile evlendi. Böylece onu perişanlıktan ve zilletten kurtardı. Bu evlilikle Peygamber Yahudilerle akrabalık bağı kurdu [ve Müslümanlar ile Yahudiler arasındaki ilişkilerin iyileşmesini sağladı].

Peygamberimiz, bir evliliğini de Cuveyriye ile yaptı. Asıl adı Burre idi ve Mustalak oğullarının büyüğü olan Haris'in kızı idi. Bu evlilik Mustalak oğulları ile yapılan savaştan sonra oldu. Müslümanlar bu kabilenin iki yüz ailesini kadınları ve çocukları ile birlikte esir almışlardı. Peygamberimiz Cuveyriye ile evlenince Müslümanlar "Bunlar Peygamberimizin hısımlarıdırlar, onları esir tutmak yakışmaz" diyerek hepsini azat ettiler. Bunun üzerine bütün Mustalak kabilesi iman ederek Müslümanlara katıldı. Büyük bir kitle oluşturuyorlardı. Müslüman olmaları diğer Araplar üzerinde olumlu bir etki bırakmıştı.

Peygamberimizin bir başka evliliği de Meymune ile idi. Asıl adı Burre idi. Haris-i Hilaliye'nin kızı idi. İkinci kocası Ebu Ruhm b. Abduluzza'nın ölümü üzerine kendini cariye olarak Peygamberimize (s.a.a) adadı. Peygamberimiz ise ona nikâhlama teklifi yaparak kendisi ile evlendi ve bu hususta ayet indi.

Peygamberimiz, bir başka evliliğini de Ümmü Habibe ile yaptı. İsmi Ramle idi ve Ebu Süfyan'ın kızı ve Ubeydullah b. Cahş'ın eşi idi. İkinci Habeşistan hicretinde eşi kendisi ile birlikte hicret etti. Fakat orada Hıristiyan oldu. Ama babası Ebu Süfyan'ın İslâm'a karşı asker topladığı o günlerde kendisi İslâm'a bağlılığını devam ettirdi. Peygamberimiz (s.a.a) onunla evlenerek onu koruma altına aldı.

Peygamberimiz bir başka evliliğini Ömer'in kızı Hafsa ile yaptı. Eşi Huneys b. Hazzaka Bedir Savaşında öldüğü için dul kalmıştı. Peygamberimiz bir başka evliliğini de Ebu Bekir'in kızı Ayşe ile yapmıştı. Ayşe bakire idi.

Bu özellikleri bu konunun başında ömrünün başlangıcı ve sonuna ilişkin söylediklerimizle birlikte göz önüne alalım. Ayrıca zahitliğini, süsten uzak duruşunu ve eşlerini de böyle olmaya teşvik edişini düşünelim. O zaman yaptığı evliliklerin diğer insanların evlilikleri gibi olmadığını kesinlikle anlarız.

Bunlara bir de kadınlara yönelik iyi davranışlarını, cahiliye çağlarının, ilkellik yüzyıllarının ortadan kaldırdığı haklarını ve kaybettirdiği sosyal haklarını yeniden ihya etmesini eklemek gerekir. Öyle ki, rivayete göre son sözü kadınları erkeklere tavsiye etmek oldu. Şöyle buyurdu: "Namaz, namaz. Elinizin altındaki kölelerinize, güçlerinin yetmeyeceği işler yüklemeyin. Kadınlar hakkında Allah'tan korkun. Onlar sizin elinize düşmüş zavallılardır." (Sire-i Halebi, c.3, s.473)

Eşleri arasında adil davranmak, onlarla iyi geçinmek, gönüllerini hoş tutmak ona mahsus davranışlardandı. (Bu konuda inşallah ilerdeki incelemelerde bazı örnekler dile getirilecektir.) Dörtten çok kadınla evlenebilmek, tıpkı kesintisiz ve iftarsız bir kaç gün arka arkaya oruç tutmak gibi ona mahsus bir hükümdür ve ümmete yasak edilmiştir. İşte bu özellikler ve onların insanlar tarafından açıkça görülmeleri, aleyhinde kampanya yürütmek için sürekli fırsat kollayan düşmanlarını bu mesele yüzünden kendisine karşı çıkmaktan alıkoydu.


 

 

 

 

7- Ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından, gerek çoğundan (fark etmez; onlar için) belli bir hisse vardır.

 

8- Miras taksiminde (mirastan payı olmayan fakir) yakınlar, yetimler ve düşkünler hazır bulunursa, bundan onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin.

 

9- Kendileri, geriye zayıf çocuklar bırakmış oldukları takdirde, onların durumundan korkacak olanlar, (yetimlere haksızlık etmekten) korkup titresinler. O hâlde Allah'tan korksunlar ve doğru söz söylesinler (doğru bir yöntem izlesinler).

 

10- Şüphesiz, haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler ancak, karınlarını ateşle doldururlar ve yakın bir zamanda alevlenmiş ateşte yanacaklardır.

ayetlerİn Açıklaması

Zemin hazırlayıcı bazı ön açıklamalardan sonra bu ayetler ile miras hükümlerinin ortaya konmasına başlanıyor. İlkönce miras hükümleri ile ilgili yasa niteliğinde genel mahiyette bir açıklama yapılıyor. Bunun sebebi ise, doğum ve akrabalık sabit olduktan sonra bazı akrabaların ve yakınların sürekli biçimde mirastan mahrum tutulamayacağını belirtmektir. Meselâ küçük yaştaki mirasçıların ve kadınların mirastan uzak tutulamayacakları vurgulanıyor. Buna ek olarak yetimlerin mirastan mahrum edilmesine ilişkin sakındırmaya yer veriliyor. Çünkü yetimi mirastan mahrum etmek, diğer mirasçıların onların mallarını haksızlıkla yemeleri sonucunu verir ki, yüce Allah bunu şiddetle yasaklıyor. Bunların yanı sıra ölünün mirası bölüşülürken orada bulunan ancak miras hakkına sahip olmayan akrabalara, yetimlere ve yoksullara bir şeylerin ikram edilmesine değiniliyor.

"Ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır..." Ayetin orijinalinde geçen "nasib" kelimesi, pay ve hisse anlamına gelir. Kelimenin kökü, "ayakta tutmak" anlamına gelen "nasb" kelimesidir. Hisseye bu adın verilmesi, bölüşülen her payın, diğerine karışmaması için ayrılıp bir köşeye bırakılması itibarıyladır. Yine ayette geçen "tereke" ölünün arkasından kalan malı demektir. Sanki ölü onu bırakıyor ve ondan ayrılıyor. Dolayısıyla bu kelimenin bu anlamda kullanılması, istiare türü bir kullanımdır; ancak git gide bu anlamda kullanılması normalleşmiştir.

Yine ayetteki "ekrebûn" kelimesi, yakın akrabalar demektir. "Ekri-ba" ve "ululkurba" kelimeleri yerine bu kelimenin tercih edilmesi, bir şekilde mirasta ölçünün ölüye yakınlık derecesi olduğunu göstermeye delâlet etmesi içindir. Bu konu "Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz." (Nisâ, 11) ayeti incelenirken ele alınacaktır. Yine ayette geçen "farz" kelimesi katı bir şeyi kesmek, parçalarını birbirinden ayırmaktır. Dolayısıyla vacip anlamında kullanılır. Çünkü yerine getirilmesi ve ona boyun eğilmesi, tereddüde yer verilmeden belirlenmiş ve kesinlik kazanmıştır. 'Nasib-en mefruz' ise, kesinleşmiş, belirlenmiş pay demektir.

Bu ayette küllî bir hüküm veriliyor. Yükümlülerin zihinlerinde alışılmış olmayan yeni bir sistem ortaya konuyor. Çünkü İslâm'daki biçimi ile miras hükümleri, daha önce benzeri görülmemiş bir nitelik taşır. Daha önceki âdetlere ve geleneklere göre bazı mirasçılar mirastan mahrum edilirdi. Bu âdet insanlar arasında ikinci bir tabiat gibi kökleştiği için bunun tersine hükümler işitildiği zaman nefisler kabarır ve yalancı duygular harekete geçer.

İslâm buna hazırlık için ilk aşamada müminler arasında Allah için sevmeyi ve müminler arasında din için fedakârlığı pekiştirdi. Müminler arasında kardeşlik bağları kurdu. Sonra kardeşleri birbirine mirasçı yaparak eski miras geleneğini yürürlükten kaldırdı. Böylece müminlerin eski sisteme bağlılıkları gevşetildi, bu konudaki taassuptan sıyrılmaları sağlandı. Arkasından din güçlenip pekişince ululerham'ın (yakın akrabaların) mirasçı olabilmelerini yasallaştırdı. Bunu yaptığı zaman bu düzenlemeyi gayet olumlu biçimde kabul edecek sayıda mümin cemaat oluşmuştu.

Bu giriş nitelikli açıklamamızdan anlaşılıyor ki, bu ayetin geldiği nokta açıkça ifade etme ve her türlü tereddüdü ve şüpheyi ortadan kaldırma noktasıdır. Bu maksatla "Ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır." ayetiyle genel kuralı ortaya koyuyor. Buna göre hüküm mutlaktır. Hiçbir durumla, sıfatla veya baş-ka bir şeyle asla kayıtlı değildir. Tıpkı bunun gibi hükmün konusu olan erkekler kelimesi de geneldir, hiçbir bitişik kelime ile sınırlandırılmış değildir. Buna göre küçükler de büyükler gibi pay sahibidirler.

Yüce Allah arkasından "Ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır." buyuruyor. Bu ifade de bir önceki cümle gibi geneldir, hiçbir sınırlama gölgesi taşımaz. Buna göre hiçbir sınırlama ve kayıtlama olmaksızın bütün kadınları içerir. "Ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından..." ifadesinde zamir kullanılabileceği hâlde böyle yapılmayıp açık ifade tarzının seçilmesi, sarih ifadenin ve belirginleştirmenin hakkını tam olarak vermek içindir. Sonra "Gerek azından, gerek çoğundan (fark etmez)." denmekle hem açıklık amacı pekiştiriliyor, hem de miras payında azlık ve küçüklük yüzünden göz yummaya yer verilmemesi gerektiği vurgulanıyor. Sonunda "nasîb-en mefrûzen=onlar için belli bir hisse vardır." deniliyor. Bu, önceki "nasîb" kelimesinden hâldir, nasib pay anlamına gelse bile, onda mastar anlamı yatıyor. Bu ifade vurgulamayı pekiştirme ve belirginleştirmeyi artırma amacı taşır. Maksat miras paylarının kesin ve belirli olduklarını, karışıklığı ve belirsizliği kabul etmediklerini belirtmektir.

Bu ayet miras hükmünün, Peygamberimizin mirasını da içerecek şekilde genel olduğuna ve yine miras paylaşımında ta'sib yönteminin, yani paylarda eksilmeyi bütün paylara eşit şekilde dağıtım yapmanın doğru olmadığına delil gösterilmiştir.

"Miras taksiminde (mirastan payı olmayan fakir) yakınlar, yetimler ve düşkünler hazır bulunursa..." Ayetten anlaşıldığına göre pay sahibi olmayan kimselerin bölüşüm sırasında hazır bulunmaları demek, bazı tefsircilerin dedikleri gibi ölünün vasiyeti sırasında hazır bulunmaları değil, mirasçıların mirası bölüşmeye başladıkları sırada hazır bulunmaları demektir. Bu açıktır.

Buna göre buradaki akrabalardan maksat bu akrabaların fakir olanlarıdır. Onların yetimlerle ve yoksullarla bir arada sayılmaları da bunu gösterir. Ayrıca "bundan onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin." ifadesinin üslûbundan anlaşılan da budur. Bu üslûpta merhamet ve yumuşaklık çağrısı vardır. Buna göre bu ifadedeki hitap, ölünün velilerine ve mirasçılara yöneliktir.

Ayette sözü edilen 'rızk verme' zorunluluk mu, yoksa mendupluk mu ifade ettiği tartışma konusu olmuştur. Bu mesele bu kitabın çerçevesi dışında kalan bir fıkıh konusudur. Ayrıca bu ayet muhkem midir, yoksa miras ayeti ile neshedilmiş midir konusu da tartışılmıştır. Oysa bu iki ayet arasında çelişki yoktur. Çünkü miras ayeti mirasçıların pay-larını belirlerken bu ayet başkaları hakkında farz veya mendup olan başka ve belirsiz ödemeye işaret ediyor. Buna göre ortada neshin gerekçesi yok. Özellikle bu verilecek malın, verilmesi, mendup kabul edilirse. Zaten ayetin zahirinden az çok bu ihtimal ortaya çıkıyor.

"Kendileri, geriye zayıf çocuklar bırakmış oldukları takdirde, onların durumundan korkacak olanlar..." Ayette geçen "velyahşe" kelimesinin kökü olan "haşyet" kelimesi, olmasından korkulan şeyin kalpte bıraktığı etkidir. Kelimede saygı ve yüceltme anlamı da vardır. [Korkulacak şey büyük bilinir.] Ayette geçen "sedid" kelimesinin aslı olan "sedad" söz hakkında kullanıldığında sözün doğru ve dürüst olması anlamına gelir.

Bu ayetle "Ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır." ayeti arasında belirli bir bağlantının olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü genel olması ciheti ile küçük yaştaki yetimlerin miraslarını da içerir. O zaman küçük yaştaki vârisleri mirastan mahrum etme yolunu tutanlara yönelik bir tehdit amacı taşır. O takdirde "doğru söz söylesinler" ifadesi, mirastan mahrum etme tutum ve uygulamasından, yetimlere ve küçük yaştaki mirasçılara haksızlık etmekten uzak durmayı telkin eden kinayeli bir ifadedir. Söz deyip de bununla eylemi kastetmek Kur'an dilinde yaygın bir üslûptur. Çünkü söz ile eylem arasında ayrılmaz bir bütünlük vardır. Nitekim yüce Allah başka bir ayette "İnsanlara güzel söz söyleyin." (Bakara, 83) buyuruyor. Burada sözün yumuşaklık, güzellik gibi sıfatlarla değil de doğruluk ile sıfatlandırılmış olması da bu yorumu teyit eder. Çünkü sözün doğru olması demek, onun inanmaya ve ona göre hareket etmeye elverişli olmasıdır, yoksa insan onurunu ve şerefini korumaya elverişli olması değildir. [Nitekim bu, yumuşak ve maruf sözde geçerlidir.]

Her neyse, "Kendileri, geriye zayıf çocuklar bırakmış oldukları takdirde, onların durumundan korkacak olanlar..." ifadesi, bakımlarını üstlenerek zillete ve perişanlığa düşmelerini önleyecek velileri olmayan zayıf çocuklara merhamet ve şefkat etmeye yönlendirici temsili bir ifadedir. Ayetteki korkutma ve tehdit, sadece gerçekten güçsüz durumda çocukları olanlara mahsus değildir. Bunun delili "eğer geriye zayıf çocuklar bırakmış olsalar" ifadesindeki "lev=eğer" edatının yer alması ve ayette 'güçsüz çocuklarını bıraksalar' denmemiş olmasıdır. Tersine bu ifade durumu anlatan bir temsil, bir varsayım niteliğindedir. Maksat şudur: O kimseler ki, sıfatları arasında şu nitelikler vardır. Yani ana-babaları ölmüş yetimlere yönelik kalplerinde merhamet ve şefkat olanlar ve şu şu sıfatları taşıyanlar, işte onlar gerçek insanlardır, özellikle Allah'ın edebi ile edeplenmiş, O'nun ahlâkı ile ahlâklanmış Müslümanlardır. Bu ifade anlam bakımından şu demektir: İnsanlar yetimler konusunda çekinsinler, Allah'tan korksunlar. Çünkü bu yetimler üzerlerinde titrenmesi, durumları ile ilgilenilmesi ve kendilerine haksızlık edilmemesi bakımından kendi yetimleri gibidir. Bu ifade bizim 'Kim zilletten ve aşağılanmaktan korkuyor ise, çalışmakla meşgul olsun' dememiz gibidir ki herkes bu duruma düşmekten korkar.

Ayette insanlara merhamet ve şefkat göstermek değil, bunun yerine korkmak, Allah'tan çekinmek emrediliyor. Bunun tek sebebi, bu ifadenin tehdit amaçlı olmasıdır. Başkalarının yetimlerinin başlarına gelen haklarının çiğnenmesi ve mallarının haksız biçimde yenmesi gibi hâllerin öldükten sonra kendi yetimlerinin başlarına da geleceği, başkalarının yetimlerine yaptıkları haksızlıkların, arkada bırakacakları yetimlere geçeceği hatırlatılıyor.

"O hâlde Allah'tan korksunlar ve doğru söz söylesinler (doğru bir yöntem izlesinler)." Daha önce söylediğimiz gibi ayetin zahirinden anlaşıldığı kadarıyla buradaki sözden maksat fiilî uygulamadır. Ama görüş anlamında olması da mümkündür.

Davranışların sahİbİne dönük sonuçları

Kim bir yetime, malı konusunda haksızlık ederse, yaptığı bu haksızlık arkada bırakacağı kendi yetimlerine döner. Bu Kur'an'ın şaşırtıcı gerçeklerindendir. İyi ve kötü davranışlar ile dış olaylar arasında bağlantı olduğu gerçeği yüce Allah'ın sözünden çıkan ayrıntılardan biridir. İkinci ciltte amellerin hükümlerini incelerken bu noktaya biraz değinmiştik.

İnsanın davranışlarının meyvelerini devşireceğini, iyi insanların hayatta mutlu olacaklarını, kötülerin ve zalimlerin de eninde sonunda davranışlarının cezasını tadacaklarını genellikle herkes kabul eder. Kur'an'da mutlak oluşuyla bu gerçeği vurgulayan ayetler vardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kim iyi bir iş yaparsa o iyilik kendinedir. Kim de kötü bir iş yaparsa yaptığı kötülük kendi aleyhinedir." (Fussilet, 46) "Kim zerre kadar iyilik yaparsa, karşılığını görür. Kim zerre kadar kötülük yaparsa, karşılığını görür." (Zilzal, 8) "Evet. Ben Yusuf'um, bu da kardeşimdir. Allah bize lütufta bulundu. Hiç şüphesiz kim kötülüklerden sakınır ve sabrederse, Allah iyi işler yapanları ödülsüz bırakmaz." (Yûsuf, 90) "Dünyada onun için perişanlık vardır." (Hac, 9) "Başınıza gelen her musibet mutlaka kendi ellerinizle yaptıklarınızın karşılığıdır..." (Şûrâ, 30) Kur'an'da bu anlama gelen daha birçok ayet vardır. Bu ayetler iyi ve kötü davranışların dünyada sahiplerine şu ya da bu şekilde yansıyacaklarına delâlet ederler.

Toplumda edinilmiş tecrübelere dayalı düşüncelerle ünsiyeti olan zihinlerimiz bu ayetlerden ilk planda şu sonucu çıkarır. Bu yansıma, insanın davranışının sonucu olarak yine kendine dönüktür. Yalnız durumun bundan daha geniş kapsamlı olduğunu, insanın iyi ve kötü davranışının kimi zaman çocuklarına ve soyundan gelecek kuşaklara yansıyacağını gösteren ayetler vardır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "O duvar var ya; o şehirde yaşayan iki yetim çocuğun malı idi ve bu duvarın altında o yetimlere miras kalmış bir hazine vardı. Babaları iyi bir insan idi. Rabbin istedi ki, o yetimler erginlik çağına erdikten sonra Rablerinin bir merhameti olan hazinelerini kendi elleri ile duvarın altından çıkarsınlar." (Kehf, 82) Ayetten anlaşıldığına göre babalarının iyi adam olmasının yüce Allah'ın o yetimlere yönelik rahmet dilemesi üzerinde etkisi vardır. Yine yüce Allah buyuruyor ki: "Kendileri, geriye zayıf çocuklar bırakmış oldukları takdirde, onların durumundan korkacak olanlar, (yetimlere haksızlık etmekten) korkup titresinler." (Nisâ, 9) Buna göre, davranışların yansıması daha geniş kapsamlı ve daha geneldir. İnsanın karşılaştığı nimet veya musibet kendi eli ile işlediklerinin sonucu olabileceği gibi babalarının davranışlarının sonucu da olabilir.

Ayetleri irdelemek bizi bu kuralın gerçek sebebine iletir. İkinci ciltte dua konusunu incelerken şu ayet üzerinde durmuştuk: "Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben pek yakınım, Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm." (Bakara, 186) Bu ayet şunu kanıtlıyor: İnsanın karşılaştığı her akıbet, Rabbinden onu istemesi sonucu gerçekleşmiştir. O akıbete ilişkin bütün hazırlıklar, ön koşullar ve etkileyici sebepler, o kulun başına gelecek olaylara ve sonuç-lara ilişkin Allah'tan istemesidir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Göklerdeki ve yerdeki herkes O'na yalvarır. O her gün yeni bir faaliyet içindedir." (Rahman, 29) "O size kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetlerini sayacak olursanız onları bitiremezsiniz." (İbrâhim, 34) Ayette "eğer Allah'tan istediklerinizi sayacak olursanız onları bitiremezsiniz" denmiyor. Çünkü kulların istekleri arasında nimet olmayanlar da vardır. Makam nimetler vererek lütufta bulunmayı ve nimetlere nankörlük edenleri kınamayı ifade eden bir makam olduğu için yüce Allah, kulların isteklerinin bir bölümünü zikrediyor, ki onlar da nimet olan isteklerdir.

Öte yandan düşünelim ki, iyi veya kötü bir hareket yapıyor ya da yine iyi veya kötü bir hareketi başkasına yapıyor; o başkası da kendisi gibi bir insan olduğuna göre o hareketi onun adına beğeniyorsa, onu kendisi hesabına da beğeniyor, istiyor demektir. Çünkü ortada sadece insanlık vardır. Bundan şu ortaya çıkıyor. Eğer insan birine iyilik ederse, gerçekte o iyiliği reddedilmemiş ve kabul edilmiş bir şekilde kendisi için istemiştir. Eğer birine kötülük veya haksızlık etmiş ise, bu kötülüğü ve haksızlığı kendisi için istemiş, onu beğenmiş demektir. Başkalarının çocukları ve yetimleri için beğendiği ve istediği iyiliği ve kötülüğü, kendi çocukları için beğenmiş ve istemiş demektir. Yüce Allah "Herkesin yöneldiği bir yönü vardır. Buna göre hayırlı işlerde birbirinizle yarışın." (Bakara, 148) buyuruyor. Bu ayetin anlamı "yöneldiğiniz istikametin hayır olabilmesi için iyi işlerde birbirinizle yarışın" şeklindedir.

Bu arada kan bağı ortaklığı ve rahim birliği "itret" dediğimiz soy ağacını tek bir şey hâline getirir. Buna göre bu bütünün herhangi bir tarafına arız olan bir durum, herhangi bir parçasına gelen bir dert, bütünün gövdesine arız olmuş, gelmiş demektir. Bütünün gövdesi bütün tarafların hesabına dahildir. Bu surenin başında rahim hakkında kısa bir açıklama yapmıştık. Bu açıklama şunu ortaya koyuyor: İnsanın başkasına veya başkasının çocuklarına yaptığı bir muamele, kaçınılmaz olarak ya kendisine ya çocuklarına geri döner. Yalnız Allah aksini dilerse o başka. Bu istisnayı şunun için yapıyoruz. Çünkü kâinatta sınırsız faktörler ve yönler vardır ki, insan bunların hepsini sayıp belirleyemez. Bundan dolayı herhangi bir olayda farkında olmadığımız, belirleyemediğimiz bazı faktörlerin ve sebeplerin etkisi ile söylediğimize ters düşecek bir sonuç ortaya çıkabilir. Şu ayet bu gerçeğe az çok işaret ediyor: "Başınıza gelen her musibet kendi ellerinizle yaptıklarınızın sonucudur. Allah yaptıklarınızın çoğunu da affediyor." (Şûrâ, 30)

"Şüphesiz, haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler ancak, karınlarını ateşle doldururlar..." Birisinin yemesi ifade edilince, hem "ekelehu" yani "onu yedi" denir, hem de "ekelehu fî bet-nihi" yani "onu yiyip karnına indirdi" denir. Bu cümlelerin ikisinin an-lamları da aynıdır. Yalnız ikinci cümle daha açık ifadelidir. Bu ayet bir öncekisi gibi içerik bakımından "Ana-babanın... erkeklere bir pay vardır." diye başlayan ayetle bağlantılıdır. Ayet, yetimlerin mirastaki haklarını yeme konusunda insanları korkutma ve caydırma amacı taşıyor.

Bu ayet davranışların somutlaşmasına delil teşkil eder. Bu konuya birinci ciltte "Allah bir sivrisineği... örnek olarak göstermekten çekinmez." (Bakara, 26) ayetini incelerken değinmiştik. "karınlarını ateşle doldururlar" ifadesinin mecazî değil, hakikî bir ifade olduğunu ileri süren tefsircinin maksadı belki de budur. Eğer öyle ise tefsircilerden birinin şu itirazı ona yöneltilemez: Ayetteki "ye'kulûne=doldururlar" fiilinin zamanı, gelecek zaman değil, şimdiki zamandır. Başında geleceği bildiren edat taşıyan "seyaslevne sairen" fiilinin buna atfedilmesi, buna yönelik bir ipucudur. Eğer onun gerçekten "yiyip doldurur" anla-mını vermesi istenseydi, zamanı kıyamet günü olduğuna göre başına gelecek zamana delâlet eden bir ön ekin gelmesi gerekirdi. Dolayısıyla gerçekten buradaki yeme ve doldurma fiili mecazî anlamdadır ve bu kimseler yetim malı yemede midesine ateş dolduran kimse gibidirler. Mezkur tefsircinin özetle sözü bundan ibaretti. Bu açıklama davranışların somutlaştırılması kavramının ne demek olduğundan habersiz olmaktır.

"Ve yakın bir zamanda alevlenmiş ateşte yanacaklardır." ifadesi ise ahiret azabına işarettir. Ayette geçen "saîr" ahiret ateşinin isimlerindendir. Yine ayette geçen "seyaslevne" kelimesinin türevleri ve kökü olan, "salen nare, yeslaha, salen ve salyen" kelimeleri, "ateşte yandı, onun azabına katlandı" anlamına gelir. 

ayetlerİn hadİsler ışığında açıklaması

Mecma-ul Beyan tefsirinde "Ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır..." diye başlayan ayet hakkında şöyle deniyor: "İnsanlar bu ayet hakkında tartışmışlar ve iki görüşe ayrılmışlardır. Bu görüşlerden biri bu ayetin mensuh değil, muhkem olduğunu savunmuştur. İmam Bâkır'dan (a.s) rivayet edilen görüş de budur." (c.3, s.11)

Ben derim ki: Ali b. İbrahim'in tefsirinden nakledildiğine göre bu ayet bu surenin on birinci ayeti ile neshedilmiştir. Bunun bir sebebi, bir gerekçesi yoktur. Bu ayetin miras hükümlerine ilişkin genel bir kural ortaya koyduğu daha önce açıklanmıştı. Bu ayetteki açıklama, diğer muhkem miras ayetleri ile çelişmiyor ki, bu ayetin o ayetlerle neshedildiği ileri sürülsün. (Tefsir-ul Kummî, c.1, s.131)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Cerir, İbn-i Münzir ve İbn-i Ebu Hatem bu ayetle ilgili olarak İkrime'den şöyle rivayet ederler: "Bu ayet Ümmü Gülsüm ve Ümmü Kahle'nin kızı veya Ümmü Kehle ile Salebe b. Evs ve Suveyd hakkında indi. Bunların hepsi Ensar Müslümanlarındandı. Buradaki erkeklerden biri kadının kocası, öbürü de çocuğunun amcası idi. Kadın Peygamberimize 'Ya Resulallah, eşim öldü, geride beni ve kızımı bıraktı. Fakat biz malından miras alamadık' dedi. Ölenin kardeşi de 'Ya Resulallah, bu kadın ata binemez, düşmanı alt edemez, kendisi kazanamaz, başkasının onun için kazanması gerekir' dedi. Bunun üzerine ""Ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından..." diye başlayan ayet indi." (c.2, s.122)

Ben derim ki: İbn-i Abbas'a dayandırılan bazı rivayetlere göre bu ayet Ensar Müslümanlarından bir adam hakkında indi. Adam öldü ve geride iki kız bıraktı. Adamın asabesi olan iki amca oğlu çıkageldi. Adamın karısı oğlanlara kızları ile evlenmelerini teklif etti. Fakat kızlar çirkin oldukları için oğlanlar bu teklifi kabul etmediler. [Amca oğulları miras talep ediyorlardı, amcalarının karısı da vermiyordu.] Konu Peygamberimize arz edildi. Bunun üzerine miras ayetleri indi... Daha önce bir kaç kez tekrarladığımız gibi ayetlerin iniş sebepleri birden çok olabilir. (c.2, s.122)

Mecma-ul Beyan tefsirinde yer aldığına göre "Miras taksiminde, yakınlar..." diye başlayan ayet konusunda insanlar ikiye ayrıldılar. Bir taraf ayetin mensuh değil, muhkem olduğunu savundu. İmam Bâkır-'dan (a.s) rivayet edilen görüş de budur. (c.3, s.11)

Şeybani'nin Nehc-ul Beyan adlı eserinde yer aldığına göre bu görüş hem İmam Bâkır'dan (a.s), hem de İmam Sadık'tan (a.s) rivayet edilmiştir.

Ben derim ki: Bazı rivayetlere göre ayet, miras ayetleri ile nesh-edildi. Fakat daha önce söylediğimiz gibi bu ayetin mensuh sayılması için hiçbir sebep yoktur.

Tefsir-ul Ayyâşî'de İmam Sadık (a.s) ile Ebu'l Hasan'dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Yüce Allah yetim malı ile ilgili olarak iki ceza bildirdi. Bunlardan biri ahiret cezası olan ateştir. Diğeri ise dünya cezasıdır ve şu ayette açıklanıyor: "Kendileri, geriye zayıf çocuklar bırakmış oldukları takdirde, onların durumundan korkacak olanlar, (ye-timlere haksızlık etmekten) korkup titresinler. O hâlde Allah'tan kork-sunlar ve doğru söz söylesinler." Ayetin demek istediği şudur: Yetimlere haksızlık eden kimse yaptığı haksızlığın benzerinin kendi çocuklarına yansımasından korksun." (c.1, s.223, h:37)

Ben derim ki: Bu rivayetin aynısı el-Kâfi adlı eserde İmam Sadı-k'a (a.s) ve Maani'l Ahbar adlı eserde İmam Bâkır'a (a.s) dayandırılarak nakledilmiştir.

Yine Tefsir-ul Ayyâşî'de Al-i Sam'ın kölesi Abdullah'tan şöyle rivayet edilir: "Hiçbir şey sorulmadan İmam Sadık (a.s) söze başlayarak şöyle dedi: 'Kim zulmederse Allah kendisine zulmedecek birini başına musallat eder. Ya arkasından gelen çocuklarına veya onların arkasından gelen torunlarına musallat eder.' Ben içimden düşünerek şöyle dedim: Adam kendisi zulmediyor. Fakat arkasından gelenlerin veya onların arkasından gelenlerin başına zalim musallat ediliyor. Bu nasıl olur? Bunun üzerine ben bir şey demeden bana şöyle dedi: "Yüce Allah "Kendileri, geriye zayıf çocuklar bırakmış oldukları takdirde, onların durumundan korkacak olanlar, (yetimlere haksızlık etmekten) korkup titresinler. O hâlde Allah'tan korksunlar ve doğru söz söylesinler." buyuruyor." (c.1, s.223, h:37)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Abd b. Hamid, Katade'den şöyle rivayet eder: Bize söylendiğine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "İki güçsüz kesim hakkında Allah'tan korkun: Yetim ve Kadın. Yüce Allah yetimi yetim bıraktı. Sonra onun hakkında tavsiyede bulundu. Onu yetim etmekle sınadı ve başkalarını onun aracılığı ile sınavdan geçirdi."

Ben derim ki: Yetim malı yemenin helak edici büyük bir günah olduğunu bildiren, hem Ehl-i Sünnet ve hem Şia kanallı rivayetlerin sayısı pek çoktur.

 


 


 

11- Allah, size evlatlarınız hakkında (şunu) tavsiye eder: Erkeğin payı iki kızın payı kadardır. Çocuklar ikiden fazla kız olurlarsa, ölünün geriye bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kız olursa, (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, bıraktığından ana-babasından her biri için altıda bir hisse vardır. Eğer çocuğu yoksa ve (sadece) ana-babası ona vâris olmuş ise, üçte biri anasınındır. Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir. Bu paylar, ölenin yaptığı vasiyet veya borcun düşülmesinden sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. Bunları Allah tarafından konulan farzlar olarak kabullenin. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir.

 

12- Yaptıkları vasiyet ve borç düşüldükten sonra, eşlerinizin eğer çocukları yoksa, geriye bıraktıkları mirasın yarısı sizindir; çocukları varsa, bıraktıklarından dörtte biri sizindir. Sizin de yaptığınız vasiyet ve borç düşüldükten sonra, çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (eşlerinizindir); çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer miras bırakan erkek veya kadının ana-babası ve çocuğu olmayıp (ana tarafından) bir erkek veya bir kız kardeşi varsa, bunlardan her birisi için altıda bir hisse vardır. Eğer kardeşler bundan fazla iseler, (eşit bir şekilde) üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) zarar verici olmaksızın yapılan vasiyet ve borç düşüldükten sonradır. Bunlar Allah'tan size tavsiye ve emirdir. Allah bilendir, halimdir (ceza vermede acele etmez).

 

13- İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar, (onlar) orada ebedi kalıcılardır; işte bu, büyük bir kurtuluştur.

 

14- Kim de, Allah'a ve Resulüne karşı gelir ve O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu sürekli kalacağı ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.

ayetlerİn Açıklaması

"Allah, size evlatlarınız hakkında (şunu) tavsiye eder: Erkeğin payı iki kızın payı kadardır." Ayetin orijinalinde geçen "yûsîkum" fiilinin mastarı olan "îsâ" kelimesi ve aynı şekilde "tavsiye" kelimesi, öğütte bulunmak ve emretmek anlamına gelir. Râgıp el-İsfa-hanî, Müfredat-ul Kur'an adlı eserinde şöyle der: "Vasiyet; bir işin yapılmasını öğüt biçiminde diğerinden istemektir."

Ayette "ebna=oğullar" yerine "evlad=evlatlar" denilmesi, erkek ve kız çocuklar için belirlenen bir ve iki payın aracısız olarak ölüden doğan çocuklara ait olduğuna delâlet eder. İnsanın torunları ve ne kadar aşağıya inilirse inilsin onlardan olan çocukları, onları ölüye bağlayan kimsenin hükmündedirler. Dolayısıyla, mirasta önceliği bulunan tabaka bulunmadığı durumda, insanın erkek çocuğundan olan kız torunu mirastan iki pay; kız çocuğundan olan erkek torunu ise, bir pay alır. Nitekim, ölenin erkek ve kız kardeşlerinin çocukları, ölüyle bunların arasında bağ kuran kimsenin hükmünü taşırlar. [Birinci dereceden miras alanlar ve yine ikinci dereceden miras alan dede, nine, kız ve erkek kardeş hayatta olmazsa, sıra kardeşlerin çocuklarına gelir. Erkek kardeşin çocukları kız olsalar bile, mirastan onlara iki pay, kız kardeşin çocukları erkek olsalar bile, onlara bir pay verilir.] Kısacası, "evlad" kelimesinde böyle bir incelik yatar. Ancak "ibn=oğul" kelimesinde, aracı bulunmaması şartı aranmaz. Nitekim böyle bir fark ve incelik, "eb" ve "valid" sözcükleri arasında da vardır. "Valid" kelimesi, insanın aracısız olan gerçek babasına denir, "eb" kelimesi ise, hem aracısız olan babasına, hem de onun aracılığıyla insanın babası sayılan dedesine denir.

Bu ayetin son bölümünde yer alan "Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz." ifadesinde, "evlatlar" yerine genel ifadeli "oğullar" kelimesinin kullanılması ise, ileride açıklanacağı üzere bu tercihi gerektirici özel bir ilgiden dolayıdır.

Hükmü, "Erkeğin payı iki kızın payı kadardır." şeklinde bir ifadeyle açıklamakta, kadınları mirastan alıkoymayla ilgili olarak uygulamada olan cahiliye geleneğinin geçersiz kılınışına işaret vardır. Sanki ayette kızın miras alması, sabit ve bilinen bir gerçek olarak tanıtılmış ve erkeğin de kız gibi ancak iki katı kadar miras alabileceği vurgulanmıştır veya mirasla ilgili hüküm koymada kızın miras alışı temel kılınmış ve erkeğin miras alışı bu temel üzerine kurulu ve ona oranla belirlenebilecek bir husus olarak ele alınmıştır. Aksi takdirde, "Kızın payı, erkeğin payının yarısı kadardır" denilmesi gerekirdi ki bu durumda söz konusu nükteyi ifade etmez ve ayetin akışı bununla uyuşmazdı. Bu nükteye bazı alimler değinmişlerdir ve bana göre yerinde bir değerlendirmedir. Bu değerlendirme şu hususla pekiştirilebilir ki ayet net olarak sadece kadınların miras haklarına değinmiştir. Bir sonraki ve surenin sonunda yer alan ayette erkeklerin mirasla ilgili paylarının bir bölümüne net olarak değinilmişse de bu, kadınların erkeklerle birlikteki miras haklarını açıklama durumunda olduğundan kaynaklanır.

Kısacası, "Erkeğin payı iki kızın payı kadardır." cümlesi, "Allah, size evlatlarınız hakkında (şunu) tavsiye eder." ifadesinin açıklaması konumundadır. "ez-Zeker=erkek" ve "el-unseyeyn=iki kız" kelimelerinin başındaki "el" takısı, cinsi belirlemek için kullanılmış ve mirasla ilgili paylar hususunda erkek cinsinin iki kadına eşit olduğunu bildirir. Bu, mirasçılar içerisinde hem erkek cinsinin, hem de kadın cinsinin mevcut olduğunu gösterir ki bu durumda, erkeğe kadının iki katı kadar pay verilir. Ayette bu hususun "Erkeğin payı, kızın iki payı kadardır." veya "Erkeğin payı, kızın payının iki katı kadardır." gibi bir ifadeyle açıklanmaması, ölünün mirasçısı sadece iki kız olduğu durumda verilecek payın ne kadar olduğuna delâlet etmesi içindir. İleride açıklanacağı üzere, burada söz konusu durumu açıklayacak özlü anlatım tarzı tercih edilmiştir. Her hâlükarda, vârisler içerisinde hem erkek, hem de kız olursa, sayıları nereye varırsa varsın, her erkeğe iki pay, her kıza da bir pay verilir.

"Çocuklar ikiden fazla kız olurlarsa, ölünün geriye bıraktığının üçte ikisi onlarındır." Bu ifadenin "Erkeğin payı iki kızın payı kadardır." ifadesinden sonra yer alması, bunun takdiri bir cümleye atfedildiğini gösterir. Sanki, cümlenin aslı şöyledir: "Erkeğin payı iki kızın payı kadardır. Bu, erkek ve kız evlatların mevcut olduğu durumdadır. Çocuklar ikiden fazla kız olurlarsa..." Bu (kendisine atfedilen cümlenin hazfedilmiş olması), yaygın bir ifade tarzıdır. Şu ayetler de bunun birer örnekleridir: "Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın. Eğer alıkonursanız, artık size kolay gelen kurbanı gönderin. (Bakara, 196) "...Sayılı günler. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa,tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar." (Bakara, 184) [Bu iki ayette, "Eğer alıkonursanız..." ve "Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa..." cümleleri hazfedilmiş takdirî bir cümleye matufturlar.]

Ayetin orijinalinde geçen "kunne=olurlarsa" fiilindeki zamir, önceki cümlede geçen "evlatlar" kelimesine dönüktür. Evlada dönük zamirin müennes yani dişil zamiri olması, nahiv bilgisine göre haber konumunda olan "nisâen=kızlar" kelimesinin dişil olması içindir. Ayette geçen "tereke=geriye bıraktığı" fiilindeki zamir ise, ifadenin akışından anlaşılan "meyyit=ölü" kelimesine dönüktür.

"Eğer yalnız bir kız olursa, yarısı onundur." Ayetin orijinalinde geçen "kanet=olursa" fiilindeki zamir, ifadenin akışından anlaşılan "veled=çocuk" kelimesine dönüktür. Fiilin müennes yani dişil şekilde kullanılması, nahiv bilgisine göre fiilin haberi olan "vahideten= bir kız" kelimesinin dişil olması itibarıyladır. Ayette geçen yarıdan maksat, ölünün geriye bıraktığının yarısıdır; dolayısıyla "en-nısf=yarı" kelimesinin başına tamlayanın yerine "el" takısı, getirilmiştir.

Ayette iki kızın mirastaki payından söz edilmemiştir. Çünkü, onlarla ilgili hüküm, "Erkeğin payı iki kızın payı kadardır." ifadesinden anlaşılıyor. Ayetten ölünün çocukları bir kız ve bir erkek olduğunda, kıza mirasın üçte biri, erkeğe ise üçte ikisi verileceği hususu anlaşılıyor ki bu, iki kızın payına denktir. Dolayısıyla bu, iki kıza verilecek miktarın mirasın üçte ikisi olduğu demektir. Bu kadarı üstü kapalı olarak ayetten anlaşılıyor, ancak ayet sadece bunu ifade ediyor ve bunun dışında bir anlam kastedilemez denilemez. Çünkü bu ifade, ardından, "Eğer iki kız olurlarsa, yarısı veya hepsi onlarındır." şeklinde bir ifadenin yer almasıyla çelişmez. Ancak, ayette iki kızla ilgili hükmün yer almaması ve "Çocuklar ikiden fazla olurlarsa..." şeklinde net bir ifadeye yer verilmesi, yaptığımız çıkarsamayı pekiştirir. İkiden fazla çocuklarla ilgili hükme yer verilmesi, iki kızla ilgili hükmün kasıtlı olarak açıklanmamasına yönelik bir işaret içerir.

Ayrıca, Peygamberimiz (s.a.a) kendi döneminde iki kızla ilgili olarak üçte iki pay verme şeklini uygulamıştır; o dönemden zamanımıza dek, İbn-i Abbas'tan nakledilen karşı çıkma dışında İslâm ümmetinin alimleri içerisinde de bu yöntem uygulana gelmiştir.

Yaptığımız açıklama, ayette iki kızın mirastaki paylarının açıklanmamasıyla ilgili olarak yapılan yorumların en uygunudur. Kuleyni (r.a) el-Kâfi adlı eserinde şöyle der: "Yüce Allah, "Erkeğin payı iki kızın payı kadardır." buyruğuyla iki kızın miras payını üçte iki olarak belirlemiştir. Şöyle ki: İnsan kendisinden bir kızla bir erkek çocuğu bırakmış olursa, erkeğe iki kızın payı kadar yani malın üçte ikisi verilir. Dolayısıyla iki kıza verilen pay, malın üçte ikisidir." el-Kâfi adlı eserden alınan alıntı burada sona erdi.

Bunun bir benzeri de müfessir Ebu Müslim'den nakledilmiştir. O şöyle demiştir: "İki kızın payı ile ilgili hüküm, "Erkeğin payı iki kızın payı kadardır." ifadesinden anlaşılıyor. Şöyle ki: Mirasçılar bir erkekle bir kız oldukları takdirde, erkeğe mirasın üçte ikisi verilir. Bu, malın üçte ikisinin, iki kızın payı olduğu demek anlamına gelir." Bu alıntı da burada sona erdi.

Bu iki zattan nakledilen görüş doğru olmakla birlikte, yaptıkları açıklama yetersizdir, yaptığımız açıklamayı da bunlara eklemek gerekir. Bu, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur.

Ayetle ilgili olarak, birtakım asılsız ve zayıf görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları "Çocuklar ikiden fazla kız olurlarsa..." ifadesinde "ikiden fazla" ifadesinden iki ve yukarısı kastedildiğini ve ifadenin hem iki, hem de ikiden fazla kızla ilgili hükmü içerdiğini söylemişlerdir.

Bazıları da iki kızla ilgili hükmün bu surenin sonunda iki kız kardeşin üçte iki pay almasıyla ilgili açıklanan hükümden yola çıkılarak anlaşılacağı görüşünü savunmuşlardır. Bunların benzeri başka görüşleri de benimseyenler olmuştur. Ancak Allah'ın kelamı böylesi değerlendirmelerin hepsinden yüce ve münezzehtir.

"Ölenin çocuğu varsa, bıraktığından ana-babasından her biri için altıda bir hisse vardır... Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir." Ana-babayla ilgili hükmün çocuklara atfedilmesi, bunların miras konusunda çocuklarla aynı tabakada yer aldıklarını gösterir. Ayette geçen "ana-babası ona vâris olmuş ise" ifadesi, ölünün mirasçısının yalnız onlar olduğu demektir. Ayette "Eğer çocuğu yoksa ve sadece ana-babası ona vâris olmuş ise" ifadesinin ardından "Eğer ölenin kardeşleri varsa" ifadesinin yer alması, kardeşlerin kız ve erkek çocuklar tabakasına bitişik ikinci bir tabakada yer aldıklarını gösterir. Kız ve erkek çocukların olduğu takdirde, kardeşler miras alamazlar; ancak kardeşlerin varlığı, ananın üçte bir miras almasını engeller.

"Bu paylar, ölenin yaptığı vasiyet veya borcun düşülmesinden sonradır." İfadede geçen vasiyetten insanların şu ayette kendisine çağrıldıkları şey kastedilmiştir: "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer geride bir mal bırakacaksa, anasına, babasına ve yakınlarına... vasiyet etmek size yazıldı..." (Bakara, 180) Borcun vasiyetten öncelikli olduğuna dair hadislerde yapılan açıklamalar, üzerinde durduğumuz ayette vasiyetin borçtan önce zikredilmesi hususuyla çelişmez. Çünkü, bazı zamanlar önemsiz önemliden önce ifade edilir. Sebebine gelince, kimi zaman önemli bir konuda sahip olduğu güçlü sebatı ve konumu itibarıyla, başka bir konu hakkında ihtiyaç duyulan tekitli, vurgulayıcı türde açıklama gibi yöntemlere gerek duyulmaz. Bir konu üzerinde tekit etmenin yollarından biri de onun ifadede öne geçirilerek açıklanmasıdır. Buna göre, "veya borç" ifadesi, ister istemez konuyu ileriye götürme ve ona vardırma konumundadır.

Bu açıklamadan, vasiyetin "yûsî biha=yaptığı" ifadesiyle nitelendirilmesinin sebebi de açıklığa kavuşmuş oldu. Çünkü, bu nitelendirme de tekidi ifade eder. Ayrıca, ölüye saygı gösterilmesi ve yapmış olduğu vasiyet hakkında hürmetinin gözetilmesi gerektiğine dair bir işarettir de. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmuştur: Kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı ancak onu değiştirenlerin boynunadır."

"Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz." Ayette hitap, bütün vârislere yöneliktir; yani kendi içlerinden ölenlere mirasçı olmaları itibarıyla bütün mükelleflere hitap edilmiştir. Bu ifade, baba ve oğulların mirasla ilgili paylarının farklı oluşunun sırrına işaret etme ve "bilmezsiniz" şeklinde bir hitap kullanılarak onları eğitme amaçlı söylenmiştir. Bu tür ifade tarzı, bütün dillerde sıkça rastlanılan yaygın bir şeydir.

Kaldı ki, ayette gelecekte ölecekleri, baba ve oğullarına miras bırakacakları göz önünde bulundurularak vâris olan ve vâris olmayan bü-tün insanlara hitap yöneltilmiş olsaydı, "fayda bakımından daha yakın olduğu" ifadesinin bir anlamı olmazdı. Çünkü, anlaşıldığı kadarıy-la ayette söz konusu edilen faydalanmadan maksat, miras alınan mal ile yararlanmadır. Bu da vereseyle ilgili bir husustur, ölen şahısla değil.

Ayette babaların oğullardan öne geçirilerek ifade edilmesi, babalardan faydalanmanın oğullara oranla daha erken gerçekleştiğine yönelik bir işaret içerir. Buna şu ayet de örnek gösterilebilir: "Şüphe yok ki Safâ ile Merve, Allah'ın nişanlarındandır." (Bakara, 158) Bu ayeti açıklarken Peygamber Efendimizden (s.a.a) nakledilen şöyle bir rivayete yer vermiştik: "Ben de Allah'ın başladığı yerden başlıyorum..."

Akrabalık bağının doğurduğu sonuçlar göz önünde bulundurulur ve akrabalara yönelik insanî duygular değerlendirilerek konuya yaklaşılırsa, yine aynı sonuca varılır. Çünkü insanoğlu, oğlunu ana-baba-sından daha fazla sever ve ona fazla ilgi gösterir; o evladının hayat sürdürmesini kendi hayatının uzantısı görür, ama ana-babasının bekasını kendi bekası görmez. Bu yüzden, ana-babayla oğul ilişkisi, evlatla ana-baba ilişkisine nazaran daha güçlü ve varlıkları birbirine daha yapışıktır. Mirastan faydalanma bu ilke üzerine kurulu olduğuna göre, insan meselâ kendi babasına vâris olunca, kendi evladının vârisi olduğu durumdan daha fazla miras alabilmesi gerekir. İlk bakışta insan konunun tam tersine olduğu düşüncesine varsa da, durum böyledir.

Bu ayet, yani "Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz." ayeti, fıtrata dayalı başka İslâmî hükümlerde olduğu gibi, yüce Allah'ın mirasla ilgili hükümleri de tekvinî ve dış olgular temeli üzerine kurduğunu gösteren delilerden biridir.

Ayrıca, "Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise, ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yok-tur. İşte dosdoğru din budur." (Rum, 30) ayeti gibi kanun koymanın aslına yönelik mutlak ifadeli açıklamalar içeren Kur'an ayetleri de mirasla ilgili hükümlerin fıtrata dayalı olduğuna delâlet eder. Bu ayetlerin açıklamasından sonra, İslâm şeriatında yaratış açısından hiçbir kök ve dayanağı olmayan birtakım zorunluluk getiren hükümlere ve değişmeyen miras paylarına yer verildiği nasıl düşünülebilir?

"Babalarınız ve oğullarınızdan..." ifadesinden, çocuklardan olan çocukların dede ve ninelere öncelik taşıdığı yönünde bir izlenim edinilebilir. Çünkü, çocukların ve onların çocuklarının olmasıyla dede ve nineler miras alamazlar.

"Bunları Allah tarafından konulan farzlar olarak kabullenin..." Anlaşıldığı kadarıyla, ayetin orijinalinde geçen "farîzaten" kelimesi, takdirî bir fiil aracılığıyla mansup olmuştur. Cümlenin takdirî açılımı şöyledir: "Huzû farîzaten=bir farz olarak tutun" veya "Elzimû farîzaten=bunlara bir farz olarak bağlı kalın" veyahut bu iki fiilin benzeri anlam taşıyan bir kelime takdir edilmiştir. Bu ifade, söz konusu taksim ve payların belirlenmiş ve olduğu durumdan asla değişmeyecek şekilde insanlara sunulduğunu vurgulayıcı bir tekitle açıklıyor.

Bu ayet, bütün kısımlarıyla birinci dereceden miras alan ana-baba ve çocukların paylarını açıklamaktadır. Ancak bazısını net bir şekilde, bazısını da üstü kapalı olarak açıklamıştır. Ölenin çocukları varsa, ana-babadan her birine altıda bir verilir. Ölenin çocuğu yoksa, eğer sadece ana-babası ona vâris olursa, anaya üçte bir ve eğer ölenin kardeşleri varsa, bu durumda ona altıda bir verilir. Bir kıza, malın yarısı verilir. Başka vâris olmazsa, birkaç kıza malın üçte ikisi verilir. Ölenin kızları ve erkek çocukları olursa, erkeğe iki kızın payı kadar verilir. İki kızın hükmü, aynen kız ve erkek çocukların hükmü gibidir. Yani onlara malın üçte ikisi verilir. Bunu, daha önce de açıklamıştık. Bunlarla ilgili hükümler ayette net bir şekilde açıklanmıştır.

Hükümleri ayette üstü kapalı olarak açıklananlara gelince; ölenin vârisi sadece bir erkek çocuğu olursa, malın hepsi ona verilir. Bununla ilgili hüküm, erkek ve kızla ilgili açıklanan şu ifadelerden anlaşılıyor: "Erkeğin payı iki kızın payı kadardır." "Eğer yalnız bir kız ise, mirasın yarısı onundur." [Tek bir kız mirasın yarısını alır, erkek de kızın iki katı aldığına göre, tek olduğunda mirasın hepsini alır demektir.] Vârisler sadece, erkek çocuklar olursa, payları eşittir. Bununla ilgili hüküm ise, "Erkeğin payı iki kızın payı kadardır." ifadesinden anlaşılıyor. Ayet, özlü anlatım açısından şaşırtıcı özelliğe sahiptir.

Şunu da bilmek gerekir ki: Malı miras olarak bırakma ve onunla mirasçıları yararlandırma hususunda Peygamber Efendimizle (s.a.a) diğer insanlar arasında hiçbir fark bulunmadığı, ayetin mutlak ifadeli oluşunun bir gereğidir. Bu tür mutlak ve genel ifadenin bir benzerini, "Ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır;ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır..." ayetinde açıklamıştık. Birinin ileri sürdüğü "Peygamberin (s.a.a) kendi diliyle açıklandığı için Kur'an'ın genel nitelikli ifadeleri, onu kapsamaz." şeklindeki sözü ise, dinlemeye değ-mez bir iddiadır.

Evet, "Peygamber kendisinden miras bırakır mı, yoksa onun bırakmış olduğu her şey sadaka mıdır?" hususunda Şia ve Ehl-i Sünnet arasında görüş farklılığı vardır. Bu ihtilafa neden olan şey, Ebu Bekir'in Fedek hadisesinde nakletmiş olduğu bir rivayettir. Bu hususta araştırma yapmak, kitabımızın durumuyla bağdaşmaz; dolayısıyla bu konuyu ele almak yerinde olmaz. Bilgi edinmek isteyen ilgili kaynaklara başvurabilir.

"Yaptıkları vasiyet ve borç düşüldükten sonra, eşlerinizin eğer çocukları yoksa, geriye bıraktıkları mirasın yarısı sizindir... çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır." Ayetin ifade ettiği anlam anlaşılır ve açıktır. Ayette "nısf=yarısı" kelimesi, "ma tereke=geriye bıraktıkları" ifadesine izafe edilmiştir. Ancak "rub'=dörtte bir" ifadesinde böyle bir izafet yerine "er-rubu-u mimma terektum=geriye bıraktığınızdan dörtte bir" şeklinde bir ifade kullanılmıştır. İzafe olması gerekirken izafe edilmeyen bir kelime, açık veya takdir edilmiş gizli "min" edatıyla tamamlamayı gerektirir. Bu tür yerlerde kullanılan "min" edatı, iptida ve bir şeyden başlanıldığı anlamını ifade eder. Bu anlam, bu edattan sonra yer alan şeyin öncesiyle ele alındığında kendisinden başlanılan şeyin bir cüz'ü, uydusu ve onda kaybolmuşçasına bir nitelikte olduğu durumla örtüşür. Bu da ancak, edatın sonrasının kendisinden başlanılan şeye oranla az veya az gibi bir konumda olduğu durumlarda olur. Bütünün altıda biri, dörtte biri ve üçte biri olduğu durumlar gibi. Bütünün yarısı veya üçte ikisi gibi durumlarda, artık böyle bir şey söz konusu olamaz.

Bu yüzden yüce Allah "altıda bir, üçte bir ve dörtte bir" gibi durumlarda kelimeyi bir diğer kelimeye izafe etmemiş ve "es-sudsu mimma tereke=bıraktığından altıda bir", "feli-ummih-is sulus=üçte bir anasınındır" ve "lekum-ur rub'u=dörtte biri sizindir" buyurmuştur. Yarı ve üçte iki olan durumlarda ise, bu kelimeleri bir diğer kelimeye izafe ederek şöyle buyurmuştur: "Lekum nısfu ma tereke=geriye bıraktıklarının yarısı sizindir" ve "felehunne sulusa ma tereke=ölünün geriye bıraktığının üçte ikisi onlarındır." Bir yerde ise, "feleha-n nısfu=yarısı onundur" buyurmuştur ki, burada "en-nısf" kelimesi "el" takısını tamlayanın yerine kendisine almış ve aslında "nısfu ma tereke"dir.

"Eğer miras bırakan erkek veya kadının ana-babası ve çocuğu olmayıp (ana tarafından) bir erkek veya bir kız kardeşi varsa... Allah bilendir, halimdir." Ayetin orijinalinde geçen "kelâle" aslında "ihata ve kuşatma" anlamında mastardır. Başı çevrelediğinden dolayı, başa bırakılan taca "iklîl", parçalarını kuşatan bütüne "kull" ve ağırlığı, üstlenen şahısı sardığı için başkasına yük olan kimseye "kell" denilmiştir. Râgıp el-İsfahanî, el-Müfredat'ında şöy-le belirtmiştir: "Baba ve çocuk dışındaki vârislere "kelâle" denilir." Daha sonra şöyle ekler: "Peygambere (s.a.a) kelâle hakkında sorulunca şöyle buyurdu: "Ölüp de kendisinden sonra babası ve çocuğu olmayan kimsedir." Bu hadiste kelâle, vârislere değil de ölen kimseye verilen bir isim olarak ele alınmıştır. Her iki görüş de doğrudur. Çünkü kelâle mastardır; hem vârisi, hem de miras bırakanı kapsar." Râgıp'tan alınan alıntı burada sona erdi.

Ben derim ki: Kelâlenin anlamıyla ilgili olarak belirtilen şeylere göre, ayetin orijinalinde geçen "kane" fiilinin nakıs=eksik fiil, "recu-lun" kelimesinin onun ismi, "yûresu" fiilinin "reculen kelimesiyle ilintili sıfat ve "kelâleten" kelimesinin onun haberi olduğunu söylemenin hiç-bir sakıncası yoktur. Buna göre şöyle bir anlam elde etmiş oluruz: "Eğer ölen kimse, vârisin kelâlesi yani ne babası ve ne de çocuğu olursa..."

Burada başka bir ihtimal de söz konusu olabilir: "Kane" fiili tam fiil, "reculun yûresu" ise, onun faili=öznesi ve "kelâleten" kelimesi de hâl yerine geçerli mastardır. Bu durumda da ölünün vârise kelâle olduğu yönünde bir anlam çıkar karşımıza. Nakledildiğine göre Zeccac şöyle demiştir: "Fiili "yûrisu" olarak okuyana göre, "kelâleten" kelimesi mef'uldür. "Yûresu" okuyana göre ise, "kelâleten" hâl olduğundan dolayı mansuptur."

Ayetin orijinalinde geçen "ğayre muzarr" hâl olduğu için mansup-tur. "Muzarr" başkasına zarar vermek anlamına gelir. Anlaşıldığı kadarıyla burada, ölünün borç alarak vârislere zarar vermesi kastedilmiştir; şöyle ki, vârislere zarar vermek ve onları mirastan mahrum bırakmak amacıyla kendini borçlu kılar. Veyahut hem borçlanarak, hem de geriye kalan malın üçte birini aşacak miktarda vasiyette bulunarak vârislere zarar vermektir.

"İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır... onun için alçaltıcı bir azap vardır." Ayetin orijinalinde geçen "hudûd=sınırlar" kelimesi, "hadd"in çoğulu olup, iki şeyin birbirine karışmasını ve aralarındaki ayrıcalıkların kalkmasını önleyecek olan engel ve duruma denir. Meselâ ev ve bostan sınırı gibi. Burada kastedilen, mirasla ilgili hükümler ve açıklanan feraiz, taksimlerdir. İki ayette, yüce Allah miras konusunda Allah'a ve Resulüne itaat edene verilecek sevabı ve itaat etmeyenin duçar olacağı sürekli ve alçaltıcı azabı açıklayarak onun konumunu yüce kılmıştır.

Mİrasla İlgİlİ genel açıklama

"Allah, size evlatlarınız hakkında (şunu) tavsiye eder..." ifadesiyle başlayıp "Allah, bilendir, halimdir" ifadesiyle son bulan iki ayet, bu surenin sonunda yer alan "Senden fetva isterler. De ki: "Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor" ifadesiyle başlayan ayet ve bunlara ek olarak "Ana-babanın ve yakınların geriye bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır..." ayeti ve "Akraba olanlar, Allah'ın kitabına göre, birbirlerine... daha yakındırlar." (Ahzâb, 6 ve Enfâl, 75) ayetleri, bu beş veya altı ayet, İslâm'da mirasla ilgili Kur'anî ilkelerdir. Nakledilen hadisler de söz konusu ayetlere en iyi şekilde ışık tutmuş ve ayrıntıları açıklamışlardır. Söz konusu ayetlerden mirasla ilgili ayrıntılı hükümler konusunda temel dayanak olan birkaç küllî husus çıkarılmıştır:

Birincisi: "Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz." ifadesinde açıklandı. Yapılan açıklamadan, ölüye yakınlık ve uzaklık derecesinin miras konusunda etkili olduğu hususu ortaya çıkar. Bu cümle, ayetin devamıyla birlikte değerlendirilince, payın az ve çok, büyük ve küçük oluşunu etkilediği sonucunu ifade eder; "Akraba olanlar, Allah'ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar." ayetiyle değerlendirilince de, miras konusunda nesep açısından daha yakın olanın uzak olanı engellediği ve ona öncelik taşıdığı sonucunu ifade eder.

Buna göre, yakınlar içerisinde ölen kimsenin en yakını, babası, anası, erkek ve kız çocuğudur. Çünkü, bunlarla ölü arasında herhangi bir aracı söz konusu değildir. Erkek ve kız çocuğunun olmasıyla onlarda olan çocuklar miras alamazlar. Çünkü, torunlarla ölü arasındaki akrabalık bağı, ana-babalarına dayanır. Dolayısıyla, bunlar ancak aracıların bulunmadığı takdirde onların yerine geçerler.

Birinci derecenin ardından ikinci derece gelir. Onlar, erkek kardeş, kız kardeş, dede ve ninedir. Bunlar sadece bir vasıtayla yani baba ve anne ile ölüye varırlar. Erkek ve kız kardeşin çocukları ise, ancak kendi ana-babalarının yerine geçerler. Kısacası, önce de açıklandığı gibi her bir derece ardındaki derecede yer alanları engeller; önceki derecedekilerin olmasıyla, sonraki derecede olanlara sıra gelmez.

İkinci dereceden miras alanların ardından üçüncü dereceden miras alan amca, dayı, hala ve teyze yer alır. Bunlarla ölü arasında iki aracı vardır; biri dede veya nine; diğeri ise baba veya annedir. Miras dereceleri bu şekilde devam edip gider.

Ölüye yakınlık ve uzaklık ölçüsünden, iki sebeple yakın olan kimsenin bir sebeple yakın olan kimseye öncelik taşıması konusu ortaya çıkar. Bunun bir misali, ana-baba tarafından akraba olanların sadece baba tarafından akraba olanlara öncelik taşımasıdır; birinci grubun olmasıyla, ikinci grup miras alamaz. Ancak birinci grubun olması, anne tarafından yakınların miras almasını engellemez.

İkincisi: Vârislerle ilgili olarak bir başka açıdan öncelik taşıyıp taşımama hususunda değerlendirme yapılır. Şöyle ki, bazen paylar bir araya toplanır ve terekenin aslından fazla olması sonucu birbirleriyle çelişirler. Kimisine, çelişme durumunda öncesiyle farklı bir hisse belirlenmiştir. Meselâ, erkeğin kendi eşinden aldığı hisse yarıdır; ancak miras alacak evladın olması onun hakkına engel teşkil eder ve erkeğin hissesi dörtte bire iner. Ölen kimsenin eşi, çocuğu olmadığı durumda dörtte bir, çocuğu olduğu takdirde ise, sekizde bir hisse alır. Annenin miras hakkı üçte birdir. Ancak ölenin çocuğu veya kardeşi olursa, miras hakkı altıda bire iner. Ölenin babası ise, çocuk olsun olmasın altıda bir alır.

Kimisine önceden pay belirlendiği hâlde, çelişme durumunda ne olacağı açıklanmamış ve belli bir hisse belirtilmemiştir. Bir kız ve birkaç kız, bir kız kardeş ve birkaç kız kardeş gibi. Bir kız mirasın yarısını, bir kız kardeş üçte ikisini alır; ancak birden fazla oldukları ve çelişme durumunda hisseleri belirtilmemiştir. Buradan, hisselerin terekeden fazla olduğu durumda birinci kısım vârislerin hissesinde eksilme olmadığı ve düşünülebilecek herhangi bir eksiltmenin sadece çelişme durumunda hisseleri belirtilmeyen vârislerin hisselerine ait olduğu gerçeği anlaşılır.

Üçüncüsü: Bazı zamanlar hisseler geriye bırakılan maldan fazla olur. Kocası, ana-baba bir kız kardeşleri olan bir kadının ölmesi gibi. Çünkü bir yarı ve bir de üçte iki hisse söz konusudur ki bu maldan fazladır. Yine ana-baba, iki kız ve kocası olan biri ölürse, aynı durumla karşılaşılır. Çünkü iki altıda bir, iki üçte iki ve bir dörtte bir hisse söz konusudur.

Bazen de tam aksine, geriye bırakılan mal, hisselerden fazla olur. Ölenin sadece bir kızı veya iki kızı olduğu durumlar gibi. [Kur'an-ı Kerim'de sadece malın yarısı hakkında hüküm vardır; diğer yarısının hükmü belirtilmemiştir.] Bunun benzeri misaller de verilebilir. Kur'an ayetlerini tefsir etme niteliğine sahip Ehl-i Beyt kanalından nakledilen hadislerde şöyle bir açıklama yer almıştır: Hisselerin mala oranla fazla olduğu durumlarda, Kur'an-ı Kerim'de haklarında sadece bir hisse belirtilen kimseler hisselerinden az alırlar. Bunlar, kızlar ve kız kardeşlerdir. Ana-baba ve karı gibi Allah'ın çeşitli durumlara göre çeşitli hisseler belirlediği kimseler hakkında hisseden az alma durumu düşünülemez. Aynı şekilde geriye bırakılan malın hisselere oranla fazla olduğu durumlarda, fazlalık önceki durumda eksik almaya mahkum edilen kimselere verilir. Meselâ eğer ölenin sadece bir kızı ve babası olursa, babası belirlenen hissesine göre altıda bir alır; kızı ise, malın yarısını belirlenen hissesine göre, geriye kalanı ise red unvanıyla alır.

Ömer b. Hattab, kendi hilafeti döneminde bu hükmü değiştirmiş ve hisselerin mala oranla fazla olduğu durumlarda "avl" yöntemini geçerli kılmıştır.[ Karşılığı olmayan hisse, hisse sahiplerinin hisselerinin hepsinden eşit oranda alınarak tamamlanır.] Ehl-i Sünnet, malın hisselere oranla fazla olduğu durumlarda ilk dönemde "ta'sib" [yani fazlalığı baba tarafı akrabalarına verme] yöntemini uygulamışlardır. İnşallah hadisler bölümünde "avl ve ta'sib" hakkında ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.

Dördüncüsü: Erkek ve kadınların miras hisseleri üzerinde derin düşünülünce, ana-baba dışında genel olarak kadının hissesinin erkeğe oranla eksik olduğu sonucunu ortaya çıkar. Annenin hissesi, belirlenen asıl hisseye göre bazen babanın hissesinden fazla olur. Belki de annenin babadan fazla veya babayla eşit oranda miras alması, annenin bağ açısından evladıyla daha fazla iç içeliği, hamilelik ve doğum dönemi zorluklarına, büyütme ve terbiyeyle ilgili bütün zahmetlere katlanmış olmasından kaynaklanıyor. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay sürer. (Ahkaf, 15) Hiç şüphesiz annenin hissesinin, kadınların erkeğin yarısı kadar olma durumundan onlarla eşit veya daha fazla miras alma durumuna yükselişi, kanun koyucunun onu kollamasını ve daha fazla saygıyı hakkettiğini gösterir.

Erkeğin hissesinin kadının iki katı kadar olmasına gelince, bu hususta erkeğin yaşantıyı idare etmekte kadına oranla sahip olduğu akıl üstünlüğü ve kadınla ilgili gerekli harcamaların onun uhdesine olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmuştur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğer bir kısmından üstün kılması ve mallarından harcama yaptıkları için, erkekler kadınların yöneticisidirler. (Nisâ, 34) Bu ayetin orijinalinde geçen "kavvam" kelimesi, yaşamı idare etmek anlamına gelen "kıyam" kelimesinden türemiştir. "Üstün kılmak"tan maksat, erkeğin akıl açısından olan üstünlüğüdür. Çünkü, erkeğin hayatı düşünce ve akıl ağırlıklı iken, kadının hayatı duygu ağırlıklıdır. Malın dizginini ve onunla ilgili bütün yetkileri, üstün akla ve yönetime sahip bir ele vermek, heyecan ve ince duyguların yönettiği bir ele teslim etmekten daha doğru olur. Tanınan bu yetki, şimdiki kuşaktan gelecek kuşağa intikal eden dünyadaki mevcut servetin üçte ikisinin yönetiminin erkeklere, üçte birinin yönetiminin de kadınlara verilmesini gerektirir. Demek ki, toplumun hâlini düzeltecek ve hayatı saadetli kılacak aklın yönetimi, heyecan ve ince duyguların yönetimine ağır basmıştır.

Kadının miras konusunda uğradığı bu eksiklik, yüce Allah'ın kadınlar hakkında adaleti gözetmelerine dair erkeklere yöneltmiş olduğu emirle telafi edilmiştir. Verilen emir gereği, kadınlar erkeklerin elinde bulunan üçte iki hisseye de ortaktırlar. Böylece kadınlar mülkiyetini ellerinde bulundurdukları ve istedikleri şekilde üzerinde tasarrufta bulundukları üçte bir bölümün yanı sıra, erkeklerin elinde bulunan üçte iki bölümün yarısını masraflarının karşılanması için kendilerine ihtisas ederler.

Bu bırakılan şaşırtıcı yasa ve durumun sonucunda erkek ve kadın mülkiyet ve harcama alanında birbirinin tam tersi bir konumda olurlar. Dünyadaki servetin üçte ikisinin mülkiyeti erkeğe ait olurken, ancak üçte bir bölümü ona harcanır. Kadın ise, üçte birinin mülkiyetine sahip iken, üçte iki miktarı ona harcanır. Bu farklılığın gerekçesi ise, bir yandan erkekte akıl gücünün heyecan ve ince duygulara baskın gelmesidir ki koruma, değiştirme, üretme ve kâr edinme şeklinde gerçekleşen malî yönetmenlik, bununla daha fazla örtüşür. Diğer taraftan kadında ince duygular ve heyecanlar akıl gücüne ağır basar ki bu da harcama ve masraf olgusuyla daha fazla örtüşür. İşte bu husus, İslâm'ın miras ve nafakalar hususunda erkekle kadın arasında fark gözetmesinin sırrı ve sebebidir.

Buna göre, yüce Allah'ın "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğer bir kısmından üstün kılması..." ayetinde vurguladığı üstünlükte, erkeğin doğası gereği akıl gücünün fazla oluşu ve bu hususta kadına olan üstünlüğünün ölçü alındığını söylemek daha uygundur. Bu hususta erkeğin sert ve zorluklarda daha dayanıklı ve güçlü bir vücut yapısına sahip olması ölçü alınmamıştır. Erkeklerin sert oluşları, onları kadından ayıran yapısal bir özelliktir ve insanın oluşturduğu toplumda bu özelliği savunma, koruma, çetin işler, zorluk ve kederlere göğüs germe, korkunç ve hoşlanılmayan durumlarda kendini yitirmeme gibi hususlarda birtakım büyük sonuçlar izler. Bunlar, tabiatıyla kadınların üstlenemeyeceği kaçınılmaz yaşantı durumlarıdır.

Ancak bununla birlikte, kadınlar da aklın karşıtı olan ve toplumsal hayatta kaçınılmaz ve zorunlu olan ince duygu ve heyecanlarla donatılmışlardır. Bu niteliğin önemli sonuçları, sevgi, ünsiyet, gönüllere rahatlık kazandırma, acıma, şefkat, nesli çoğaltmanın zorluklarına katlanma, hamilelik ve doğum dönemine ait zorluklara göğüs germe, büyütme, terbiye ve eğitimi üstlenme, ayrıca ev işleri sorumluluğu gibi hususlarda kendini gösterir. Yumuşaklık ve acıma olmaksızın sadece sertlik ve kabalıkla, şehvet iç güdüsü olmaksızın sadece öfke iç güdüsüyle insanın durumu ve aynı şekilde iticilik olmaksızın sadece çekicilikle dünyanın durumu düzene girmez.

Kısacası, erkek ve kadın hakkında adalet üzere kurulu iki donatım şeklidir bu. Erkek ve kadın grubundan oluşan karışık insan toplumunda hayatın iki kefesi, bu iki hususla eşitlik kazanır. Allah'ın kelamında sapma ve hükmünde haksızlık düşünülemez; Allah, bunlardan yüce ve münezzehtir. "Yoksa, Allah ve Resulünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar." (bk. Nûr, 50) "Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez." (bk. Kehf, 49)"Hepiniz birbirinizdensiniz." (Âl- İmrân, 195) buyuran işte yüce Allah'tır. "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğer bir kısmından üstün kılması..." ifadesinde de işte bu birbirinden olma gerçeğine işaret edilmiştir.

Başka bir ayette şöyle buyurmuştur: "Sizi topraktan yaratması, O-'nun delillerindendir. Sonra siz, her tarafa yayılan insanlar oluverdiniz.Kendileriyle sükûn bulmanız için size kendinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O'nun delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır." (Rum, 20-21) Bu iki ayetteki şaşırtıcı açıklama üzerinde bir düşünelim. Yüce Al-lah insanı yayılmakla nitelemiştir. (Ayette erkekle kadının birbirinin karşısında gündeme getirilmeleri, birinci ayette insandan erkeğin kast-edildiğine ilişkin bir ipucudur.) Yayılmak, geçimi sağlamak için çalışmak demektir. Güce ve zora başvurarak hayatın gereklerini elde etme girişimlerinin hepsi buna dayanır. Birbirine galip gelme yönündeki çabalarda, savaşlarda ve yağmalamalarda da güdülen amaç, aynı şeydir. Eğer insan için sadece bu tür bir yayılma düşünülecek olsaydı, insan fertleri biri saldıran diğeri ise kaçan olmak üzere iki gruba bölünürdü.

Ancak yüce Allah, kadınları yaratıp onları erkeklerin sükûn bulmasını sağlayacak şeyle donattı ve eşler arasına sevgi ve merhamet yerleştirdi. Böylece kadınlar güzellik, ince hareketler, sevgi ve muhabbetle erkekleri kendilerine çekerler. Kısacası, kadınlar insan toplumunun ilk rükünleri ve asıl etkenleridirler.

Bu yüzden İslâm dini evlilikten ibaret olan ev topluluğunu bu hususta ana temel olarak görmüş ve yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır." (Hucurât, 13) Bu ayette ilk önce erkek ve kadının evlenmesine ve bunun sonucunda insan soyunun devam etmesine değinilmiş ve daha sonra milletler ve kabilelerden oluşan büyük insan toplumu ona dayandırılmıştır.

Bu ayetin son cümlesinden "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğer bir kısmından üstün kılması..." ifadesindeki üstünlükten İslâm'da gerçek üstünlük ölçüsü bilinen keramet ve yüceliğin kastedilmediği anlaşılır. İslâm'da yücelik ve keramete, Allah'a yaklaşma ile ulaşılabilir ancak. Söz konusu üstünlükten, toplumun durumunun en iyi bir şekilde düzene girmesini sağlayacak ve dünyevî hayat yani geçim mekanizmasını en güzel bir şekilde düzene sokacak şeyle donatılma hususunda erkeğe verilen üstünlüktür. İslâm, maddî hayat dışında yararlanılmayan insanın cismiyle ilgili sahip olduğu fazlalıklara önem vermez. Bunları sadece kendisiyle Allah katında olana varılacak araçlar olarak görür.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan şu sonuç ortaya çıkar: Er-keklere, akıl açısından kadınlara oranla üstünlük tanınmıştır. Bu üstünlük, miras ve benzeri konularda kadınlarla farklılığı gerektirir. Ancak buradaki üstünlük, fazlalık anlamındadır. İslâm'ın önemsediği keramet ve yücelik anlamına gelen üstünlük ise, kimde olduğuna bakılmaksızın takva ve Allah'tan korkmaktır.

Ayetlerİn hadİsler ışığında açıklaması

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abd b. Hamid, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn-i Mace, İbn-i Cerir, İbn-i Münzir, İbn-i Ebu Hatem ve Beyhaki -Sünen adlı eserinde- Cabir b. Abdullah kanalıyla şöyle rivayet ederler: "Ben hastayken Rasulullah (s.a.a) ve Ebu Bekir "Beni Seleme" kabilesinden bir grupla yürüyerek görüşüme geldiler. Rasulullah (s.a.a) beni baygın bir durumda görünce su istediler. Abdest alıp o sudan benim üzerime serptiler. Hemen ardından kendime geldim ve "Malım hakkında ne yapmamı emredersin ey Allah'ın elçisi?" dedim. Bunun üzerine şu ayet indi: "Allah, size evlatlarınız hakkında (şunu) tavsiye eder: Erkeğin payı iki kızın payı kadardır." (Nisâ, 11)

Ben derim ki: Birçok kez açıkladığımız gibi, bir ayetle ilgili olarak birkaç nüzul sebebinin nakledilmesinin ve hepsinin nüzul sebebi olmasının sakıncası yoktur. İnen ayetin belirli bir nüzul sebebine sınırlı olmamasında hiçbir sakınca olmadığı gibi birkaç olayın ayetin iniş dönemine rastlamasının ve ayetin içeriğinin hepsiyle örtüşmesinde de sakınca yoktur. Dolayısıyla Cabir'in malın bölünmesiyle ilgili bir yükümlülüğü olmadığı hâlde ayetle ona cevap verilmesinin yersiz olduğuna dayanılarak hadisin "Malım hakkında ne yapmamı emredersin ey Allah'ın elçisi?" dedim. Bunun üzerine şu ayet indi..." bölümünün hadisin doğruluğuna gölge düşürdüğü söylenemez. Aynı eserde Abd b. Hamid ve Hâkim'e dayanarak Cabir'den nakledilen şu rivayet daha şaşırtıcıdır: "Ben hasta iken Rasulullah durumumu öğrenmek için beni görmeye geldi. Ben ona "Malımı çocuklarım arasında nasıl böleyim" diye sordum. Bana cevap vermedi ve "Allah, size evlatlarınız hakkında (şunu) tavsiye eder..." ayeti indi." (c.2, s.125)

Aynı eserde İbn-i Cerir ve İbn-i Ebu Hatem, Süddi'den şöyle rivayet ederler: "Cahiliye dönemi insanları, kız çocuklarına, güçsüz ve zayıf olan erkek çocuklarına miras hakkı tanımazlardı. Savaşma gücüne sahip olanlar dışında hiçbir erkek babasından miras alamazdı. Şair Hassan'ın kardeşi Abdurrahman ölüp kendisinden Ümmü Kuhhe adında bir eşi ve beş kızı kalınca, diğer vârisler gelip onun bıraktığı malı alıp götürdüler. Ümmü Kuhha durumu Peygambere (s.a.a) götürdü. Bunun üzerine Allah, şu ayeti indirdi: "Çocuklar ikiden fazla kız olurlarsa, ölünün geriye bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kız olursa, yarısı onundur." Daha sonra Peygamber Efendimiz Ümmü Kuhha ile ilgili olarak şu bölümü okudu: "Çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (eşlerinizindir); çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır." (c.2, s.125)

Yine aynı eserde, önceki rivayette adı geçenler, İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Allah'ın erkek ve kız çocuğu ve ana-baba ile ilgili miras hisselerini belirlediği feraiz yani hisselerle ilgili ayet inince, halkın hepsi veya bazısı bundan hoşlanmayıp şöyle dediler: 'Ölenin eşine dörtte bir veya sekizde bir ve bir kıza yarı hak mı tanıyorsun? Küçük çocuğa da miras verilir mi? Oysa bunların hiçbirisi düşmanla savaşamaz ve ganimet elde edemez.' Cahiliye döneminde bu geleneği uygularlardı. Mirası sadece düşmanla savaşabilen kimselere verirler ve bu hususta sırasıyla büyük olana öncelik tanırlardı." (c.2, s.125)

Ben derim ki: Ölünün savaşabilecek büyük oğlu olmadığında mirası baba tarafından yakın olanlara vermek demek olan ta'sib olayı da buradan kaynaklanmıştır. Ehl-i Sünnet, hisseler mirası kapsamadığı ve mal hisselere oranla fazla olduğu durumda bu yöntemi uygulamışlardır. Ehl-i Sünnet kanalıyla nakledilen hadislerde bu hususa değinen rivayetlere rastlamak mümkündür. Ancak Ehl-i Beyt (Hepsine selam olsun) kanalıyla ta'sibin doğru olmadığını ifade eden birçok hadis nakledilmiştir. Bu hadislerde, hisselerden fazla kalan miktarın malın hisselerden az olduğu durumda eksik almaya mahkum edilen kimseye verilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Onlar da çocuklar, baba-ana bir veya sadece baba bir kardeşlerdir. Bazı durumlarda da, fazlalık babaya verilir. Önce de açıkladığımız gibi, ayetlerden anlaşılan da budur.

Yine aynı eserde, Hâkim ve Beyhaki, İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Hisselerle ilgili olarak avl yöntemini ilk kez Ömer uyguladı; o miras düzenini bozdu ve bu yöntemi savunarak şöyle dedi: "Allah'a andolsun! Sizinle ne yapacağımı bilmiyorum. Allah'a andolsun! Allah hanginize öncelik tanımış ve hanginizi tehir etmiş bilmiyorum. Bu değersiz malı eşit hisselere ayırmaktan daha iyi bir yöntem bulamıyorum." İbn-i Abbas daha sonra şunları ekledi: "Allah'a andolsun! Eğer o Allah'ın öne geçirdiğini öne geçirir ve tehir ettiğini de tehir etmiş olsaydı, asla hisselerde eksiklik meydana gelmezdi." İbn-i Abbas'a "Allah hangi hisseye öncelik tanımıştır?" şeklinde bir soru yöneltilince şu cevabı verdi: "Allah'ın bir hisseden ancak ayrı belirli bir hisseye indirgediği şahısların hissesi, O'nun öncelik tanıdığı hissedir. Belirlenen hisseden düşüş kaydedince, kendisine ayrı bir hisse belirlenmeyen ve sadece geriye kalanı miras alan kimsenin hissesi, Allah'ın tehir ettiği hissedir. Öncelik tanınan kimsenin misali, karı-koca ve annedir. Tehir edilen kimse ise, kız kardeşler ve kızlardır. Dolayısıyla hem Allah'ın kendisine öncelik tanıdığı, hem de tehir ettiği kimseler vâris olurlarsa, Allah'ın öncelik tanıdığı kimseyle başlanılır ve ilk önce eksiksiz olarak onun hakkı verilir. Geriye bir şey kalırsa, diğerlerine verilir; bir şey kalmazsa, onlara hiçbir şey verilmez." (c.2, s.127)

Yine aynı eserde, Said b. Mansur, İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet eder: "Çölün kumlarının sayısını bilen Allah'ın, malı yarı, üçte bir ve dörtte bir şeklinde böldüğünü biliyor musunuz? Yani, malı iki yarı, üç tane üçte bir ve dört tane dörtte bir kılmıştır." (c.2, s.127)

Yine aynı eserde, Said b. Mansur, Ata'dan şöyle rivayet eder: "İbn-i Abbas'a 'Halk ne benim ne de senin sözünü dinliyorlar. Ben ve sen öldükten sonra, insanlar hiçbir mirası senin dediğin üzere bölmezler' dedim. O bana şöyle dedi: "İnsanlar toplanıp gelsinler de hep birlikte elimizi Kabe'nin rüknü üzerine bırakalım. Daha sonra dua edelim ve Allah'ın lânetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım. Allah'ın hükmü onların söylediği gibi değildir." (c.2, s.127)

Bu içerik ileride açıklanacağı üzere Şia kanallarıyla da İbn-i Ab-bas'tan aktarılmıştır.

el-Kâfi adlı eserde, Zühri'den o da Ubeydullah b. Abdullah b. Ut-be'den şöyle bir rivayet aktarılır: "İbn-i Abbas'la birlikte oturmuştuk. Mirastaki hisselerin söz konusu olması istenildi. Bunun üzerine İbn-i Abbas şöyle dedi: 'Yüce Allah pak ve münezzehtir. Çölün kumlarının sayısını bilen Allah miras malını yarı, yarı ve üçte bir olarak böldüğünü biliyor musunuz? İki yarı malda düşünülür. Peki üçte bir nerede kaldı?' Zufer b. Avs-i Basri cevapta: 'Ey Eba Abbas, hisselerde ilk olarak avl yöntemini kim uyguladı?' dedi. İbn-i Abbas, şöyle cevap verdi: İlk olarak bunu Ömer b. Hattab uyguladı. O karışık birtakım hisseleri fark edince, mirastaki bölme düzenini bozdu ve şöyle dedi: 'Allah'a andolsun! Allah hanginize öncelik tanımış ve hanginizi tehir etmiş bilmiyorum. Bu değersiz malı eşit hisselere ayırmaktan ve fazlalığı her hak sahibinin hakkına artırmaktan daha kolay bir yöntem bulamıyorum.' Böylece o, mirastaki hisselere avl yöntemini sokmuş oldu.

Allah'a andolsun! Eğer o Allah'ın öne geçirdiğini öne geçirir ve tehir ettiğini de tehir etmiş olsaydı, asla hisselerde eksiklik meydana gelmezdi." Zufer b. Avs, "Allah hangi hisseye öncelik tanımış ve hangisini tehir etmiştir?" şeklinde bir soru yöneltince, İbn-i Abbas şu cevabı verdi: "Allah'ın bir hisseden ancak ayrı belirli bir hisseye indirgediği şahısların hissesi, O'nun öncelik tanıdığı hissedir. Allah'ın tehir ettiği hisseye gelince; belirlenen hisseden düşüş kaydedince, kendisine ayrı bir hisse belirlenmeyen ve sadece geriye kalanı miras alan kimsenin hissesidir; işte Allah'ın tehir ettiği hisse budur.

Kendisine öncelik tanınan kimselerden birisi, kocadır. Mirasın yarısı onundur. Ancak onu bu konumundan alıkoyacak bir şey gerçekleşirse [eşinin çocukları olursa] hissesi dörtte bire dönüşür. Artık hiçbir şey onu bu konumundan aşağı düşüremez. Öncelik tanınan kimselerden birisi de, karıdır. Mirasın dörtte biri ona verilir; ancak olduğu konumu kaybedince [kocasının çocukları olursa], hissesi sekizde bire iner. Artık hiçbir şey onu sekizde bir hisseyi almaktan alıkoyamaz. Öncelik tanınan kimselerden birisi de, annedir. Mirasın üçte biri onundur. Ancak bu konumunu yitirince [ölünün kardeşleri olursa], hissesi altıda bire dönüşür. Artık hiçbir şey onu bu hisseyi almaktan engelleyemez. İşte bunlar Allah'ın öncelik tanıdığı hisselerdir.

Tehir edilen hisse ise, kızların ve kız kardeşlerin hisseleridir. İlkine mirasın yarısı, ikincisine ise üçte ikisi verilir. Diğer hisseler bunları oldukları konumlarından aşağı düşürürlerse, [yani hisseler mirastan fazla olursa] bunlara ancak geriye kalan miktar verilir. İşte Allah'ın tehir ettiği hisseler bunlardır. Dolayısıyla hem Allah'ın kendisine öncelik tanıdığı, hem de tehir ettiği kimseler vâris olurlarsa, Allah'ın öncelik tanıdığı kimseyle başlanılır ve ilk önce eksiksiz olarak onun hakkı verilir. Geriye bir şey kalırsa, tehir edilene verilir; bir şey kalmazsa, hiçbir şey verilmez."

Zufer, İbn-i Abbas'a "Bu görüşü Ömer'e sunmaktan seni alıkoyan nedir?" deyince, o "Onun heybetli oluşu" diye cevap verdi." (Füru-u Kafi, c.7, s.79-80, h:3)

Ben derim ki: Mirasta avl yönteminin doğru olmadığını İbn-i Ab-bas'tan önce Hz. Ali (a.s) belirtmiştir. İleride açıklanacağı üzere Ehl-i Beyt İmamlarının görüşü de budur.

el-Kâfi adlı eserde nakledilen bir hadiste İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği belirtilir: Emir-ül Mü'minin Hz. Ali (a.s) şöyle buyururdu: "Çö-lün kumlu bölümünün kumlarının sayısını bilen Allah, hisselerin altıdan eksik olmadığını bilir. Siz de eğer onun sebebini bilseniz, altı sayısını geçmediğini anlarsınız." (Füru-u Kafi, c.7, s.79-80, h:2)

Ben derim ki: Hadisin orijinalinde geçen "alic" Sihah-ul Lügat adlı eserde belirtildiğine göre, çölün kumlu olan bölümüne denir. Hadiste geçen "İnne's- sihame la teûlu ale's sitteti" cümlesi, hisselerin altıdan şaşmamasını ve sonuç olarak ayrı bir şeye değiştirme imkanı bulunmadığını ifade eder. Söz konusu altı hisse ise, Kur'an-ı Kerim'de "yarı, üçte bir, üçte iki, dörtte bir, altıda bir ve sekizde bir" olmak üzere apaçık belirtilen hisselerdir.

Aynı eserde İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: Emir,ül Mü'-minin Hz. Ali (a.s) buyurdu ki: "Hamd, geride olanı öne geçirmeyen ve önde olanı geriye atmayan Allah'a mahsustur." Daha sonra eliyle öteki eline vurup şöyle dedi: "Ey kendilerine gönderilen Peygamberden sonra şaşkınlığa düşen ümmet, eğer Allah'ın öne geçirdiğini öne geçirseydiniz, O'nun sona bıraktığını geri planda tutsaydınız, velayet ve veraseti [Resulullah'ın halifeliğini] Allah'ın kıldığı yerde kılsaydınız, hiçbir Allah dostu yoksulluğa düşmez, Allah'ın belirttiği hisselerden hiçbirisinde eksiklik meydana gelmez, Allah'ın hükmünde iki kişi ayrılığa düşmez ve Allah'ın emriyle ilgili hiçbir şeyde ümmet anlaşmazlığa düşmezdi. Çünkü Allah kitabından bütün bunların ilmi, Ali'nin yanında mevcuttur. Buna göre, işinizin vebalini ve yaptığınız kusurlarınızın sonucunu tadın. Allah kullarına asla zulüm etmez. Haksızlık edenler, hangi akıbete döndürüleceklerini yakında bileceklerdir." (Füru-u Kafi, c.7, s.78, h:1)

Ben derim ki: Vârislerin paylarında eksiklik meydana gelmesini, yapılan açıklamalara ilaveten şöyle açıklayabiliriz: Yüce Allah'ın kelamında "yarı, üçte bir, üçte iki, dörtte bir, altıda bir ve sekizde bir" olmak üzere altı hisse söz konusu edilmiştir. Bazen bu hisseler birbiriyle çelişecek şekilde bazısı bazısıyla bir araya gelir. Meselâ, bazen birinci dereceden miras alan kız, baba, anne ve kocanın hisseleri olan yarı, iki altıda bir ve dörtte bir hisseleri toplanır ve böylece hisseler mala oranla artış gösterir. Aynı şekilde, birinci dereceden miras alan iki kıza, ana-babaya ve kocaya ait olan iki üçte bir, iki altıda bir ve dörtte birlik hisseler bir araya toplanır ve birbirleriyle çelişirler. Aynen ikinci dereceden miras alan kız kardeş, baba ve anne tarafından dede ve nine ve karının hisseleri olan yarı, üçte bir, dörtte bir ve altıda bir hisseler bir araya gelir. Yine bu dereceden iki kız kardeşe, dede ve nineye ve karıya ait olan iki üçte ikilik, üçte birlik, dörtte birlik ve altıda birlik hisseler bir araya gelirler.

Bu durumda, eksikliği eşit olarak bütün hisselere dağıtırsak, avl meydana gelir. Ancak ana-babanın, karı-kocanın ve anne tarafından yakınların payları olan üçte bir, altıda bir, yarı, dörtte bir ve sekizde bir hisselerde eksiklik meydana gelmesini önlersek, -çünkü Allah'ın kendisi bu hisseleri bu şekilde belirlemiş ve hiçbir durumda belirsiz bırakmamıştır. Tam tersine bir veya birden fazla kızın, ana-baba bir olan veya sadece baba bir olan bir tek kız kardeşin veya birkaç kız kardeşin, bir veya birden fazla erkek ve kadının hisseleri bütün durumlarda belirtilmemiş ve sadece bir hisseyle yetinilmiştir- eksiklik devamlı çocukların, kardeşlerin ve kız kardeşlerin hisselerine yönelir.

Mal hisselerden fazla olduğu durumda fazlalıkta nasıl red yönteminin uygulanacağı hakkında hadis ve fıkıhla ilgili kitaplara başvurunuz.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Hâkim ve Beyhaki Sünen adlı eserinde Zeyd b. Sabit'ten şöyle rivayet ederler: "O (Zeyd), annenin üçte bir miras alması, iki kardeş aracılığıyla engellendiği görüşünü savunurdu. Ona: "Ey Eba Said, Allah "Ölenin kardeşleri olursa" buyurmuştur [yani ayette üç ve üçten fazla kardeş olduğu durumda annenin belirlenen ilk hisseden mahrum olduğu yer almıştır] oysa sen iki kardeşi annenin ilk hisseyi almasını engellediğini söylüyorsun." diye itiraz edilince, şöyle cevap verdi: "Araplar iki kardeşe de "ihve=kardeş-ler" der." (c.2, s.126)

Ben derim ki: "İhve" kelimesi "ah" kelimesinin çoğulu olduğu ve çoğul kelimenin üçten az olduğu durumlarda kullanılmadığı maruf olmasına rağmen Ehl-i Beyt İmamlarından (onlara selam olsun) rivayet edilen de budur.

el- Kâfi adlı eserde İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Anneyi üçte bir hissesini almaktan ancak, ana-baba bir veya baba bir olan iki erkek kardeş veya dört kız kardeş engeller." (Füru-u Kafi, c.7, s.92, h:2)

Ben derim ki: Bu konuda birçok hadis vardır. Anne tarafından bir olan kardeşler, ölüye anne aracılığıyla vardıklarından anneye engel olamazlar; aksine anne onlara engel teşkil eder. Şia ve Ehl-i Sünnet kanalıyla nakledilen rivayetlerde, kardeşlerin annenin hissesine engel olduğu ancak bununla birlikte miras almada kendilerine öncelik tanınan ana-baba gibi mirasçıların olması sebebiyle miras alma hakkına sahip olmadıkları yer almıştır. Buna göre, kardeşlerin miras alma hakları olmadığı hâlde annenin üçte bir hisse almasını engellemeleri, hisselere oranla fazla kalan malın ona reddedilmesi açısından babanın durumunu bir tür gözetlemektir. Böylece, ana bir kardeşlerin anneye engel olmamalarının nedeni ortaya çıkmış oldu. Çünkü, bunların yükünü kendi babaları üstlenir, ölenin babası değil.

Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Paylar, ölenin ettiği vasiyet veya borcun düşülmesinden sonradır." ayetiyle ilgili olarak Emir-el Mü'mi-nin Hz. Ali'den (a.s) şöyle bir açıklamaya yer verilir: "Kur'an okurken bu ayette vasiyeti borçtan önce okursunuz; ama Resulullah (s.a.a) vasiyete amel edilmeden önce borcun verilmesine hüküm verirdi."

Suyuti ed-Dürr-ül Mensûr adlı tefsirinde bu rivayeti, birçok hadis ve tefsir bilginlerinden nakletmiştir.

el-Kâfi adlı eserde, kelâlenin anlamıyla ilgili olarak İmam Sadık-'tan (a.s) "İnsanın babası ve evladı olmayan kimsedir." şeklinde bir hadise yer verilmiştir. (Füru-u Kafi, c.7, s.99, h:2-3)

Yine aynı eserde, İmam Sadık'ın (a.s) "Eğer miras bırakan erkek veya kadının ana-babası ve çocuğu olmayıp bir erkek veya bir kız kardeşi varsa..." ayetiyle ilgili olarak "Bu ayette sadece, anne bir erkek ve kız kardeşler kastedilmiştir." buyurduğu aktarılmıştır. (Füru-u Kafi, c.7, s.101, h:3)

Ben derim ki: Bu hususta birçok hadis mevcuttur ki Ehl-i Sünnet onları rivayet etmiştir. Bu hususa ve yine sadece baba bir veya ana-baba bir erkek ve kız kardeşle ilgili hükmün bu surenin son bulduğu "Senden fetva isterler. De ki: Allah, ana-babası ve çocuğu olmayan kimsenin hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor..." ayetinde açıklandığına değinen rivayetler müstafiz haddine ulaşmıştır.

Bu surenin son ayetinde, söz konusu kimseler için açıklanan hisselerin bu ayetteki hisselere oranla iki kat veya daha fazla olması, açıklamamıza ışık tutacak şahitlerden biridir. Ayetlerin akışından ve açıklanan hisselerden, yüce Allah'ın genelde mümkün olduğu kadarıyla erkeklerin hissesini iki kat veya ona yaklaşık bir derecede kadınlara oranla fazla kıldığı anlaşılıyor. Söz konusu kimseler, ölüye ya ana-baba veya ikisinden biri aracılığıyla ulaşırlar. Dolayısıyla ana-babanın kendisinde gözetlenen farklılık, bunlara da geçer ve sonuçta ana-baba bir veya sadece baba bir olan mezkur kimseler, sadece anne bir olanlara hisse açısından öncelik taşırlar. Buradan az hissenin anne bir, çok hissenin de onun dışında olana ait olduğu gerçeği ortaya çıkmış olur.

Maani-l Ahbar adlı eserde, Muhammed b. Sinan'a ulaştırdığı isnat zinciri ile şöyle bir rivayete yer verilir: "İmam Rıza (a.s), Muhammed b. Sinan'ın sormuş olduğu sorulara verdiği cevapta mirastan, kadınlara erkeklerin yarısı kadar verilmesinin nedenini şöyle açıkladı: "Çünkü, kadın evlenirken [mehir] alır; erkek ise verir. Bu sebeple, erkeklere fazla hisse verilir. Erkeğe kadının iki katı kadar verilmesinin bir başka nedeni ise şudur: İhtiyacı olduğu takdirde kadın, iaşesi erkeğin üzerine olan ailesidir. Kadının ihtiyaçlarını gidermek ve nafakasını karşılamak erkeğin üzerinedir. Ancak erkek muhtaç olsa bile, kadın onun ihtiyaçlarını gider-mek ve nafakasını karşılamakla yükümlü değildir. İşte bu yüzden erkeğin hissesi fazladır. Yüce Allah buna işaretle şöyle buyurmuştur: "Allah-'ın insanlardan bir kısmını diğer bir kısmından üstün kılması ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisidirler."

el-Kâfi adlı eserde müellif kendi rivayet zinciri ile Ahvel'den şöyle rivayet eder: İbn-i Ebil Avca': "Ne olmuş da zayıf ve yoksul kadın mirastan bir hisse, erkekler ise iki hisse alıyorlar?" diyerek İslâm'ın görüşüne eleştiride bulunurdu. İmam Sadık'ın (a.s) ashabından birisi bu konuyu o hazretin yanında söz konusu etti. Bunun üzerine İmam şöyle buyurdu: "Kadın ne cihat etmekle, ne nafaka ile ve ne de hata ile işlenen cinayetin diyetini vermekle yükümlü tutulur. Bütün bunlar erkeklerin üzerinedir. Bu yüzden kadının hissesi bir, erkeğinki ise iki kılınmıştır." (Fürû-u Kâfi, c.7, s.85, h:3)

Bu anlamda birçok hadis nakledilmiştir ve daha önce Kur'an-ı Kerim'in bu hususa delâlet ettiğini açıklamıştık.

bİrkaç bölümde İlmî inceleme

1- Mirasın Ortaya Çıkışı

Miras, yani hayattaki bazı kimselerin ölünün bıraktığı mala sahip olmaları, insan toplumlarında geçerli olan en eski geleneklerden biridir. Ümmetlerin ve milletlerin elimizdeki tarihleri bu geleneğin ne zaman başladığını göstermekten âcizdir.

Miras olayı bir gelenek olmanın yanı sıra işin tabiatı da bunu gerektiriyor. Çünkü toplum hâlinde yaşayan insanın tabiatını dikkatle incelediğimizde görüyoruz ki o, sahipsiz malı kendi ihtiyaçları için kullanma konusunda istekli ve arzuludur. Engelsiz olarak sahip olabildiği malı kullanmak onun en köklü âdetlerindendir. Yine şunu görüyoruz ki, gerek ilkel toplumları, gerekse uygar toplumları icat eden insan, toplumdaki fertler hakkında (akrabalık ve öncelikle sonuçlanan) yakınlık ve velayeti geçerli tanır. Akrabalığı ve veliliği ortaya çıkaran bu geçerlilik aile, oymak, aşiret ve kabile gibi gruplaşmaların temel dayanağını oluşturur.

Buna göre toplumda bazı fertlerin kendilerini birbirlerine yakın saymaları kaçınılmazdır. Evladın ana babasını, akrabanın akrabasını, arkadaşın arkadaşını, efendinin kölesini, eşlerin birbirlerini, yönetenin yönetileni, hatta güçlünün zayıfı kendine yakın hissetmesi gibi. Gerçi toplumlarda bu yakınlığın ölçüsü kimi zaman neredeyse belirlenemeyecek derecede farklılık gösterir. Fakat her toplumun fertleri arasında bu ilişki vardır. Bu iki olgu mirasın en eski sosyal geleneklerden biri olmasını gerektirmiştir.

2- Mirasın Tedricî Değişimi

Miras, toplumun diğer gelenekleri gibi ortaya çıktığından beri çeşitli değişmelere uğramış, birçok gelişmeler göstermiştir. Fakat ilkel toplumlarda istikrar olmadığı için onların tarihlerinde bu gelişimin düzenli aşamalarını güvenilir biçimde belirlemek zordur.

O toplumlar hakkında kesin olarak söyleyebileceğimiz şudur: On-lar kadınları ve zayıfları mirastan mahrum tutuyorlardı. Onlarda miras güçlülere mahsus bir imtiyazdı. Bunun tek sebebi o toplumların kadınlara ve köle, çocuk gibi zayıf fertlere evcil hayvan ve eşya muamelesi yapmaları idi. Onlara göre bunlar insanların kendilerinden yararlanmaları için vardılar. Yoksa onların insanlardan, insanların elindeki imkânlardan ve insana mahsus sosyal haklardan yararlanmaları söz ko-nusu değildi.

Bununla birlikte bu toplumlarda güçlünün kim olduğu konusu dönemden döneme değişiklik göstermiştir. Kimi zaman oymak veya aşiret reisi, kimi zaman aile reisi, başka bir dönem kavmin en yiğit, en kabadayı kişisi güçlü sayıldı. Bu farklılıklar doğal olarak miras geleneğinde köklü değişikliklerin görülmesini gerektirmiştir.

Fakat bu gelenekler insan fıtratının aradığı mutluluğu temin edemedikleri için sık sık değişikliğe uğruyorlardı. Hatta Romalılar ve Eski Yunanlılar gibi kanunlara veya kanunların yerini tutan oturmuş milli geleneklere sahip toplumlarda bile durum böyle idi. Milletler arasında egemen olan hiçbir miras kanunu, İslâm'ın miras kanunu gibi günümüze kadar yaşayamamıştır. İslâm kanunu ortaya çıkışından günümüze kadar yaklaşık on dört yüz yıldan beri İslâm milletleri arasında yürürlükte kalmıştır.

3- Uygar Milletlerde Miras

Romalıların bir özellikleri aileye bağımsızlık tanımaları idi. Bu bağımsızlık aileyi toplumun genelinden ayırıyor, fertlerine ilişkin sosyal hakların çoğunda onu hükümetin nüfuzundan koruyordu. Böylece aile emirler, yasaklar, cezalar ve siyaset gibi alanlarda bağımsız yaşıyordu. Aile reisine eşten, çocuklardan ve kölelerden oluşan ev halkı tapardı. Ev halkı içinde tek mülk sahibi oydu. O sağ oldukça ondan başka hiçbir aile ferdî mülk sahibi olamazdı. O aile fertlerinin velisi, hayatlarının düzenleyicisi idi. Onlara ilişkin iradesi mutlak anlamda geçerli idi. O da atası olan eski bir aile reisine tapardı.

Eğer mirasçısı aile olan bir mal elde edilirse, meselâ aile reisinin izni ile dışarıda mal kazanan oğullardan biri ölürse veya aile reisinin izni ile evlenen kızlardan veya akrabalardan biri ölür de başlık olarak geriye mal bırakırsa, bu miras aileye kalır ve bu mirasın maliki aile reisi olurdu. Çünkü bu durum onun aile reisliğinin, aile ve ev halkına yönelik mutlak mülkiyetinin gereği sayılıyordu.

Aile reisi ölünce, oğullarından veya kardeşlerinden biri ona mirasçı olurdu. Bunun için yeni aile reisinin bu göreve layık olması ve ölen reisin oğulları tarafından mirasçılığının tanınması gerekirdi. Eğer oğullar aileden ayrılarak yeni bir aile kurarlarsa, kurdukları ailenin reisi olurlardı. Eğer eski ailelerinde kalırlarsa yeni aile reisi ile (meselâ kardeşlerinden biri ile) aralarındaki münasebetleri, babaları ile aralarındaki eski münasebetleri gibi olurdu. Yani yeni aile reisinin yönetimi, mutlak veliliği altına girerlerdi.

Romalı aile reislerine üvey oğulları da vâris olabilirdi. Çünkü ca-hiliye dönemi Araplarında olduğu gibi Romalılar arasında da evlat edinme geleneği geçerli idi.

Kadınlara yani eşlere, kızlara ve annelere gelince onlar mirasçı olamazlardı. Gerekçe, onların evlenerek başka bir aileye gitmeleri ile aile malının dışarıya gitmemesi idi. Romalılar servetin bir aileden başka bir aileye geçmesini caiz görmüyorlardı. Araştırmacılardan biri bu olguyu belirledikten sonra "Romalılar bireysel mülkiyeti değil, sosyalist mülkiyeti benimsiyorlardı." diyor. Kanaatime göre bu mülkiyet tarzının kaynağı sosyalist mülkiyetten farklı bir şeydir. Çünkü ilkel toplumlarda en eski çağlardan beri sahibi oldukları meralara ve verimli topraklara başka toplumların ortak olmalarına karşı çıkarlar, söz konusu arazilerini korurlardı. Bu uğurda savaşırlar, koruluklarına başkalarını sokmazlardı. Bu mülkiyet bir tür sosyal mülkiyet idi. Söz konusu mülkün sahibi toplumun fertleri değil, toplumun kendisi idi. Bununla birlikte bu mülkiyet tarzı toplumdaki her ferdin bu kamu mülkünün bir bölümüne özel olarak sahip olmasına engel sayılmıyordu.

Bu mülkiyet biçimi sağlıklı bir geçerliliğe dayanıyor. Fakat ilkel toplumlar onu dengeli ve yarar sağlayıcı biçimde kullanamadılar. İslâm bu mülkiyet anlayışını daha önce belirtildiği gibi muhterem saydı. Yüce Allah, "O yeryüzündeki varlıkların tümünü sizin için yarattı." (Bakara, 29) buyuruyor. Buna göre Müslümanlardan ve zimmeti altında bulunan gayrimüslimlerden oluşan insan toplumu bu anlamda yeryüzünün servetinin malikidir. Bundan dolayı İslâm, kâfirin Müslüman'a mirasçı olmasını caiz görmez.

Bu bakış açısının izlerini ve örneklerini günümüzün bazı milletlerinde görebiliriz. Bu milletler topraklarının ve gayrı menkullerinin yabancıların eline geçmesini ve onların bunlara malik olmasını caiz görmezler.

Eski Romalılarda aile bağımsız ve kendine yeterli bir birim kabul edildiği için bağımsız toplumlarda ve ülkelerde geçerli olan bu eski gelenek onlarda da geçerli olmuştur. Roma ailelerinde bu geleneğin yakınlarla evlenmeyi yasaklayan gelenekle birlikte uygulanmasının sonucunda iki akrabalık türü ortaya çıktı. Biri kan ortaklığına dayanan doğal akrabalıktı. Bu akrabalığın gerektirdiği sonuç, yakınlar arasında evliliğin yasak ve yakınların dışında kalanlar arasında serbest oluşu idi. İkinci tür akrabalık resmi ve yasal akrabalık idi. Bu akrabalığın gerektirdiği sonuç, mirasçı olup olmama, nafaka, velilik vb. şeyler idi. Oğlanlar aile reisine ve birbirlerine nispetle hem doğal hem de resmi akrabalığa sahip idiler. Bütün kadınlar ise sadece doğal akrabalığa sahiptiler, yasal akrabalığa sahip değillerdi. Bunun sonucu olarak kadın ne babasının ne oğlunun ne kardeşinin ne eşinin ve ne başkasının mirasçısı olabiliyordu. Eski Romalıların geleneği bu idi.

Eski Yunanlılardaki aile yapısının durumu, yaklaşık olarak eski Romalılardaki gibi idi. Eski Yunanlılarda en büyük erkek evlat mirasın tümünü alırdı. Kadınlar eş, kız ve kız kardeş olarak mirastan mahrum tutulurdu. Küçük erkek evlatları ile diğer küçükler mirastan pay alamazlardı. Fakat eski Yunanlılar tıpkı Romalılar gibi küçük yaştaki erkek evlatlarına, sevdikleri eşleri ile kızlarına ve kız kardeşlerine miraslarından pay ayırabilmek için hileli yollara baş vururlar, onları miraslarından az ya da çok yararlandırabilmek için vasiyet ve benzeri formülleri kullanırlardı. Vasiyet konusunu ilerde ele alacağız.

Hintlilere, Mısırlılara ve Çinlilere gelince, kadınları kayıtsız şartsız biçimde mirastan mahrum tutmalarına, küçük yaştaki erkek çocuklarının miras dışı tutulmalarına veya velilik ve gözetim altında tutulmalarına ilişkin gelenek yaklaşık olarak eski Yunanlılar ile Romalılarda olduğu gibi idi.

Eski İranlılara (Perslere) gelince, onlar daha önce belirtildiği üzere yakınlar arasında evliliği, çok eşliliği ve evlat edinmeyi caiz görüyorlardı. Kimi zaman erkeğin en sevdiği eş, erkek evlat yerine geçer ve bir erkek evlatlık gibi kocanın mirasını alırdı. Böyle bir durumda böyle bir eş, kocanın diğer eşlerini miras dışı bırakırdı. Ailenin malı dışarıya gitmesin diye evli kız, babasından miras alamazdı. Evlenmemiş kızlar ise, oğulların yarısı kadar miras payı alırlardı. Yaşça küçük eşler ile evli kızlar mirastan mahrum tutulurken büyük yaşta olan eş, erkek evlat, evlatlık ve evlenmemiş kız çocuğu mirastan pay alırdı.

Araplarda ise, kadınlar ve küçük yaştaki erkek evlatlar kesinlikle miras dışı tutulurdu. Ata binmeyi beceren, aşiret ve aile savunmasında görev yapabilen yetişkin erkek evlatlar mirasçı olurlardı. Yoksa miras uzak akrabalara geçerdi.

İşte miras ayetleri indiğinde dünyanın durumu bu idi. Bu durum çeşitli milletlerin âdetlerini, geleneklerini ele alan tarih kitapları ile seyahat ve hukuk eserlerinde anlatılıyor. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler bu kaynaklara başvurabilirler.

Yukardan beri anlatılanların özeti şudur: O günkü dünyanın yerleşik geleneğine göre kadınlar eş, anne, kız evlat ve kız kardeş sıfatı ile miras dışı tutulmuştu. Kadınlar ancak başka değişik sıfatlarla mirasçı olabiliyorlardı. Küçük yaştaki erkek çocuklar ile yetimler de ancak bazı durumlarda ve bir velinin sürekli gözetimi altında tutulmak kaydı ile mirasçı olabilirlerdi.

4- Bu Ortamda İslâm Ne Yaptı?

Defalarca tekrarladığımız gibi İslâm kanunlarda ve hükümlerde hakkın temelini fıtrata dayandırır. Allah'ın yaratışını hiç kimse değiştiremez. İslâm mirasçı olmayı fıtrat ve değişmez hilkat olan akrabalık esasına dayandırdı. Evlatlıklara mirasçı olma hakkı tanımadı. Bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah evlatlıklarınızı öz oğullarınız gibi saymanızı meşru kılmadı. Bunlar sizin dillerinize doladığınız boş sözlerdir. Allah gerçeği söyler ve O doğru yola iletir. Evlatlıkları öz babalarına nispet ederek çağırın. Bu Allah katında en doğru olanıdır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır." (Ahzâb, 4-5)

İslâm bunun arkasından vasiyeti miras kapsamı dışına çıkararak mal alıp vermeye gerekçe olan bağımsız ve ayrı bir hüküm olarak ilan etti. Gerçi halk arasında vasiyet yolu ile edinilen mal miras olarak adlandırılıyor. Bu uygulama sadece bir isimlendirme farklılığından ibaret değildir. Çünkü miras ile vasiyetin her birinin ayrı bir kriteri, bağımsız bir fıtrî dayanağı vardır. Mirasın kriteri akrabalıktır. Ölen kimsenin iradesinin bunda hiçbir rolü yoktur. Vasiyetin dayanağı ise, ölünün hayattayken sahibi olduğu mal üzerinde öldükten sonra (vasiyet yaptığı anda diyebiliriz) iradesinin geçerli olması ve bu tercihin geçerli sayılmasıdır. Vasiyeti miras kapsamı içine almak, sadece bir adlandırmadan ibaret kalır, temel hükümde değişikliğe yol açmaz.

İnsanların, meselâ eski Romalıların miras adını verdikleri uygulamaya gelince, bu adlandırma miras geleneğini akrabalıktan veya ölünün iradesinden birine dayandırmıyordu. Aslında onlar mirasta irade tercihini geçerli sayıyorlardı. Yani miras konusu malın bulunduğu ailede, o ailenin reisinin elinde kalması veya aile reisinin ölümünden sonra malının sevdiği kimseye geçmesi yolundaki iradesine uyuluyordu. Bu iki şıktan hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin miras, iradenin geçerli sayılması esasına dayanmış oluyordu. Eğer akrabalığa ve kan bağı ortaklığına dayandırılsaydı birçok miras dışı bırakılanlar mirasçı olurken mirasçı sayılanların bir çoğu mirastan mahrum kalırdı.

Bu iki kriteri birbirinden ayırdıktan sonra İslâm mirasa yöneldi ve bu konuda şu iki ana temeli ölçü olarak aldı:

Bu iki temelden biri akrabalık temelidir. Bu temel insanın akrabaları ile arasında ortak olan unsurdur. Bu unsur açısından kadın-erkek arasında, küçük-büyük arasında fark yoktur. Hatta ana rahmindeki doğ-mamış çocuklar bile bu unsur açısından diğer akrabalar ile aynıdır. Yalnız bu unsurun etkileri farklıdır. Bu farklı etki yüzünden kimi akraba öne çıkarken kimi akraba arka planda kalır. Kimi akraba başka bir akrabayı miras dışı bırakır. Buna ölüye yakın veya uzak olma dolayısıyla akrabalığın güçlü ya da zayıf oluşu yol açar. Aracıların az ya da çok varolmaları ile yok olmaları da bu konuda bir başka sebeptir. Ölünün oğlu, erkek kardeşi ve amcası gibi. Bu ana dayanak mirasçı olmayı hakketmenin temel gerekçesidir. Yalnız akrabaların ön derecede ve sonraki derecede yer alan kesimlerini göz önünde bulundurmak gerekir.

İslâm'ın mirastaki ikinci temel ilkesi, erkek ve kadın farklılığıdır. Bu farklılık bu türlerden birinin akılla, öbürünün duygularla donanmış olmalarının doğurduğu yapısal farklılıktan kaynaklanır. Erkek, doğası gereğince düşünce ve akıl yeteneği ağır basan bir insanken kadın heyecan ve ince duygulara mazhardır. Bu temel ilke kadın ile erkeğin hayatlarında bariz bir etkiye sahiptir. Onların mallarını yönetmelerinde, onun ihtiyaçlar için kullanılmasında bu etkinin ağırlığı görülür. Bu temel ilke kadın ile erkeğin miras paylarının farklı olmasını gerektirir. Erkek evlat ile kız evlat, erkek kardeş ile kız kardeş gibi aynı derecede akrabalar olsalar dahi bu farklılık geçerlidir. İlerde bu konuyu ayrıntılarıyla anlatacağız.

Birinci ilke, akraba kesimlerinin derecelerini belirler. Bunun için ölüye yakınlık ve uzaklık faktörü ölçü olarak alınır. Yakınlığı ve uzaklığı belirlerken aracıların yokluğuna, varsa azlığına ve çokluğuna bakılır. Buna göre ilk dereceden miras alan akraba tabakası, ölünün aracısız yakınlarıdır. Ölünün oğlu, kızı, babası, annesi gibi. İkinci dereceden miras alan akraba tabakası, erkek kardeş, kız kardeş, dede ve ninedir. Bu tabaka ile ölü arasında bağlantı kuran bir aracı vardır ki, o da ya anne ya baba veya her ikisidir. Üçüncü dereceden miras alan tabaka, amca, teyze, dayı ve haladır. Bu tabakayı ölüye iki aracı bağlar. Bunlar ölünün annesi, babası ile dedesi ve ninesidir. Kısacası miras derecelerinde ölçü bu şekildedir. Bu ölçüye göre her tabakadaki evlatlar babalarının yerini tutarlar ve bir sonraki tabakanın miras almasına engel olurlar. Karı ile kocanın kanları evlilik yolu ile birbirine karıştığı için her tabaka ile birlikte mirasçı sayılmışlardır. Hiçbir tabaka onları miras dışı bırakmadığı gibi onlar da hiçbir tabakayı miras dışı bırakmaz.

Sonra İslâm ikinci ilkeden, yani kadın ile erkeğin farklılığı ilkesin-den erkeğin miras payının kadınınkinin iki